1996 yılında İstanbul’da düzenlenen Habitat Zirvesi’nin Birleşmiş Milletler’in tarihinde özel bir yeri olduğu söylenebilir. O tarihlerde mekandaki yönetimsellik meseleleri ile siyasal sorunlar arasındaki ilişkiler daha yeni tartışılmaya başlanmıştı.

Zannedersem yerleşim ve çevre politikalarının iktidarlar-dışı, bağımsız ilişki ağları içindeki kapasitelerin geliştirilmesi ile dönüştürülebileceği fikri de o sıralarda öne çıktı.

Modern hukuk toplumlarında fikir üretimini gerçekleştiren kurumların, kişilerin  iktidarlardan bağımsız olmaları temel bir ilkeydi ve bu kuruluşlar genellikle kamu fonlarıyla destekleniyordu. 

Buna karşılık çatışmaların olduğu, doğal kaynakların yağmalandığı yerlerde düşünce üretimini yapan kuruluşlar, kişiler piyasa ve iktidar yapılarıyla örtüşüyorlardı, kamu gücünün arkasına saklanıyorlardı.

Bu nedenle 92’deki Rio Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı’nda olduğu gibi STK’ların zirvelerin katılımcısı olması ve bağımsız olarak kendi ilişki ve iletişim ağlarını oluşturması 90’lara doğru Birleşmiş Milletler’in resmi politikası haline gelmişti. Bağımsız kuruluşların, STK ağlarının güçlendirilmesine ihtiyaç bulunuyordu, iktidarları demokratikleştirmek ve çatışmaları engellemek için.

İktidarların yerine geçmek için hareket eden devlet gücünü kullanma ve imtiyaz peşindeki girişimler çoğu zaman sanki onlardan daha fazla totaliterlik peşindeydiler. İşte bu nedenle en berbat iktidarlar bile iktidarlarını sürdürebiliyorlar, krizlere rağmen bir dönüşüm yaşanmıyordu.

Yerleşim politikalarının gözden geçirildiği, önemli kararların alındığı bu İstanbul’daki zirvede de STK’lar ile resmi heyetler arasında da önemli görüşmeler oldu.  Bunların kayda geçmediğini düşünerek ilginç bir kaç örneğe bu yazıda kısaca yer vermek istiyorum.

ABD’li bakan önemli bir konuda sizinle görüşmek istiyor

ABD’li bakanın talebi üzerine gerçekleşen görüşme tek gündemliyli:

“Size boşaltmak üzere olduğumuz Beyoğlu Tepebaşı’ndaki eski elçilik sarayını (Palazzo Corpi) vermek istiyoruz. Osmanlı döneminden kalan tarihi binayı size verelim, kullanmanız için ne gerekiyorsa onları da sağlayalım.”

Peki bu ilginç teklifi yapan kimdi? Bu görüşmeyi talep eden kişi bu zirvede ABD heyetine başkanlık eden o tarihteki İskân ve Kentsel Kalkınma Bakanı olan Henry Cisneros olmalı. Adı aklımda kalmadı. Görüşme o tarihlerde yeni restore edilen Feriye Sarayı’nın özel bir bölümünde gerçekleşti.

Karşımdaki koskoca ABD yönetiminin temsilcisi bir bakan. Yanında da kelli felli yaşlı bir adam var. O da kendisini tanıttı, Amerikan Vakıflar Birliği Başkanı’ymış. Ben de yalnız gitmemek için yanıma o sırada özel sektörün kurduğu STK’ların oluşturduğu 3. Sektör Vakfı ve yakından tanıma fırsatı bulduğum Enka Vakfı başkanlarını da almıştım. Ama bakan yalnızca benimle konuştu.

Beyoğlu’ndaki (Osmanlı döneminde ABD Büyükelçiliği, başkentin Ankara’ya taşınması sonrasında İstanbul Başkonsolosluğu olan) sarayın sürekli kullanımımıza tahsis edilmesi teklif ediliyordu. ABD Dışişleri Bakanlığı bölgede politik bir öneme sahip olan İstanbul’da Beyoğlu Tepebaşı’nda yer alan Başkonsolosluğun -hem güvenlik, hem de mekan olarak yetersiz kaldığı için- taşınması kararını almıştı. (Ancak o tarihlerde kimsenin bundan haberi yoktu.)

O tarihlerde ABD Başkonsolosluğu külliyesinin (Palazzo Corpi) etrafında güvenliği sağlamak amacıyla içinde güneş gözlüklü görevlilerin bulunduğu GMC markalı uzun dört çekerlerin dönüp durduklarını hatırlıyorum.

Nitekim sonrasında İngiltere Başkonlosluğu’na yapılan (ve kurbanları arasında başkonsolosun da bulunduğu) bombalı araçla yapılan saldırı bu kararı almakta ne kadar isabetli olduklarını gösterdi.

 “Peki bu binayı vereceksiniz ama hangi koşulla? Ne yapılmasını istiyorsunuz” diye sordum.

Bakanın cevabı şaşırtıcıydı:

“Ne yapmak için mi? Şimdi şu anda ne yapıyorsanız, onu yapmaya devam edebilmeniz için vermek istiyoruz.”

Anladığım kadarıyla dönemin ABD hükümeti İstanbul’da bir “NGO Center” kurulmasını koşulsuz desteklemek istiyordu. Üstelik yalnızca binayı vermekle, ihtiyaca göre donatmakla kalmayacaklardı. Yıllık olarak hiç bir STK’nın hayal edemeyeceği büyüklükte bir bütçe de ayıracaklardı. Bu da resmi kanallardan değil, vakıflardan karşılanacaktı. Başta söylediğim gibi yanında ABD Vakıflar Birliği Başkanı olan ve en az bakan kadar güçlü bir kişi daha vardı.

Anladığım kadarıyla o sırada Türkiye’deki siyasal gelişmeleri çok yakından izliyorlardı. Siyasal İslam karşısında laik gibi gözüken partilerin, örgütlerin kırılganlığının farkındaydılar. Daha önce Türkiye’deki siyasal gelişmeleri uzun süreli olarak gözlemlemek için bir takım ABD üniversitelerinden gelen araştırmacılar, raportörler gelmiş, STK’ların toplantılarını izlemişlerdi.

ABD’li bakanın bu teklifini kabul edip, “arkadaşlar nasıl BM Zirvesi boyunca Gezi’deki Pasteur Hastanesi bize tahsis edildiyse, şimdi de Osmanlı dönemindeki eski ABD Büyükelçiliği’ni, Palazzo Corpi’yi bize veriyorlar” diyebilirdim. 

Ama tahmin edilebileceği gibi öyle bir şey yapmadım.

“Bu teklifi STK’lara açmak istediğimi ve kararın birlikte alınması gerektiğini” söyledim.

Bu cevabın daha baştan bir hayal kırıklığı yarattığını yüz ifadelerinden anlaşılıyordu.

Oysa tekliflerinin kabul göreceğinden çok emin gibiydiler. İçlerinden “adama bak, yaptıkları işin hiçbir kaynak olmadan, arkasını uluslararası güçlere yaslamadan sürdürülebileceğini zannediyor, kendisine sunulan bu fırsatın üzerine atlayacağı yerde” diye geçirdiklerini tahmin etmek zor değildi.

ABD’li bakanın yaptığı bu teklifi yurt dışından destek alan kimi STK’ların kurucularının yaptıkları gibi özel alana taşımak yerine -söylediğim gibi- herkese açık bir toplantıda dile getirdim.

Kabul edilmeyeceğinden de adım gibi emindim.

Arkanızı bir yere dayamadan nasıl yaşayabilirsiniz?

Aslında verilen mesaj çok açıktı. “Siviller olarak bir başarı elde etmiş olabilirsiniz. Ama daha etkili ve kalıcı olmak istiyorsanız, arkanızı mutlaka bir yere dayamak zorundasınız.”

Teklif kabul görseydi, ne olurdu?

Burada biraz bu yapıyla ilgili ayrıntı vereyim:

Palazzo Corpi’nin ABD elçilik sarayına dönüşmesinin de ilginç bir hikayesi var. Osmanlı İmparatorluğu’nun modernleşme sürecinde biraz gecikerek kendisine Beyoğlu’nda bir yer arayan ABD hükümeti tarafından sahibi Ignatio Corpi’nin binayı 9 yıllık olağanüstü bir uğraşla tamamlandığında (1873) vefat etmesi sonucunda varislerinden kiralanmıştı.

Eğer teklif kabul görseydi, Beyoğlu Tepebaşı’nda, Pera Palas yanında büyük bir bahçe içinde yer alan bina hiç şüphesiz ABD Hükümeti tarafından satılıp lüks bir otele dönüştürülmeyecekti. Belki de şehrin kamusal hayatına önemli katkılarda bulunan ilginç bir rol oynayacaktı. Nitekim Gezi’deki Pasteur Hastanesi’nin de parkın bir devamı olan kültürel bir tesise dönüşmesi için Fransız Hükümeti tarafından önce Büyükşehir Belediyesi’ne teklif yapılmıştı. Fransız Hükümeti bu yapıların Gezi’nin bir parçasını oluşturabileceğinin farkındaydı. Ancak Büyükşehir Belediyesi değildi. Oradaki Tenis Eskrim Dağcılık (TED) gibi güya kamu yararına kurulmuş bir yapıyı dahi otele dönüştürmeyi amaçlayan dönemin belediye başkanı, bu değerli alanın bir gayrı menkul operasyonu ile özelleştirilmesi için “kolaylaştırıcılık” yapmayı tercih etmişti.

Bina ve arazisi ancak 1904 yılında ABD Senatosu’nun zorlu bir sürecin sonunda onay vermesi ile satın alınmıştı. Sonuçta dediğim gibi teklifi kabul etsek Palazzo Corpi satılıp lüks bir otele dönüştürülmeyecekti.

Önemli bir soru: STK’lar kamu veya özel kaynaklardan sağlanan fonları kullanmalı mı?

Peki Birleşmiş Milletler Zirvesi sonrasında bir takım STK’lar politik amaçlarla desteklenmiş olabilir mi? Bir dolu örnek var.  Devletler, siyasal partiler, oluşumlar, onlara bağlı vakıflar yerel STK’lara belli amaçlar için destek veriyorlar, fonlar ayırıyorlar ve bu demokratik ülkelerde olağan bir durum.

Bu çapta olmasa bile birkaç yıl sonra benzer destek olma teklifi ABD Ulusal Demokrasi Enstitüsü’nden (NDI) temiz toplum kampanyasını başlatan ve düzenlediği kampanya ile çok etkili olan Yurttaş Girişimi’ne gelmişti ve aynı şekilde reddedilmişti.

Ayrıca ABD Dışişleri Bakanlığı’nın yönlendirmesiyle, Demokratların çizgisindeki çeşitli ABD vakıflarının çeşitli STK’lara destek verdiklerini tahmin ediyorum.

Tam bir benzerliği olmasa da, bir başka uluslararası bağlantı Türkiye’ye İran’dan kaçarak sığınan Bahai cemaati üyelerinin iadesini engellemek için yürüttüğümüz kampanya sırasında ortaya çıktı.

Uluslararası Bahai Topluluğu New York’taki Birleşmiş Milletler Binası yanındaki gökdelende büyük bir merkez ofisi oluşturmuştu. Bu topluluğun düşüncesi (ideolojisi denebilir) “ulus devletlerin ortadan kalkması ve dünyanın Birleşmiş Milletler gibi tek bir yapı altında yönetilmesiydi. Bu yüzden Birleşmiş Milletler’i kendi ideolojilerinin bir örgütü gibi algılıyorlardı ve etkinliklerinde, düzenlenen zirvelerde ön plana çıkan etkinlikler düzenliyorlardı.

Sonradan fark ettik ki bu tarikat benzeri topluluğun gücü sandığımızdan da fazlaydı. İçinde uluslararası çok büyük şirketlerin yöneticileri bulunuyordu.

Amaçlarına uygun bir şekilde sivil toplum ağının içinde de yer aldılar. Gayet dikkatli bir şekilde ve kendi kimliklerini, ideolojilerini öne çıkarmadan. İçimizdeki bazı arkadaşlarımızın Bahai Topluluğu tarafından desteklendiklerini de hissettik. Bu girişimlerinin ve ortaya koydukları fikirlerin STK’ların ortaya koyduğu seküler kavramsal çerçeve içinde yaygınlık kazanması zannedersem pek mümkün değildi. Bu kişiler zannedersem zirve sonrasında kimliklerini ortaya koymadan bir STK kurdular ve aynı çerçevede çalışmalarını sürdürdüler.

Ancak bu uluslararası iş birliği tekliflerinden bir tanesi var ki, bir analiz yapabilmek için o hepsinden çok daha ilginç. Bu teklifin bir muhatabı Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ydi ve kamu projesi olarak kabul gördü ve gerçekleştirildi. Bu önemli iş birliği teklifi Habitat’ta elde edilen başarıyı kalıcı kılmak için Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler Eğitim ve Kültür Kurumu UNESCO Dünya Mirası Komitesi’nden gelmişti.

Türkiye’nin AB üyelik sürecinde neden başarılı olamadığını anlayabilmek için eşsiz bir örnek olan bu iş birliği deneyiminin başına gelenleri de gelecek yazıya bırakıyorum.

Yazı Dizisi 3 yazı Habitat'da Ne Oldu? Tüm Yazılar