Kabul ettiğinizde bitiyor olay, derler. Külliyen yalan. Kabul ettiğinizde başlıyor her şey.
Olanı da, olmayanı da görmeyi kabul edersek başlıyoruz.
Kelimenin kökeni itibarıyla “kabul”, Arapça k-b-l kökünden türemiştir ve yönelme manasına gelir. Yüzünü dönmek, onaylamak ve içine almak anlamlarına da gelir. “İstikbal” kelimesi de böyledir; yüzünü döndüğün gelecek demektir. “Kabil” ise uygun olan, olabilir olan demektir. “Makbul” da hakeza; kabul edilmiş, uygun olan manasına gelir.
Benim en sevdiğim kelimelerden biri ise “kablelvuku”. “Vuku”, bildiğiniz gibi olay demektir; “kable” ise ön, ön taraf. Birleştirdiğimizde, olay gerçekleşmeden hemen önce anlamına gelir. İçine doğma, bir nevi önsezi.
Bu kadar “kabul” dedikten sonra asıl soruyu soralım:
Bırakalım olanı biteni de, öncelikle kendimizi kabul ediyor muyuz? Mevcut hâlimizle barıştık mı?
Tüm kusurlarımızla, tüm olmuşluk ve olmamışlıklarımızla?
Biliyorum, kolay değil. Yeri geliyor, insan kendine tahammül edemiyor. Kendini bile çekemiyor.
Asıl soru: Neden?
Kendimizi tanımaya, anlamaya, zaman ayırmaya, fark etmeye; gerekirse kavga etmeye ve sonrasında barışıp kabul etmeye ihtiyacımız olduğu aşikâr.
Bu yol biraz çetrefilli; zaman alan ve hiç de çiçekli bir yol değil.
Kendimizle karşılaştığımızda gördüğümüz suretten memnunuz belki; değilsek de bugün botokslar, dolgular sağ olsun, bir şekilde hallediyoruz.
Ya içimizdeki kendimiz, kendilerimiz ne olacak? Onlara şekil vermek, düzeltmek ya da bozmak kolay değil. Şüphesiz, cesurların işi.
Kendini defalarca yıkıp bozmak gerekebilir. Hatta bu çetin yolda kendinize küsebilirsiniz bile. Bu çok olası. Kendine küsen çok insan tanıdım. Öylesine memnuniyetsiz ki kendinden; faturayı hep hayata kesen. Diyemiyorum ki: “Hayatın ne suçu var? Konu doğrudan seninle ilgili.”
Doğan güneşe lanet edenden tutun da hayattan hep alacaklı olanlara kadar… Sanki hayatın bir borç ödeme kabiliyeti varmış gibi garip beklentilere girenler…
Nereden baksan tutarsızlık, nereden baksan ahmakça işte.
Fakat buraları geçince öyle bir rahatlık gelir ki… Tüm manayı kavramak gibi bir histir. Kuşbakışı bakarsın kendine. Bir tiyatro sahnesinde baş ve tek rol sensindir. Antre senin, sufle senin, replik senin, tirat senin.
Bilimsel taraftan baktığımızda psikoloji bize kabul için; şarta bağlı olmayan bir özdeğer hali, kusurlarla barışma ve geçmişi sahiplenme durumudur, der. Stoacılar beni anladı bile. Çünkü: Amor fati. — Kaderini sev.
Carl Gustav Jung’un kabule dair en bilinen aforizmasıdır: "Karanlığı kabul etmeden, yıldızları görmeyi bekleyemezsiniz." der. Hakkı da var.
Sosyoloji perspektifi ise; toplumsal düzenin, rollerin ve sürekliliğin uyum içinde devam etmesini esas alır. Buradaki anahtar kelime “uyum”dur. Sosyal kabul görmemiz için sosyal uyum göstermemiz gerekir ki diğerleri de bize “bizden biri” desin.
Elbette burada sapmadan da söz etmek gerekir. Ayrık otları her zaman vardır. Dokuz köyden kovulurlar, onuncu köyü bulurlar. Onlar için yaşam daha meşakkatli, daha yalnız ve daha içe dönüktür. Çünkü dışarısı karmaşıktır. Kurallar, kaideler, normlar, geleneklerin altında kalırlar. Sonra yabancılaşma başlar; topluma ve hatta kendine.
İnsan dediğimiz şey de sanki bunları esnetmek için var. Yani, bence. Tekâmül bunu gerektirir.
Kendimizi kabul etmeden ötekini anlayamayız bile.
Kendi öğrendiklerimizi masaya yatırıp, anlayıp, uygun olanı seçip kalanını elediğimizde; işte kendimiz ortaya çıkar. Sevin, sevmeyin, bilemem; ama formül bu.
Hülasa; öyle bir kabul edeceksin ki kendini… Tam kalbine koyacaksın gönyeyi. Koydun mu? Oradan çizeceksin çemberi alabildiğine geniş. Sana ait olacak her bir düşünce, her bir fikir, her tavır. Bir diğerine benzemek imkânsız olacak ancak böyle. Başlangıç noktası da sen olacaksın, bitiş de. Sınırların belli, omurgan fark edilir olacak.
Sen ancak kendini kabul ettiğinde “sen” olacaksın. Çünkü insan, kendine rağmen değil; ancak kendisiyle birlikte yürüyebildiğinde gerçekten var olur.
Öylesine biricik, öylesine rafine, öylesine benzersiz.

