13 Mayıs’ta Pekin’de, Zhongnanhai’nin salon kapıları Trump’a açılmadan önce Xi bir cümle kurdu. “Tarih, dünya ve halk” sorularını cevaplamamız gerektiğini söyledi. Diplomatik karşılama konuşmalarında bu tür cümleler çoğu zaman görmezden gelinir. Bu sefer öyle olmadı. Çünkü Xi’nin kullandığı dil, ikili bir ziyaretin çok ötesine geçerek Çin’in küresel düzeni nasıl okuduğunu ve kendini o düzenin neresine koyduğunu özetliyordu.

Zirvenin gündemine bakıldığında, tablo zaten yeterince karmaşık. Ticaret kısıtlamaları, Tayvan uyarısı, Hürmüz’de ortak tutum, Ukrayna ve yapay zekâ teknolojisine erişim... Bunların hepsi tek bir masada iki günde konuşuldu. Trump “muhteşem ticaret anlaşmaları” dedi. Çinli yetkililer bu ifadenin ayrıntılarını doğrulamadı. Fark “fark edilecek kadar” büyüktü. Kimin zirveden ne çıkardığı sorusu havada kaldı.

Bana kalırsa bu soruya yakından bakmak, Xi’nin söylemiyle başlamayı zorunlu kılıyor. Çünkü Pekin bu zirveye sembolik bir pozisyonla değil, uzun vadeli bir strateji birikiminin sonucu olarak girdi.

“Tarihin Yönü” Ne Anlama Geliyor?

Xi’nin “tarihin, dünyanın ve halkın soruları” ifadesi yalnızca bir açılış sözü değil. Bu cümlenin arkasında yıllardır kademeli biçimde inşa edilen bir kavramsal bütünlük var. Küresel Kalkınma Girişimi, Küresel Güvenlik Girişimi ve Küresel Medeniyet Girişimi. Bunlar üç ayrı belgeden ziyade tek bir iddianın üç ayrı yansıması. Çin’in düzeni okuduğu ve o düzenin nasıl değişmesi gerektiğini önerdiği üç kapı.

Xi bu zirveye gelirken “rakip değil, ortak olalım” dedi. Yüzeysel bakıldığında, bu aslında gerginliği azaltmaya yönelik bir jest gibi görünebilir. Lakin bu söylemin içine bakıldığında, Pekin’in kastettiği ortaklık, Washington’ın alışık olduğu türden bir eşitsiz ortaklık değil. Xi, “ortak çıkarlar, görüş ayrılıklarından daha büyük” derken 2026’yı “tarihi bir yeniden başlangıç yılı” olarak tanımladı. Bu ifade, Çin kaynaklarında bilinçli seçilmiş bir dil. Yani Pekin bu zirveyi bir müzakere sürecinin parçası olarak değil yeni bir denge noktasının ilanı olarak sundu.

Peki ya Thucydides Trap? Xi bu kavramı Trump’a doğrudan hatırlattı. Yükselen güç ile mevcut hegemon arasındaki çatışmanın kaçınılmazlığını anlatan bu teorik çerçeveyi Pekin’in masaya taşımasını tesadüf görmemeliyiz. Bu hem bir uyarı hem de bir davet. “Bu tuzağa düşmeyelim” diyor; ama düşmemek için kimin hangi alanda geri adım atacağını söylemiyor.

MAGA ile Kalkınma Söyleminin Garip Örtüşmesi

Trump Pekin’e giderken elinde somut bir baskı aracı vardı: tarife politikası. Çin’in ABD’den Boeing uçakları, soya fasulyesi ve petrol satın almayı artıracağı konuşuldu. Bu Trump’ın iç siyaseti için kullanışlı bir zafer anlatısı. Xi’nin ise çok daha uzun soluklu bir hesabı var.

İşte bu noktada ilginç bir örtüşme ortaya çıkıyor. MAGA söylemi Amerika’nın içe kapanmasını, uluslararası kurumlardan çekilmesini ve çok taraflı düzene mesafe koymasını içeriyor. Xi’nin küresel düzene ilişkin söylemi ise tam da bu boşluğu doldurmaya odaklı. ABD BM mekanizmalarına soğuk baktıkça, Çin çok taraflılık vurgusuyla o mekanizmaların hamisi gibi konumlanıyor. ABD iklim ve kalkınma gündemlerinden çekildikçe, Pekin Küresel Kalkınma Girişimi üzerinden o alanda görünürleşiyor.

Bu bir rekabet stratejisi, evet. Ama aynı zamanda bir fırsat okuması. Xi Trump’ın ne istediğini biliyor: kısa vadeli ekonomik kazanım, gösteri değeri taşıyan ticaret rakamları ve iç kamuoyuna anlatılabilecek bir “zafer.” Pekin bu ihtiyacı görüp karşılığında ne istiyor? Uluslararası arenada “eşit büyük güç” statüsünü fiilen elde etmek. Washington Post’un zirve sonrası başlığı bunu çok net özetledi aslında: “Pekin zirvesi, Çin’in eşit statü hedefini doğurdu.”

Tayvan ve “Yönetilen Rekabet” Tuzağı

Zirvenin en gergin anı Tayvan başlığında yaşandı. Xi, Tayvan meselesini “Çin-ABD ilişkilerindeki en önemli konu” olarak tanımladı ve yanlış yönetildiği takdirde ilişkilerin “büyük bir tehlikeyle” karşılaşacağını açıkça söyledi. Trump buna karşılık somut bir güvence vermedi; ancak Tayvan’ın silah alım süreçlerinin hâlâ dondurulmuş olduğu ortamda Taipei açısından bu zirvenin çıktısını yorumlamak güç.

Burada dikkat çekici olan şu: Çin’in Tayvan söylemi, her büyük zirve öncesinde yükseltilip sonrasında normalleştirilmiş bir pratik haline geldi. Xi, bu kez de aynı yolu izledi; mesaj güçlü bırakıldı, ama kriz eşiğine gelinmedi. Bu “yönetilen gerilim” politikası Pekin için oldukça işlevsel. Hem Tayvan üzerindeki egemenlik iddiasını canlı tuttu hem de ABD ile ticaret ve teknoloji gibi ortak çıkar alanlarında diyalog kapısını kapamadı.

Çin bu dengeyi uzun süredir ustalıkla yürütüyor. Nvidia CEO’su Jensen Huang’ın zirvede bizzat yer alması da bu dengeyi anlatıyor. Zira Pekin teknoloji kısıtlamalarını gevşetme sinyali vererek ABD iş dünyasını kendi tarafına çekmeye çalışıyor. Teknoloji erişimi ile siyasi statü arasında zımni bir takas öneriyor, doğrudan söylemeden.

Xi’nin Söyleminin Gerçek Hedefi

Zirvenin ardından ABD ve Çin’in İran’ın nükleer silah edinmemesi konusunda hemfikir olduğu açıklandı. Hürmüz’ün açık kalması gerektiği teyit edildi. Bunlar önemli başlıklar. Lakin Xi’nin “tarihin yönü” söyleminin hedefi ikili ilişkinin çok ötesinde.

Xi, Pekin’den hem Moskova’ya hem Küresel Güney başkentlerine hem de Brüksel’e eşzamanlı bir mesaj gönderdi. O da şu: Çin büyük güç rekabetinde ABD’yle yüzleşmiyor, ABD’yle müzakere ediyor; ama bu müzakereyi mümkün kılan zemin artık Washington’ın belirlediği zemin değil. Bu ayrım küçük görünebilir ancak jeopolitik açıdan son derece büyük.

Çin bu zirveden eşit statüyle çıktıysa, bu statü somut politika çıktıları üretmeye başladığında tabloyu en sert hissedecek olan Avrupa ve Asya müttefikleri olacak. Taipei’nin sessizce not aldığı bir zirve, Tokyo ve Seul için de aynı soruları gündeme getiriyor. Xi “tarihin yönü” dediğinde bunu soyut bir felsefi temenniden söylemedi; uzun vadeli bir stratejinin özetini sundu. Önümüzdeki beş yıl içinde Çin bu söylemi somut kurumsal ve ekonomik adımlarla desteklemeye devam ederse, Washington’ın “kurallara dayalı düzen” retoriği çok daha kalabalık bir itirazla karşılaşacak.

Odak Noktası 6 yazı ABD-Çin Zirvesi ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Xi Cinping, 14-15 Mayıs 2026 tarihlerinde Pekin'de çok kritik bir zirvede bir araya geldi. Bu görüşme, 2017'den bu yana bir ABD başkanının Çin topraklarına gerçekleştirdiği ilk resmi ziyaret olması açısından büyük önem taşıyor. Yazarlarımız bu buluşmanın yankıları sizin için analiz etti. Tüm Yazılar