Geçen hafta ülkemiz, bir günlüğüne Deniz Göktaş’ın stand-up gösterisini hiçbir reklam, gelir elde etmeksizin YouTube’a yüklemesi ve an itibarıyla on iki buçuk milyonluk izlenmesinin üzerine infial yaşadı, desek yeridir. Kimileri anlattıklarını dini değerleri aşağılama olarak nitelendirdi, kimileri ise zekice kurgulanmış bir hiciv sanatı olarak nitelendirdi.
Buradaki konunun enteresanlığı ise Türkiye’yi mizah da ikiye bölüyor. Deniz Göktaş, sevgili kardeşim, bir turnusol kâğıdı deneyi yaptı adeta.
Mizah, doğası gereği biraz da böyledir, absürt olanı, herkesin uluorta söyleyemeyeceği şeyleri, rahatsızlık veren kavramları sanat eliyle düşündürür. Mizah; kendiliğinden ötürü suçlanamaz. Suçun konusu hiç olamaz. Mantığına aykırı, yersiz ve gereksiz buluyorum.
İşin bir de hukuki boyutu olduğu kuşkusuz.
Hukuk sistemleri mizahı değerlendirirken salt kelimelere bakmaz; bağlam, niyet ve sanatsal değer kısmı masaya yatırılır. “Yatırılmalıdır” desem çok daha doğru olur. Anayasa Mahkemesi ve AİHM içtihatlarında şu vurgulanır: “İfade özgürlüğü sadece hoş karşılanan fikirleri değil; devleti veya toplumun bir kesimini sarsan, rahatsız eden, şoke eden ifadeleri de kapsar.”
Ofansif mizah, bir stand-up sahnesinde (sanat ve kurgu bağlamında) yapıldığında hukuki koruma kalkanı genişler; ancak doğrudan bir bireyi hedef alan bir nefret söylemine dönüştüğünde yasal sınır aşılmış olur.
Bu bilgilere dayanarak, geçen hafta neler yaşadığımız aslında ayan beyan ortadayken, bağlamından koparılmış ifadeler sonucunda yüce yargımızın güya tarafsız değerlendirmesiyle Deniz Göktaş’ı tutuklu olarak yargılaması sonucu adaletin terazisinin herkesi hem farklı kefede hem farklı tartıda tarttığını bir kez daha gözler önüne sermiş oldu. Birçoklarımız gibi ben de çokça üzgünüm, çokça haksızlığa uğramış, çokça hezimete uğramış hissediyorum.
Eleştiriden de öyle bir tiksinmişiz ki; birileri çıkıp yüzümüze sadece ayna tutsa bile irrite oluyoruz.
Esnemeyi ise öyle bilmiyoruz ki; ben senden farklı düşünüyorum ya da düşünebilme ihtimalim var desek, aman yarabbi, ne haddimize sürüden ayrılmak, hemen dışlanıyoruz.
Sanatın, sanatçının işi hep zordu, kabul. Mizahçıyı hapse tıkmak nedir? Kuyu tipi hapishaneye bir de. Avlu duvarı on üç metre yüksekliğinde, güneş en dik geldiği saatlerde bile yere değmez, işkencenin böylesi, peh!
Malum adli tatil de kapıda, Deniz’in iddianamesinin yazılması da aylar sürer gibi duruyor. Bu sıcak yaz aylarında, otuz iki yaşındaki kafası pırıl pırıl, zeki, cesur bir genç adamın içeride olması gerçekten kanıma dokunuyor.
Bizler dışarıda mizah nedir, hiciv nedir tartışmalarımızda bölünürken haftasına kalmadı Deniz Göktaş bize cezaevinden umutlu bir mesaj gönderdi. Özetle; “İyiyim, keyfime bakıyorum, halk beni anladı. WIN-WIN. Dışarıda size kolaylıklar.” dedi. Komik çocuk. Farkındalığından ve umudundan öperim.
Bugünler de geçecek, hep geçti. Güzel günler göreceğiz, güneşli günler hem de.
Aklıma Sokrates’in meşhur dizeleri geliyor: “Sorgulanmamış bir hayat yaşanmaya değmez; ama sorgulanmış bir hayat da muhtemelen çok komiktir.”
Büyük düşünce adamı Sokrates dahi söyleyivermiş işte, sorgulanmış hayat muhtemelen çok komiktir.
Siz ne yapın ne edin, sorgulayın. Yaşanmaya ve gülmeye değer bir hayat inşa etmekten evla bir şey yok.
Şunun şurasında heybemizde kalacak olan birkaç güzel insan, bir iki lezzetli yemiş, birkaç tan yeri, birkaç gün batımı, birkaç kalp çarpıntısı, içten gelen birkaç kahkaha atıp gideceğiz buralardan.
Mizahı sevelim, espriye gülüp geçelim, Deniz’leri de artık serbest bırakalım.

