Churchill’e atfedilen “20’sinde sosyalist olmayanın kalbi, 40’ında hâlâ sosyalist olanın aklı yoktur” sözü, ne kadar kötümser görünse de, dünyanın halini tasvir etmede oldukça başarılıdır.

Sosyalizm ruha ve iyi duygulara hitap eder; eşitlik, adalet ve dayanışma gibi evrensel özlemleri harekete geçirir. Ancak bir yönüyle de akılcılık ondan uzak durmayı zorunlu kılar. Reel sosyalizm adına yapılan uygulamalar, bu kötümser tezi maalesef güçlü şekilde destekler. Özgürlükçü olma iddiasıyla yola çıkan bir ideoloji, tarihte az rastlanır bir despotizmle sonuçlanmıştır. Acı, kan, gözyaşı ve insan onuruna aykırı pek çok uygulama, sosyalizm paketinde servis edilmiştir.

Sosyalizm, insanlıkla kurulan ne seninle ne sensiz bir aşk-nefret ilişkisi olarak kodlanmıştır.

Alman yönetmen Julian Radlmaier’in ideal sosyalizmi öne çıkaran filmlerini ardı ardına izlediğinizde, bu çelişkileri içselleştirmemek imkânsız hale geliyor. Almanya gibi sosyalizmin adeta ebeliğini yapmış bir ülkede, bir dönem ülkenin yarısını reel sosyalizme kaptırmış olmanın etkileri de azımsanmayacak düzeydedir. Doğu Almanya’nın hâlâ süren reel sosyalizm travması ile Batı Almanya’nın rol model kapitalizmi arasındaki, terminolojiye uygun ifadeyle “uzlaşmaz çelişki”yi sindirmek pek kolay değildir.

Sosyalizmin iyi yönleri ile kötü yönleri arasında kalmanın zorlukları, ister Václav Havel’in, ister Lech Wałęsa’nın ya da başka sosyalist blok ülkesi aydın ve aktivistlerinin yaşadıklarını anımsadığınızda, çok daha derin acıları işaret eder.

Radlmaier’in ilk uzun metrajı Selbstkritik eines bürgerlichen Hundes / Self-Criticism of a Bourgeois Dog (Almanya, 2017, 99 dk.), İstanbul’un üvey kardeşi Berlin’in sanat (ve biraz da sepet) ortamında başlar.

https://mubi.com/tr/tr/films/self-criticism-of-a-bourgeois-dog

Film içinde film: İlk uzun metrajlı filmini çekme hayalleriyle yanıp tutuşan Julian (Radlmaier), bunun için para bulma derdindedir. Gözüne kestirdiği Kanadalı kızı ise bir türlü tavlayamamaktadır. Çareyi, ona muhayyel filmin başrolünü önermekte bulur. Kızı ikna etmek için yaptığı blöf bir şekilde tutsa da, bırak film çekmeyi, günlük geçimini bile karşılamakta zorlanan Julian için işler iyice zorlaşır. İşsizlik bürosunun maaşını kesme tehdidiyle karşılaşınca, son çare olarak kabul ettiği geçici tarım işçiliği, yönetmenlik kariyerine ağır bir darbe gibi görünür.

Yine de krizi fırsata çevirerek kendisine yakınlaşmış olan Kanadalı kıza projeyi “sinemasal bir faaliyet” olarak lanse eder.

Tarım işçiliği, plantasyonda elma toplamak anlamına gelmektedir. İşçiler arasında müzeden kovulmuş iki kafadar, ODTÜ’deki öğrencilik günlerimdeki devrimci duruşu temsil eden klasik tipler, lumpenler, prekarya, mujikler, reel sosyalist rejim mağdurları ve göçmenler bulunur. Hepsinin ortak paydası proleterleşmiş olmaktır en azından geçici olarak

Plantasyonun sahibi kapitalist kadın, işçileri birbirine kırdırıp üretimi artıracak her tür verimlilik numarasını uygular. Proletarya ise işten kaytarma ile ödül kazanma arasında gidip gelir.Gruba yolunu şaşırmış bir Benedikten keşişin katılması, bir yandan sosyalizmin tarih öncesine gönderme yaparken, diğer yandan kitlelerin inanca sığınarak kendilerini iyi hissetme ve devrimin romantizmine kapılma güdülerini okşar

Bu eğlenceli ama aynı zamanda hüzünlü hikâye İtalya’ya kadar uzanır ve sosyalizm hayalleri filmde bile hüsranla sonuçlanır. “Komünistsiz bir komünizmin tek çıkar yol olduğu”, “komünistler olmasa komünizmin harika bir şey olacağı” fikri üzerinde herkes mutabık kalsa da pratik karşılığı bulmak mümkün olmaz.

Radlmaier bu ilk uzun metrajıyla sosyalizmin ideal ile reel arasındaki derin yarığını ironik ve hüzünlü bir dille ortaya koyar. Sosyalizmin fraksiyonlara bölünme hastalığı amansızca kendini gösterir. Komünizme giden yol ütopya ile başlar ve komünizmin imkansızlığına ulaşır.

Film sosyalizmin imkansızlığı üzerine gevezelik yapanların gerçek yüzünü göstererek kapanır. Çünkü Sosyalizm bir seçenek değil zorunluluktur.