Her ayın ilk günlerinde gözler enflasyon rakamlarına çevriliyor. Çünkü açıklanan tek bir veri; emeklinin maaşını, memurun zam oranını, işçinin alım gücünü, yatırımcının beklentisini ve Merkez Bankası'nın para politikasını doğrudan etkiliyor.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Haziran ayında tüketici fiyatlarının bir önceki aya göre yüzde 0,99, geçen yılın aynı ayına göre ise yüzde 32,11 arttığını açıkladı. İstanbul Ticaret Odası'nın (İTO) yalnızca İstanbul'u esas alarak hazırladığı İstanbul Ücretliler Geçinme Endeksi'nde ise aylık enflasyon yüzde 1,14, yıllık enflasyon yüzde 35,94 olarak hesaplandı. Bağımsız Enflasyon Araştırma Grubu (ENAG) ise aynı dönem için aylık enflasyonu yüzde 1,94, yıllık enflasyonu ise yüzde 51,49 olarak duyurdu.
Dikkat çekici olan nokta, aynı ayı yaşamamıza rağmen ortaya çıkan sonuçların birbirinden oldukça farklı olmasıdır. TÜİK ile ENAG'ın yıllık enflasyon hesaplamaları arasında yaklaşık 19 puan, TÜİK ile İTO arasında ise yaklaşık 4 puanlık bir fark bulunuyor. Bu tablo, yıllardır süregelen "gerçek enflasyon hangisi?" tartışmasını bir kez daha gündeme taşıdı.
Peki bu farklılığın nedeni nedir?
Aslında cevap oldukça basit. Çünkü bu üç kurum aynı yöntemle hesaplama yapmıyor.
TÜİK, Türkiye'nin tamamını temsil edecek şekilde belirlenmiş yüzlerce mal ve hizmetten oluşan geniş bir tüketim sepetini esas alıyor. Bu veriler, uluslararası istatistik standartlarına uygun yöntemlerle hesaplanıyor ve ücret artışlarından kira zamlarına, vergi düzenlemelerinden Merkez Bankası'nın para politikasına kadar birçok kritik kararın temelini oluşturuyor.
İTO ise yalnızca İstanbul'daki fiyat hareketlerini izliyor. İstanbul'un kira, ulaşım ve hizmet maliyetleri Türkiye ortalamasının üzerinde olduğu için İTO'nun açıkladığı enflasyonun TÜİK verilerinden bir miktar daha yüksek çıkması oldukça doğal karşılanıyor.
ENAG ise tamamen bağımsız bir araştırma grubu olarak farklı veri toplama teknikleri, farklı ürün ağırlıkları ve farklı hesaplama yöntemleri kullanıyor. Dolayısıyla ulaştığı sonuçlar da resmi verilerden belirgin şekilde ayrışabiliyor.
Ancak asıl önemli soru şudur:
Vatandaş hangi enflasyonu yaşıyor?
Çünkü ekonomide açıklanan enflasyon ile hissedilen enflasyon her zaman aynı değildir.
Örneğin dört kişilik bir aile düşünelim. Ailenin aylık gelirinin büyük kısmı kira, gıda ve ulaşıma gidiyor olsun. Eğer kira son bir yılda yüzde 50, market harcamaları yüzde 40, okul servis ücretleri yüzde 45 artmışsa; buna karşılık televizyon, bilgisayar veya beyaz eşya fiyatları daha sınırlı yükselmişse, resmi enflasyon daha düşük hesaplanabilir. Ancak bu ailenin hissettiği hayat pahalılığı çok daha yüksek olacaktır.
İşte toplumdaki enflasyon algısının temelinde de bu durum yatıyor.
Nitekim son iki yılda özellikle büyükşehirlerde kira fiyatları birçok bölgede yüzde 60-70'lere varan oranlarda yükseldi. Gıda fiyatlarında mevsimsel gerilemeler görülse de et, süt ürünleri, kahve, çay, hazır gıda ve dışarıda yeme-içme maliyetleri hâlâ vatandaşın bütçesini zorlamaya devam ediyor. Elektrik, doğal gaz ve akaryakıtta dönemsel fiyat düzenlemeleri de hane halkı bütçesini doğrudan etkiliyor.
Bütün bunlar, vatandaşın cebindeki enflasyon ile açıklanan ortalama enflasyon arasında zaman zaman önemli bir fark oluşmasına neden oluyor.
Öte yandan bugünkü TÜİK verisinin ekonomi yönetimi açısından önemli bir mesaj verdiğini de görmek gerekiyor.
Aylık enflasyonun yüzde 0,99 ile yeniden yüzde 1'in altına gerilemesi, dezenflasyon programının devam ettiğine işaret ediyor. Bu durum, Merkez Bankası'nın enflasyonu kalıcı biçimde aşağı çekmeye yönelik politikalarının sonuç vermeye başladığı yönünde değerlendirilebilir. Özellikle çekirdek enflasyondaki eğilim ve hizmet enflasyonundaki yavaşlama önümüzdeki aylarda para politikası açısından yakından izlenecek.
Ancak henüz "enflasyon sorunu tamamen çözüldü" demek için de erken.
Çünkü yıllık enflasyon hâlâ yüzde 32 seviyesinde bulunuyor. ENAG ve İTO verileri ise fiyat baskılarının özellikle kira, hizmet ve bazı temel tüketim kalemlerinde devam ettiğine işaret ediyor. Enflasyon düşerken bile fiyatlar artmaya devam ediyor; yalnızca artış hızı yavaşlıyor. İşte kamuoyunda en sık karıştırılan noktalardan biri de bu.
Bugün markette geçen ay 100 liraya aldığınız bir ürünün bu ay 101 liraya çıkması da enflasyondur. Ürünün fiyatının düşmesi değil, daha yavaş artması enflasyonun gerilemesi anlamına gelir. Dolayısıyla enflasyonun düşmesi, fiyatların eski seviyesine döndüğü anlamına gelmez.
Ekonomide kalıcı başarı için bundan sonraki süreç çok daha kritik olacak.
Tarımsal üretimin artırılması, gıda arzının güçlendirilmesi, kira piyasasında dengenin sağlanması, üretim maliyetlerinin azaltılması, enerji maliyetlerinin kontrol altında tutulması ve en önemlisi enflasyon beklentilerinin kalıcı biçimde aşağı çekilmesi gerekiyor.
Çünkü enflasyon yalnızca istatistiklerden ibaret değildir.
Enflasyon; emeklinin pazara çıkarken yaptığı hesaptır.
Enflasyon; asgari ücretlinin ay sonunu getirme mücadelesidir.
Enflasyon; küçük esnafın her hafta değiştirmek zorunda kaldığı fiyat etiketidir.
Enflasyon; üniversite öğrencisinin kiralık ev ararken yaşadığı çaresizliktir.
Ve enflasyon; yatırımcının geleceğe ilişkin güvenidir.
Bugün açıklanan veriler bize şunu söylüyor: Resmî göstergeler enflasyonda aşağı yönlü bir eğilime işaret ediyor. Ancak vatandaşın günlük hayatta hissettiği hayat pahalılığı ile istatistiklerde görülen iyileşme arasındaki mesafe henüz tamamen kapanmış değil.
Ekonomide güvenin kalıcı olarak tesis edilebilmesi için yalnızca enflasyon oranlarının düşmesi yeterli değildir. Vatandaşın alışveriş sepetinde, mutfak masrafında ve kira ödemesinde de bu iyileşmeyi hissedebilmesi gerekir.
Çünkü ekonomide en güçlü veri, açıklanan istatistikler değil; vatandaşın market çıkışında cebinde kalan paradır.

