CHP’nin seçilmiş Genel Başkanı Özgür Özel, Salı günkü grup toplantısında nihayet ana muhalefet partisinden ayrılarak yeni bir parti kuracaklarını açıkladı. Nihayet dememin nedeni bu kararın, Cumhur İttifakı’nın yanlış ekonomik ve sosyal politikası nedeniyle üç yıldır açlık sınırı altında yaşamak zorunda kalan emekli ve emekçiler başta geçim sıkıntısı çeken halkın çoğunluğunun beklediği karar olmasıydı. Çünkü Cumhur İttifakı giderek yoksullaşan yurttaşların refahını önceleyen gerekli politika değişikliklerini yapmak yerine, anayasanın birçok maddesini ihlal etmeyi göze alan bağımsızlık ve tarafsızlıktan uzaklaşmış bir yargı marifetiyle halkın umudu haline gelen siyasi rakibi CHP’yi yolsuzluk iddialarıyla kıskaca almakla yetinmemiş, ayrıca partinin başına eski Genel Başkanı’nı getirmek suretiyle Özel ve arkadaşlarına ayrılmaktan başka çare bırakmamıştı. 

Konunun hukuki yönünü önceki yazılarımda dile getirmiş, anayasaya aykırı mutlak butlan kararıyla oluşturulan kördüğümün, Özel ve arkadaşlarını kuracakları yeni bir partiye yönlendirdiğine işaret etmiştim. BAM’ın (Bölge Adliye Mahkemesi) aldığı bu kararı, daha önemli işleri olduğundan olsa gerek (!) Yargıtay’a adli tatilden bir gün önce göndermesi, CHP delegelerinin Kurultay için başvurduğu Sulh Hukuk Mahkemesi’nin de konuyu Ekim’de ele alabileceğini açıklaması, bu hukuki kördüğümün en az 2-3 ay daha çözülemeyeceğini gösteriyordu. Daha fazla zaman kaybedilmemesi açısından yeni parti kuruluşu için bu hafta en uygun tarihti. Dolayısıyla Özgür Özel ve arkadaşlarının aldıkları yeni parti kararının zamanlama açısından da doğru olduğunun altını çizmek gerekir.     

Bazı konulardaki anti-demokratik tutumları nedeniyle gerek Baykal’ın son döneminde gerek Kılıçdaroğlu’nun başkanlığı süresince desteklemediğim CHP’nin demokratik bir değişim geçirmesi şarttı. Kılıçdaroğlu’nun seçilmiş olmadığı halde hem anayasaya aykırı butlan kararıyla partinin başına memnuniyetle geçmesi, hem de olağanüstü kurultaya gitmemekteki anlamsız ısrarı bu konuda yanılmamış olduğumu ortaya koyuyor. Buna karşılık Özel, partinin başında kaldığı kısa süre içinde, ekonomik ve sosyal ağırlıklı olanlar başta olmak üzere, ülkenin tüm sorunlarına yaklaşımı ve bunların çözümüne yönelik önerileriyle, CHP’de öteden beri beklenen demokratik değişimi gerçekleştireceği inancını güçlendirmişti. Partiye destek de bu nedenle artmıştı.     

Özel ve arkadaşları yeni partiyle, CHP’nin bagajındaki olumsuz öğelerden arınmış olarak çok daha fazla seçmen desteğine sahip olacak kuşkusuz. Tıpkı AK Parti’nin kapatılan Refah ve Fazilet partilerinin negatif bagajından kurtulduğu ve temel politikasını “daha çok demokrasi” ilkesi doğrultusunda yenilediği gibi. Bu söylediğimin daha iyi anlaşılması bakımından Özgür Özel ve arkadaşlarının CHP’deyken doğal olarak dile getiremediği, kemik seçmeninin göremediği ya da umursamadığı partinin bagajındaki olumsuz öğeleri anımsatmakta yarar var. 


CHP’nin bagajındaki olumsuz öğeler

CHP’nin bagajındaki olumsuz öğeler bir köşe yazısı değil kitap konusu olacak kadar dolu. Bu son derece doğal aslında. Cumhuriyet ile yaşıt, uzun süre tek parti olarak Türkiye’yi yönetmiş bir siyasi partinin bugünün evrensel değerleriyle hep demokratik bir tutum izlemiş olduğunu söylemek, bunu ayrıca geçmişten örneklerle kanıtlamak mümkün değil çünkü. O bakımdan Özgür Özel’in konuşmalarında sık, sık 14 Mayıs 1950 seçimlerini kaybeden İsmet İnönü’nün iktidarı demokratik bir bilinçle Demokrat Parti’ye nasıl devrettiğini anlatmasının iyi bir örnek olmadığı düşüncesindeyim. Çünkü 1950 seçimleri ister istemez açık oy/gizli tasnif usulüyle yapılmış olan 1946 seçimlerini akla getiriyor. Seçim güvenliği ve milli iradenin sandığa yansıması bakımından şaibeli olan bu seçimler muhaliflerince CHP’nin ne kadar anti-demokratik bir parti olduğuna örnek olarak dile getirilebilir. Ayrıca o dönemde Celal Bayar ve arkadaşlarının parti içi demokrasinin geliştirilmesi için yasalardaki antidemokratik maddelerin kaldırılmasını talep eden "Dörtlü Takrir"(önerge) nedeniyle CHP’den ihraç edilmeleri parti içi demokrasinin olmadığına örnek olarak gösterilebilir. Seçime gidilirken basın üzerindeki baskılar (1945 Tan Matbaası baskını gibi), sıkıyönetim uygulamaları ve muhalefetin baskı altına alınmasından da söz edilebilir. 

CHP’nin bagajındaki olumsuz, hatta anti-demokratik öğelerden biri, belki de en önemlisi, CHP’nin askeri darbeler konusundaki muğlak tutumu kuşkusuz. “CHP’ye dünyada oy vermem” diyen sağ muhafazakâr seçmen özellikle 27 Mayıs 1960 askeri darbesine CHP’nin zemin hazırladığına ve darbeyi desteklediğine inanan gelenekten geliyor. Bu inancı CHP’nin daha sonraki askeri müdahalelere (12 Mart muhtırası, 28 Şubat post-modern darbesi, 27 Nisan e- muhtırası) yaklaşımı pekiştirmiş olduğu için bu gelenekten gelen seçmenin eli hiçbir zaman mührü Altı Ok’a basmaya gitmiyor. 

Sağ- muhafazakâr geleneğe uzak olsam da bir sosyal-demokrat olarak evrensel ilkeler doğrultusunda doğruya doğru, yanlışa yanlış demenin ahlaki bir sorumluluk olduğu görüşündeyim. Çok gerilere, doğumumuzdan önceki dönemlere gitmeye de gerek yok. Örneğin 1990’lı yıllardan 2010’lara kadar üniversitelerde ve kamu alanında uygulanan başörtüsü yasağının savunulması ve bu yasağı kaldıran yasal düzenlemelerin CHP tarafından AYM’ye taşınması büyük bir hataydı. Öğrencilik yıllarımda uygulanan sıkıyönetimde askerlerin sokaklarda kendi ölçülerine göre uzun saçlı gördükleri gençleri durdurup saçlarını usturaya vurmalarına ne kadar isyan ettiysek, başörtüsü yasağına isyan eden kadınları da o kadar anlayışla karşılamak gerekir. CHP bu yanlışıyla çok zaman, çok da oy kaybetti doğal olarak.  

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın AK Parti’nin Cumhurbaşkanı adayı Abdullah Gül’ün 2007’de TBMM tarafından seçilmesine eşinin başörtülü olduğu gerekçesiyle karşı çıkması demokratik bir tutum değildi. E-muhtıra paralelinde olan bu yaklaşım, AYM tarafından icat edilen 367 oyla seçim şartı ile pekiştirilmiş, TBMM kilitlenmiş ve Cumhurbaşkanı seçimi yapılamamıştı. Baykal’ın coşkuyla karşıladığı bu kilitlenmeyi seçmen milli iradenin asker/yargı eliyle yok sayılması olarak değerlendirmişti. Sonuçta hem Sayın Gül halkoyuyla Cumhurbaşkanı seçilmiş, hem de CHP bu tutumundan ötürü büyük oy kaybına uğramıştı. 

CHP’nin o dönemde ayrıca düzenlediği Cumhuriyet mitinglerinde Türkiye’nin üyelik müzakerelerine başladığı AB aleyhine sloganlar da atılmıştı. Oysa müzakerelerin ön koşulu olan Kopenhag siyasi kriterlerinin karşılanması büyük çaba gerektirmişti. Bu yetmezmiş gibi, Sayın Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından bu kez Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya sahneye çıkmış, 2008’de AK Parti’ye kapatma davası açmıştı. Demokrasiye yargı darbesi olduğu açık olan bu davayı Sayın Baykal “ Türkiye’de kurumların ve hukukun çalıştığının göstergesi” olarak nitelemişti. Deniz Baykal anti-demokratik tutumunu, AK ve AB standartlarına uygun olarak siyasi partileri kapatmayı zorlaştıran bir anayasa değişikliği gündeme taşınınca da sürdürmüş ve bu girişimi de “yargıya müdahale” ve “suçluluğun telaşı” olarak niteleme gafletine düşmüştü. Kabul etmek gerekir ki bu zihniyetin demokratlarca desteklenmesi mümkün değildi. CHP’nin oyları bir sonraki genel seçimlerde yüzde 20,87’ye kadar gerilediyse bu bozgun Baykal’ın 2007’den itibaren izlediği anti-demokratik tutumun doğal sonucuydu.  

Bagajındaki olumsuz öğeler yukarıda aktardıklarımla sınırlı değil ama konuyu daha fazla dağıtmadan CHP’deki temel eksikliğin, siyasete on yıllarca milli irade yani sandık merkezli değil, hukuk/bürokrasi merkezli bakmış olmak olduğunu vurgulamak gerekir. Bu bakış açısı, demokraside mutlak doğrunun bulunmadığı, başka bir deyişle mutlak doğru varsa demokrasi olmadığı gerçeğini dışlayan pozitivist bir yaklaşım. Özellikle demokrat ve sağ-muhafazakâr seçmen bu yaklaşımı milli iradeyi yok saymak olarak algıladığı için CHP oyları istisnai dönemler hariç belirli bir oranın üstüne çıkamamıştı. 

Özgür Özel 38. Kurultay’ı kazandıktan sonra başta parti tüzüğü olmak üzere partinin siyasete bakışında gerçekleştirdiği kapsamlı değişimle CHP’yi birinci parti konumuna getirdi. Şimdi bu değişimin Yeni Parti’nin avantajı olacağının altını çizmek gerekir.          


Yeni Parti’nin avantajı

Yeni Parti’nin kazanımlarının başında yukarıda kısaca özetlediğim CHP’nin negatif bagajından kurtulacak olması geliyor. Her ne kadar Altı Ok’a bağlılığından söz ediyor olsa da Özel’in CHP’nin bagajındaki anti-demokratik geçmişi olumlama zorunluluğu bulunmuyor. 

CHP’nin bagajındaki negatif unsurlardan biriyken, Özel’in tüzük reformuyla parti içi demokrasi alanında gerçekleştirdiği önemli yenilikleri Yeni Parti’ye de taşıyacağına kuşku yok. Bu yeniliklerin başında ön seçim ilkesi geliyor. Buna göre, milletvekilliği ve yerel yönetim adaylıklarında "hâkim denetiminde ön seçim" veya "örgüt denetiminde eğilim yoklaması" ana kural olarak benimsenmiş; Genel Merkez’in aday belirleme yetkisi (kontenjan) sınırlandırılmış bulunuyor. Özel’in 23 Mart 2025’te Cumhurbaşkanı adayının belirlenmesini doğrudan halka açmış olması, demokratik ülkelerde sadece birçok sosyal demokrat partinin değil, bazı sağ partilerin de uyguladığı demokratik bir yöntem. İkiden fazla aday çıktığında bu seçimi iki turlu düzenleyen Fransa gibi ülkeler de var.  

İkinci önemli yenilik ise milletvekilliği ve belediye başkanlıklarında üst üste en fazla 3 dönem görev alma kuralının getirilmiş olması. Bu kural, partinin dinamizmini arttıran bir önlem kuşkusuz. Bir başka yenilik de cinsiyet ve gençlik kotaları. Kadın ve gençlerin karar organlarındaki mevcudiyetini kademeli olarak artıracak fermuar sistemi ve yüzde 50'ye varan hedef kotaları tüzüksel güvenceye kavuşturulmuş bulunuyor. 

Özgür Özel’in siyaset anlayışı da CHP'nin geleneksel "savunma/reaksiyon" siyasetinden ayrışıyor.  Örneğin "Türkiye İttifakı” kavramıyla klasik siyasi parti ittifakları yerine seçmenin sandıkta buluştuğu bir "taban ittifakı" kavramı önceleniyor. Özel Anadolu’da son dönemde gerçekleştirdiği halk buluşmalarıyla bunu sahada doğrudan uyguluyor. Bu halk buluşmalarını butlan kararı öncesinde tematik olarak da düzenliyordu. 

CHP’yi parti içi demokrasi bakımından ileri bir noktaya taşıyan bu yeniliklerin Yeni Parti’ye aktarılacağını varsaymak gerekiyor. Olumsuz bagajından kurtulmuş, parti içi demokrasisi gelişmiş ve gölge bakanlıklarla ülkede yaşanan tüm sorunlara çözüm öneren politikalarıyla Yeni Parti’nin iktidara yürüme olasılığı, Özel başkanlığındaki CHP’ninkine oranla dahi çok daha yüksek kuşkusuz. Yeni Parti ile seçim zaferi hukuki bir rezalet olan butlan kararının belki de tek olumlu siyasi sonucu olur doğal olarak.  


Odak Noktası 32 yazı Yeni Parti mi, Yeni Siyaset mi? CHP'nin kurumsal kimliğini ikiye bölen anketler ve hukuki krizlerin ötesinde; yargı kıskacına alınan muhalefetin, eski usul iç hesaplaşmaları bir kenara bırakıp demokratik iradeyi ve seçmen meşruiyetini koruyacak yepyeni, dirençli bir siyaset dilini inşa edip edemeyeceği tartışma konusu. "Yeni Parti mi, Yeni Siyaset mi?" odak noktasında bu gelişmeleri ele alan yazı ve söyleşilere yer vereceğiz. Tüm Yazılar