Donald Trump’ın bugün başlayan Çin ziyareti, yalnızca iki büyük güç arasındaki diplomatik ilişkiler açısından değil, aynı zamanda Washington ile Beijing arasındaki yeni dönemin psikolojisini anlamak açısından da dikkat çekiciydi. Ziyaretin ilk gününden itibaren verilen semboller, delegasyonun yapısı, kullanılan dil ve öne çıkan başlıklar, tarafların birbirlerini artık yalnızca ekonomik ortak değil; aynı zamanda stratejik rakip ve zorunlu muhatap olarak gördüğünü ortaya koydu.
Bu ziyaret aynı zamanda Trump’ın 2017’deki ilk Çin gezisinden bu yana gerçekleştirdiği ilk Beijing ziyareti oldu. Ayrıca Joe Biden döneminde hiçbir Amerikan başkanının Çin’e gitmemiş olması nedeniyle, yıllar sonra gerçekleşen ilk başkanlık düzeyindeki temas niteliğini taşıyor.
Ziyaret, son derece görkemli ve dostane görüntülerle başladı ve devam etti. Kırmızı halılar, askeri törenler, çocuk koroları, devlet yemekleri, tarihi mekân gezileri ve milyarder CEO’ların eşlik ettiği bir diplomasi gösterisi vardı. Ancak bu ziyaretin arkasında çok daha derin bir mesele yatıyordu: Washington ile Beijing arasındaki ilişkinin artık yalnızca “ticaret ortaklığı” değil, aynı anda hem rekabet hem bağımlılık hem de zorunlu işbirliği üzerine kurulu yeni bir döneme girmiş olması.
Bu nedenle zirvenin en dikkat çekici tarafı, başta vurguladığımız gibi, açık mesajlardan çok kullanılan sembollerdi.
Çin yönetimi Trump’ı sıradan bir devlet başkanı gibi ağırlamadı. Beijing’de verilen mesaj, Trump’ın yalnızca Amerikan Başkanı değil; aynı zamanda “Çin’in yeniden çalışabilir bir ilişki kurgulamak istediği lider” olduğu yönündeydi. Çin Devlet Başkan Yardımcısı Han Zheng’in Trump’ı doğrudan havalimanında karşılaması bunun ilk işaretiydi. Çin diplomatik protokolünde bu tür jestler tesadüf değildir.
Ziyaretin tamamı aslında bir “kontrollü yakınlaşma” koreografisi gibiydi.
Tekmili birden heyet
Ziyaretin en dikkat çekici yönlerinden biri Amerikan heyetinin büyüklüğü ve çeşitliliğiydi. Heyette yalnızca diplomatik isimler değil; savunma, teknoloji, finans ve sanayi dünyasının en güçlü aktörleri de yer aldı.
Amerikan delegasyonu adeta Trump dönemi Amerika’sının güç haritası gibiydi: devlet, Pentagon, Wall Street, Silikon Vadisi, yapay zekâ sektörü, savunma bürokrasisi aynı uçakta Çin’e adeta çıkartma yaptı.
Özellikle Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun ziyarette bulunması sembolik açıdan çok önemliydi. Rubio, yıllardır Washington’daki en sert Çin karşıtı figürlerden biri olarak görülüyordu ve bir dönem Beijing tarafından yaptırım listesine alınmıştı. Şimdi ise Xi Jinping’in ev sahipliği yaptığı zirvede bulunuyordu. Bu durum, Trump yönetiminin Çin politikasında ideolojik sertlik ile pragmatik müzakereyi aynı anda yürütmeye çalıştığını gösteriyor.
Bir diğer dikkat çekici unsur ise Pete Hegseth’in heyette yer almasıydı. Dosyada belirtildiği gibi, bir Amerikan Savunma Bakanı’nın başkanla birlikte Çin’i ziyaret etmesi, Richard Nixon’ın 1972 ziyaretinden bu yana ilk kez yaşandı.
Bu ayrıntı çok önemliydi çünkü zirve yalnızca ekonomik bir görüşme değildi. Pentagon’un bu düzeyde görünür olması, Washington’un Çin’i artık yalnızca ticari rakip değil; askeri ve stratejik rakip olarak gördüğünü gösteriyordu.
Ancak aynı heyette dünyanın en büyük teknoloji şirketlerinin liderleri de bulunuyordu.
Elon Musk ve Jensen Huang’ın doğrudan Air Force One ile Beijing’e gitmesi, ziyaretin teknoloji boyutunun ne kadar önemli olduğunu gösterdi. Apple CEO’su Tim Cook, BlackRock CEO’su Larry Fink, Qualcomm CEO’su Cristiano Amon ve başka birçok büyük şirket yöneticisinin de heyette bulunması dikkat çekiciydi.
Bu tablo aslında bugünkü Çin-Amerika ilişkilerinin temel paradoksunu gösteriyor: Washington ile Beijing stratejik rakip; ancak Amerikan sermayesi ve teknoloji şirketleri Çin pazarından kopamıyor.
Özellikle yapay zekâ ve yarı iletken yarışının hızlandığı bir dönemde Jensen Huang’ın ziyaretteki görünürlüğü önemliydi. Çünkü NVIDIA bugün yalnızca bir şirket değil; küresel yapay zekâ yarışının merkezindeki aktörlerden biri. Çin’in gelişmiş çiplere erişimi üzerindeki Amerikan kısıtlamaları sürerken Huang’ın Beijing’e gelişi, ekonomik gerçekliğin jeopolitik ayrışmadan daha karmaşık olduğunu gösterdi.
Adım adım yeni ilişki modeli kurgusuna
Xi Jinping’in bu zirvede kullandığı dil de dikkat çekiciydi. Çin lideri sert bir ideolojik ton yerine “istikrar” kavramını öne çıkardı. Çin devlet medyasına göre Xi, Trump ile “constructive strategic stable relationship”; yani “yapıcı stratejik istikrar ilişkisi” vizyonu üzerinde anlaştıklarını söyledi.
Bu ifade önemliydi çünkü Beijing artık ilişkilerin tamamen düzelmesinden değil; kontrollü biçimde yönetilmesinden bahsediyor.
Yani Çin tarafı artık Washington ile tam güvene dayalı bir ortaklık beklemiyor. Bunun yerine: krizlerin kontrol edilmesi, ekonomik bağların korunması, askeri gerilimin sınırlandırılması ve özellikle Tayvan konusunda “çizgilerin aşılmaması” üzerine kurulu bir ilişki modeli hedefliyor.
Başta bahsettiğimiz gibi, Trump’ın Beijing’e inişi de son derece koreografik biçimde hazırlandı. Beijing Başkent Uluslararası Havalimanı’nda kırmızı halı serildi, yaklaşık 300 Çinli öğrenci Amerikan ve Çin bayrakları sallayarak “Warm welcome!” sloganları attı ve askeri tören düzenlendi. Beijing, Trump’a bir yandan yüksek düzeyde saygı gösterirken diğer yandan bu ziyareti “istikrarlı ilişki” mesajı vermek için kullandı.
Ertesi gün, Great Hall of the People’da/ yapılan resmi görüşmeler ise daha ciddi bir tona sahipti. Xi Jinping konuşmasında dünyanın “yüzyılda görülmemiş bir dönüşüm” yaşadığını söyledi ve uluslararası sistemin “akışkan ve türbülanslı” hale geldiğini vurguladı.
Xi’nin burada yalnızca Çin-Amerika ilişkilerinden değil; aynı zamanda küresel düzen krizinden bahsettiği görülüyordu. Ukrayna savaşı, Orta Doğu gerilimleri, enerji güvenliği, teknoloji rekabeti ve küresel ekonomik kırılganlıklar, görüşmelerin arka planını oluşturuyordu.
Xi ayrıca Tayvan konusunu doğrudan gündeme taşıdı: “Tayvan meselesi Çin-ABD ilişkilerindeki en önemli konudur.”
Bu ifade, Beijing’in önceliklerini açık biçimde ortaya koydu. Çin açısından Tayvan artık yalnızca bölgesel bir mesele değil; Washington ile ilişkilerin merkezindeki konu haline gelmiş durumda.
Trump’ın kullandığı ton ise dikkat çekici biçimde kişiseldi. Xi’ye: “Sen büyük bir lidersin… Bunu söylemem bazılarının hoşuna gitmiyor ama yine de söylüyorum” dedi. Trump ayrıca zirveyi “belki de tarihin en büyük zirvesi” olarak tanımladı ve Çin-Amerika ilişkilerinin “hiç olmadığı kadar iyi” olacağını söyledi.
Bu kişisel diplomasi dili, Trump’ın dış politika tarzının en belirgin özelliklerinden biri olmaya devam ediyor. Trump çoğu zaman liderler arası kişisel ilişkiyi kurumsal diplomasinin önüne koyuyor. Xi’nin de buna kontrollü biçimde karşılık verdiği görülüyor. Çin’in Halkın Kurtuluş Ordusu’nun, final performansı olarak Trump’ın “imza parçası” olarak bilinen YMCA’i çalması da, bu kişisel dokunuşlardandı.
Görüşmelerin planlanandan iki kat uzun sürmesi de dikkat çekiciydi. Yaklaşık iki saat süren liderler görüşmesinde yalnızca ikili ilişkiler değil; Orta Doğu, Ukrayna savaşı ve Kore Yarımadası da ele alındı.
Beyaz Saray’ın yayımladığı açıklama ise zirvenin ekonomik ve jeopolitik yönlerini birlikte yansıtıyordu. Açıklamada: Amerikan şirketlerinin Çin pazarına erişiminin artırılması, fentanyl öncüllerinin ABD’ye akışının engellenmesi, İran’ın nükleer silah sahibi olmaması gerektiği ve Hürmüz Boğazı’nın açık tutulması gibi başlıklar öne çıktı.
Özellikle Hürmüz Boğazı vurgusu önemliydi. Çünkü bu mesele yalnızca Orta Doğu değil; Çin’in enerji güvenliği açısından da kritik. Xi’nin Hürmüz’ün “militarize edilmesine” karşı çıkması ve ABD’den petrol alma ilgisini belirtmesi, Çin’in enerji arz güvenliği konusunda daha esnek ve çok yönlü bir yaklaşım geliştirdiğini gösteriyordu.
Ziyaretin sembolik açıdan en ilginç anlarından biri ise Trump’ın Xi ile birlikte Cennet Tapınağı’nı ziyaret etmesi oldu. Trump böylece Gerald Ford’dan bu yana bu tarihi mekânı ziyaret eden ilk Amerikan başkanı oldu.
Trump’ın burada yaptığı “China’s beautiful” (Çin güzel) yorumu ve mekânı “incredible” (muazzam) olarak tanımlaması, Çin tarafının yumuşak güç gösterisinin de bir parçasıydı. Beijing, Trump’a yalnızca siyasi değil; medeniyet ölçeğinde bir mesaj vermeye çalışıyordu.
Akşam verilen devlet yemeğinde ise Xi Jinping dikkat çekici biçimde “Çin ulusunun büyük yeniden dirilişi” ile Trump’ın “Make America Great Again”/”Amerika’yı yeniden büyük kıl” sloganı arasında uyum olduğunu söyledi.
Bu ifade önemliydi çünkü Xi, iki ülkenin çıkarlarının tamamen çatışmak zorunda olmadığını göstermeye çalışıyordu. Beijing’in uzun süredir vermek istediği temel mesaj şu: Çin’in yükselişi Amerika’nın çöküşü anlamına gelmek zorunda değil.
Trump’ın Xi ve eşi Peng Liyuan’ı Eylül ayında ABD’ye davet etmesi de samimi görüşmelerin sadece başlangıç olduğunu gösterdi.
Bugünkü tabloya bakıldığında ortaya çıkan manzara oldukça net: Washington ile Beijing arasındaki rekabet devam ediyor; ancak iki taraf da tamamen kopuşun maliyetinin farkında. Bu nedenle hem stratejik rekabet hem de kontrollü işbirliği aynı anda yürütülmeye çalışılıyor.
Belki de bugünkü zirvenin en dikkat çekici yanı tam olarak buydu: Dünyanın en büyük iki gücü, birbirlerine mecbur olduklarını kabulleniyorlar. Özellikle de, İran Savaşı’nın tüm dünya ekonomisine maliyeti, daha büyük bir savaşın yıkımının ne olabileceğini Çin’e de, ABD’ye göstermiş; buluşmayı da özellikle “sıcaklaştırmış” olabilir.
