Ankara Kalesi’nin hemen aşağısındaki Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ne girerken önce binaya bakıyorum. Müze, Osmanlı döneminden kalma Mahmut Paşa Bedesteni ile Kurşunlu Han’da yer alıyor. Bir zamanlar şehrin ticaret hayatının parçası olan bu iki yapı, bugün Anadolu’nun farklı dönemlerinden gelen eserleri barındırıyor. Hititlerden Friglere, Urartulardan Roma dönemine uzanan eserler arasında dolaşırken gözüm zaman zaman duvarlara, avluya ve yapının kendisine de kayıyor.
Salonlarda ilerlerken küçük mühürler, hayvan biçimli kaplar ve taşlara işlenmiş figürler arasında gözüm bir süre sonra büyük bir vazoya takılıyor. Yüzeyinin neredeyse tamamı insanlarla dolu. Birileri oturuyor, birileri ayakta duruyor; kaplar taşınıyor, çalgılar çalınıyor. Figürler vazonun çevresinde kuşaklar hâlinde ilerliyor. İlk bakışta hepsini aynı anda seçmek kolay değil. Vazonun önünde benim aklıma ilk şu soru geldi: Bu kadar insan burada ne yapıyor?
Karşımızdaki eser İnandık Vazosu. Eski Hitit Dönemi’ne, yaklaşık üç bin altı yüz yıl öncesine tarihleniyor. Bugün müzede neredeyse bütün hâliyle sergilendiği için toprağın altından da böyle çıkarıldığını sanmak mümkün. Oysa hikâyesi parçalarla başlıyor. Çankırı yakınlarındaki İnandık Köyü çevresinde kabartmalı seramik parçalarının tesadüfen fark edilmesinin ardından 1966 ve 1967 yıllarında İnandıktepe’de kazılar yapılıyor. Anadolu Medeniyetleri Müzesi Müdürü Raci Temizer’in başkanlığında yürütülen çalışmalarda bulunan parçalar bir araya getirildikçe vazonun üzerindeki sahneler ortaya çıkıyor.
Vazo, kutsal amaçlarla kullanıldığı düşünülen bir yapı kompleksinde bulunmuş. Aynı alanda tören kapları, boğa heykelcikleri ve sunu eşyaları da bulunmuş. İnandıktepe, Hitit metinlerinde adı geçen Hanhana kentiyle ilişkilendiriliyor. Ancak bu eşleştirme henüz kesinleşmiş değil.
Yaklaşık seksen iki santimetre yüksekliğindeki vazo, dört kulplu büyük bir pişmiş toprak kap. Gövdesinde dört figürlü, iki de geometrik bezemeli kuşak bulunuyor. İnsanlar, hayvanlar, kaplar ve çalgılar vazonun çevresine gelişigüzel yerleştirilmemiş. Her kuşakta törenin başka bir bölümü anlatılıyor. Karşıdan bakınca sahneler önce birbirine karışıyor. Gözümü kuşaklar boyunca gezdirdikçe figürler tek tek belirginleşiyor.
Bir yerde yiyecek ve içecek hazırlanıyor, başka bir yerde sunular taşınıyor. Hayvanlar tören alanına getiriliyor, insanlar bir alay hâlinde ilerliyor. Ardından müzisyenler ve dans eden figürler beliriyor. Sahneler yan yana geldiğinde törenin hazırlıktan alaya, müzikten sunulara kadar farklı aşamaları görülüyor.
Vazonun en çok konuşulan bölümlerinden biri, yatak ya da törensel bir platform çevresindeki figürler. Eserin kutsal evlilik töreniyle ilişkilendirilmesinin temelinde de bu sahne var. Ancak figürlerin kim olduğu konusunda kesin bir görüş yok. Tanrı ve tanrıçayı, kral ve kraliçeyi ya da törenin başka katılımcılarını göstermiş olabilecekleri düşünülüyor. Bu nedenle sahneler sıradan bir düğünden çok, sunuların, müziğin ve bereket düşüncesinin yer aldığı dinî bir törenle ilişkilendiriliyor.
Benim en çok dikkatimi çeken bölüm ise müzisyenler oldu. Bugün cam bir vitrinin içinde duran eserin üzerinde lirler, uzun saplı telli çalgılar ve vurmalı çalgılar görülüyor. Bazı figürler çalgılarını parmaklarıyla çalarken bazılarının mızraba benzeyen bir araç kullandığı düşünülüyor. Yanlarında dans edenler, kap taşıyanlar ve tören alayına katılan başka insanlar var. Ben bu sahnelere bakarken ister istemez nasıl bir ses çıktığını merak ettim. O figürlerin duruşları, müziğin törenin tam içinde olduğunu gösteriyor.
İnandık Vazosu’nun biçimi de onun bir törende kullanılmış olabileceğine işaret ediyor. Üst bölümündeki boğa başları, küçük hazne ve sıvının akmasını sağlayan oluklar, libasyonla yani tanrılara sıvı sunma törenleriyle ilişkilendiriliyor. Belki şarap ya da başka bir sıvı hazneye dökülüyor, kanallardan akıtılıyor ve sununun bir parçası hâline geliyordu. Nasıl kullanıldığını bütün ayrıntılarıyla bilmiyoruz. Belki de vazo, o törenin içinde gerçekten kullanılan eşyalardan biriydi.
Çocuklarla ya da misafirlerle müze gezerken bazen bilgi kartını hemen okumamayı seviyorum. Önce “Sizce burada ne oluyor?” diye soruyorum. Biri müzisyeni fark ediyor, biri elinde kap taşıyan figüre bakıyor, bir başkası herkesin neden aynı yöne gittiğini merak ediyor. İnandık Vazosu’nda herkes başka bir ayrıntıya takılıyor. Sorular da tam oradan çıkıyor.
Müzeden çıkarken aklımda en çok müzisyenler kaldı. Çalgıların gerçek sesini bilmiyoruz. Ama figürlerin ellerine, duruşlarına ve yanlarında dans edenlere bakınca müziğin törenin kenarında duran bir ayrıntı olmadığı belli. Ben müzeden ayrılırken hâlâ o figürlerin hangi ritmi çaldığını düşünüyordum.

