Odyssey'i izlerken Troya Müzesi'nde çektiğim bir fotoğrafı hatırladım. Fotoğraftaki panelin başlığı “Çanakkale Savaşı'nda Troya” idi. Müzedeyken bu başlığın önünde bir süre durmuştum. Troya Savaşı ile Çanakkale Savaşı'nı aynı bölümde görmek ilk anda şaşırtıcı gelmişti. Aralarında yaklaşık üç bin yıl vardı. Buna rağmen 1915'te Gelibolu'ya gelen bazı askerler kendilerini Akhalarla, karşılarındaki Osmanlı askerlerini ise Hektor'un birlikleriyle yan yana düşünmüş; mektuplarında, şiirlerinde ve hatıralarında Homeros'un kahramanlarına dönmüşlerdi.

Filmde Odysseus'un Troya'dan eve dönüşünü izlerken o panel yeniden aklıma geldi. Fatih Sultan Mehmet'in Troya harabelerine gidişi, Mustafa Kemal'in bölgede yaptığı incelemeler, Çanakkale'deki askerlerin Hektor ve Akhilleus üzerinden kurduğu benzetmeler farklı zamanlara ait hikâyelerdi. Ancak hepsi aynı sorunun çevresinde buluşuyordu: İnsanlar yaşadıkları yeni bir savaşı anlatırken neden binlerce yıl önceki bir destanın kahramanlarına dönüyordu?

Troya ile Gelibolu haritada birbirinden uzak değil. Troya ören yeri Çanakkale Boğazı'nın Anadolu yakasında, Gelibolu savaş alanları ise karşı kıyıda uzanıyor. İki savaşın sebepleri, orduları ve savaşma biçimleri elbette aynı değildi. Yine de coğrafyanın önlerine koyduğu bazı sorular benziyordu: Denizden gelen bir kuvvet kıyıya nereden çıkar? Boğazın geçişi nasıl kontrol edilir? Karaya çıkan ordu içeride nasıl ilerler? Savunan taraf hangi noktaları tutar?

Troya anlatısında Akha gemileri bu kıyılara gelir, askerler karaya çıkar ve surların önünde uzun bir savaş başlar. 1915'te de İtilaf kuvvetleri denizden gelmiş, kıyıya asker çıkarmaya çalışmış ve karşılarında toprağı savunan bir ordu bulmuştu. Bu benzerlikler iki savaşı eşitlemez. Fakat Homeros'u okul yıllarından tanıyan askerlerin önlerindeki araziyi Troya üzerinden düşünmelerini anlaşılır kılar.

Onlar için Troya, kitaplarda kalmış uzak bir yer değildi. Savaş gemilerinin güvertesinden baktıkları kıyıların hemen ötesindeydi. Akhilleus'un, Hektor'un ve Priamos'un adlarını bildikleri topraklarda kendi savaşlarına doğru ilerliyorlardı.

Gelibolu'ya gelen askerlerden biri Patrick Shaw-Stewart'tı. Oxford'da klasikler eğitimi almış, Homeros'u ve Troya Savaşı'nın kahramanlarını yakından tanımıştı. 1915 yazında İmroz'da kısa bir dinlenme arasındayken yeniden Gelibolu'ya dönmesi istendi. Birkaç saat sonra siperlerde olacağını biliyordu. Yanında taşıdığı kitabın arkasına yazdığı şiirde, savaşa dönmek istemeyen bir adamdan söz etti. O adamın kendisi olduğunu açıkça söylemedi; fakat dizelerdeki korku bunu düşündürüyordu.

Şiirin sonunda Akhilleus'a sesleniyordu:

I will go back this morning

From Imbros over the sea;

Stand in the trench, Achilles,

Flame-capped, and shout for me.

Türkçesiyle:

Bu sabah geri döneceğim

İmroz'dan denizi aşarak.

Siperde dur, Akhilleus,

Alev taçlı, benim için haykır.

Shaw-Stewart'ın çağırdığı Akhilleus burada bir zafer simgesinden çok, birkaç saat sonra döneceği siperde yanında olmasını istediği eski bir savaşçıya benziyor. Şiirdeki “alev taçlı” ifadesi de İlyada'daki bir sahneye uzanıyor. Patroklos'un ölümünün ardından Akhilleus hendeğin başına gelir ve başının çevresinde parlayan ışıkla Troyalılara doğru haykırır.

Shaw-Stewart, karşı kıyısında Troya'nın bulunduğu denizi geçip Gelibolu'ya dönerken yaşadığı korkuyu anlatabilmek için yaklaşık üç bin yıl önceki bir kahramanın adını kullanmıştı. Önündeki savaş yeniydi ama ona ses verecek kelimeleri Homeros'ta bulmuştu. Destan, o anda sipere dönen bir askerin tutunmaya çalıştığı dile benziyordu.

Homeros'un kahramanları Gelibolu'da şiirlerin içinde de kalmadı. 25 Nisan 1915'te Seddülbahir kıyısına getirilen River Clyde, eski bir kömür gemisinden çıkarma aracına dönüştürülmüştü. Yaklaşık iki bin asker geminin içine yerleştirilmiş, karaya ulaşabilmeleri için gövdesine kapılar ve geçiş yolları açılmıştı. Gemi kıyıya oturtulacak, askerler içerisinden çıkarak sahile geçecekti. Bu plan daha sonra sık sık “modern bir Troya Atı”na benzetildi. Ancak destandaki tahta atın aksine, River Clyde'ın taşıdığı askerler gemiden çıktıkları anda Osmanlı savunmasının ateşiyle karşılaştı. Çıkarma ağır kayıplarla sonuçlandı.

Troya'dan gelen bir başka isim doğrudan bir savaş gemisinin üzerindeydi. Çanakkale harekâtına katılan İngiliz zırhlılarından HMS Agamemnon, adını Akha ordusunun komutanından alıyordu. Gemi, çıkarmalar sırasında İtilaf kuvvetlerine ateş desteği verdi ve Osmanlı bataryalarını bombaladı. Mondros Mütarekesi de savaşın sonunda Limni'de bu geminin üzerinde imzalandı. Geminin adının özellikle Troya çağrışımı düşünülerek seçildiğini gösteren bir belge yok. Yine de Agamemnon adının Çanakkale Boğazı'nda yeniden karşımıza çıkması dikkat çekiciydi.

Troya'ya dönüp bakan ilk isimler Gelibolu'ya gelen İtilaf askerleri değildi. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul'un fethinden dokuz yıl sonra, 1462'deki Midilli seferi sırasında Troya kalıntılarını ziyaret etti. Bu geziyi Fatih'in yanında bulunan İmrozlu tarihçi Kritovulos anlatır. Onun aktardığına göre Fatih kentin kalıntılarını gezmiş, Akhilleus ve Aias gibi kahramanlara atfedilen mezarların yerini araştırmış ve Homeros'un savaşçılarından söz etmişti.

Kritovulos ayrıca Fatih'in, İstanbul'un fethiyle geçmişte Troyalılara karşı yapılanların karşılığını verdiğini söylediğini yazar. Bu sözleri Fatih'in kendi kaleminden okumuyoruz; bize ulaştıran kişi Kritovulos. Bu ayrımı korumak önemli. Yine de bu anlatı, Fatih'in kendi dönemindeki fetihleri açıklarken Troya'yı ve eskiçağ tarihini de kullandığını gösteriyor.

Ziyaretten bir yıl sonrasına, 1463'e tarihlenen Yunanca bir İlyada nüshasının Fatih'in sarayında hazırlanması da onun Homeros'a olan ilgisini destekliyor. Kütüphanesinde tarih, coğrafya ve klasik Yunan edebiyatına ait eserler bulunuyordu. Fatih, Troya'yı okuduklarıyla kendi döneminin olayları arasında düşünüyordu.

Troya'ya gelen bir başka isim Mustafa Kemal'di. Mart 1913'te bölgede bulunduğu sırada Troya harabelerini ve o dönemde Akhilleus'un mezarı kabul edilen yeri ziyaret etti. Troya'nın hikâyesini biliyor, Büyük İskender gibi kendisinden önce bu coğrafyaya gelen isimlerin izlediği güzergâhı takip ediyordu.

Ziyaretin askerî yönü de vardı. Mustafa Kemal, Çanakkale Boğazı'na yöneltilebilecek bir saldırıyı değerlendirmek amacıyla araziyi inceledi, notlar aldı ve defterine krokiler çizdi. Anadolu kıyısının yapısını, boğazın geçiş noktalarını ve Gelibolu Yarımadası'nın savunulabilecek alanlarını değerlendirdi. Anadolu tarafına yapılacak bir çıkarmanın güç olacağını, esas savunmanın Avrupa yakasında kurulması gerektiğini düşündü.

Mustafa Kemal'in ziyaretinde tarih bilgisiyle askerî gözlem iç içeydi. Akhilleus'un mezarı kabul edilen yere ve Troya kalıntılarına giderken bölgenin geçmişini biliyor, aynı anda önündeki araziyi yaklaşabilecek bir savaş açısından inceliyordu. İki yıl sonra Çanakkale Savaşı başladığında daha önce yürüdüğü ve krokilerini çizdiği bu coğrafyada yeniden bulunacaktı.

Bu noktada sık sık Atatürk'e atfedilen bir sözle karşılaşıyoruz: “Dumlupınar'da Yunanlılardan Troyalıların öcünü aldık.” Bazı anlatımlarda bu cümle “Şimdi Hektor'un öcünü aldık” şeklinde de geçiyor. Ancak sözün Atatürk tarafından söylendiğini gösteren döneme ait bir tutanak, günlük ya da doğrudan tanıklık bulunmuyor.

Bildiğimiz kaynak zinciri daha sonraki bir aktarıma dayanıyor. Sabahattin Eyüboğlu, Dumlupınar'a bir anıt yarışmasının jüri üyesi olarak gittiğinde savaşa katılmış emekli bir albayla konuştuğunu yazar. Albayın, Mustafa Kemal'den duyduğu sözler arasında “Dumlupınar'da Yunanlılardan Troyalıların öcünü aldık” cümlesinin de bulunduğunu söylediğini aktarır. Fakat albayın adı verilmez ve anlatıyı doğrulayacak başka bir kayıt yoktur. Bu nedenle cümleyi kesinleşmiş bir Atatürk sözü olarak kullanmak doğru olmaz.

Yine de bu sözün neden kolayca benimsendiğini anlamak mümkün. Fatih'in Troya ziyareti ve Kritovulos'un aktardığı öç anlatısı biliniyordu. Çanakkale'de Hektor, toprağını savunan savaşçıyla yan yana düşünülmüş; Millî Mücadele'nin sonunda Anadolu'daki işgal sona ermişti. Atatürk'ün bu cümleyi söyleyip söylemediğinden emin değiliz. Troya Müzesi'nin ifadeyi “söylediği öne sürülen” biçiminde sunması da bu belirsizliği koruyor.

Troya anlatıları Osmanlı tarihçilerinin eserlerinde de yer aldı. On dokuzuncu yüzyılın sonunda başlayan İlyada çevirileri, Cumhuriyet döneminde Azra Erhat ve A. Kadir'le daha geniş bir okur kitlesine ulaştı. Böylece Hektor'un ve Akhilleus'un adları savaş anlatılarının yanında Türkçedeki edebiyat tartışmalarında da yaşamaya devam etti.

Odyssey'i izlerken Troya Müzesi'nde çektiğim o fotoğrafın aklıma gelmesi boşuna değildi. Patrick Shaw-Stewart'ın şiirini, Fatih'in Troya ziyaretini, Mustafa Kemal'in bölgede yaptığı incelemeleri ve Hektor'a bağlanan anlatıları düşündüğümde, panelde Troya Savaşı ile Çanakkale Savaşı'nın neden yan yana durduğunu daha iyi anlıyorum.

Gelibolu'ya gelen askerler Akhilleus'un adını yanlarında taşıdı; bu toprakları savunanlar ise Hektor'la birlikte anıldı. Asıl şaşırtıcı olan, üç bin yıl önce anlatılan bir destanın, bambaşka bir savaşın içindeki insanların korkularına, umutlarına ve hatıralarına hâlâ yer bulabilmesi.