2026 NATO Zirvesi, sıradan bir diplomatik veya askerî koordinasyon toplantısı olarak okunamaz. NATO zirvesi, yirmi birinci yüzyılın siyasal aklının, güvenlik tahayyülünün ve küresel medeniyet arayışının yoğunlaştığı tarihsel bir düğüm noktasıdır. NATO Zirvesinde bir araya gelen liderler yalnızca savunma bütçelerini, askerî planlamaları veya bölgesel krizleri tartışmadılar; farkında olarak ya da olmayarak insanlığın geleceğine ilişkin temel bir soruyla yüzleştiler: Güvenlik nedir ve insan hangi güvenlik anlayışı içinde güvende ve özgür kalabilir? Güvenlik konusunu sadece militarist, milliyetçi ve devletçi perspektiflerle ele almanın ötesinde felsefi ve ontolojik açılardan güvenliğin anlamını düşünmeye ihtiyaç vardır.

Soğuk Savaş'ın sona ermesinden sonra uzun süre egemen olan iyimser beklenti, liberal demokrasinin ve ekonomik karşılıklı bağımlılığın büyük savaşları tarihe gömeceği yönündeydi. Ukrayna savaşı, Orta Doğu'daki çatışmalar, siber saldırılar, yapay zekâ destekli askerî teknolojiler, enerji rekabeti ve küresel kırılganlıklar bu beklentinin eksik olduğunu ve gerçekleşmediğini gösterdi. Dünya, tarihin sonuna değil; belirsizliklerin ve risklerin yeni bir evresine girmiş bulunmaktadır.

NATO'yu yalnızca bir askerî ittifak olarak görmek, onun tarihsel anlamını kavramaya yetmez. NATO, modern siyasal düşüncenin güvenlik anlayışının kurumsallaşmış biçimlerinden biridir. O, Hobbes'un güvenlik kaygısını, Kant'ın uluslararası iş birliği idealini, liberal demokrasinin kurumlarını ve çağdaş teknolojik uygarlığın risklerini aynı anda bünyesinde taşımaktadır. Böyle bir kurum, yalnızca askerî stratejiyle değil; siyaset felsefesi, psikoloji, etik, hukuk, iletişim ve kültür kuramlarıyla birlikte analiz edilmelidir.

İçinde yaşadığımız dönem, yalnızca dijital çağ veya yapay zekâ çağı değildir. İçinde bulunduğumuz çağ, güvenlik çağıdır. Güvenlik artık sınırların korunması anlamına gelmemektedir. Veri merkezleri, enerji hatları, deniz yolları, uzay sistemleri, finansal ağlar, seçim süreçleri, yapay zekâ algoritmaları ve hatta toplumsal psikoloji güvenliğin kapsamına girmiştir. İnsanlık ilk kez bu kadar çok alanda aynı anda kırılgan hâle gelmiştir. Bunun sonucu olarak güvenlik, siyasal düşüncenin merkezî kavramına dönüşmüştür. Ne var ki burada büyük bir paradoks ortaya çıkmaktadır. Güvenlik olmadan özgürlük yaşayamaz. Özgürlük olmadan güvenlik de anlamını kaybetmektedir.

Modern devletlerin ve uluslararası kurumların önündeki temel meydan okuma, güvenlik adına bireysel hakları daraltmadan toplumları koruyabilmektir. Bu nedenle NATO Zirvesi'nin gerçek önemi, askerî kararlarında değil; güvenlik ile özgürlük arasında nasıl bir denge kurulacağına ilişkin ortaya koyduğu siyasal zihniyettedir. Zirve sonunda ortaya çıkan tablo, çanların özgürlük için çaldığını, militarist ve güvenlikleştirici doktrinlerin NATO’nun zihniyetini ve kurumlarını etkisi altına aldığını göstermektedir. Demokrasi, bireysel hak ve özgürlükler, ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, hukukun üstünlüğü, mevcut NATO sistemi için pek bir anlam ve değer ifade etmemektedir.

İnsanlık tarihi boyunca barış ile güç arasında hiçbir zaman kolay bir ilişki olmamıştır. Bazıları, barışın yalnızca askerî üstünlük sayesinde korunabileceğini savunmuştur. Bazıları ise gerçek barışın ancak adalet, hukuk ve insan haklarıyla mümkün olacağını ileri sürmüştür. Aslında bu iki yaklaşım birbirini dışlamak zorunda değildir. Caydırıcılık, saldırganlığı önleyebilir; fakat kalıcı barışı tek başına üretemez. Silahlar savaşı geciktirebilir; fakat düşmanlığı ortadan kaldırmaz. Diplomasi güven inşa edebilir; fakat güvenliği sağlayacak kurumsal kapasite olmadan kırılgan kalabilir. Güvenlik ile barış arasındaki ilişki doğrusal değildir. Barış, yalnızca savaşın yokluğu değildir. Barış, insan onurunun, hukukun üstünlüğünün, özgür düşüncenin ve kültürel çoğulculuğun korunabildiği siyasal bir yaşam biçimidir.

NATO üyesi ülkeler, farklı siyasal kültürleri, tarihsel deneyimleri ve güvenlik önceliklerini temsil etmektedirler. Zirvenin başarısı ya da başarısızlığı, bu farklılıkların nasıl yönetileceğine bağlıdır. Bu nedenle zirve, askerî olduğu kadar kültürel, psikolojik ve iletişimsel bir olaydır. Bu çerçevede farklı perspektifleri idare etme ve yönetme konusunda zirvenin başarılı olup olmadığına dair bir değerlendirme yapmak için vakit henüz erkendir.

NATO, kapalı kutulardan oluşan karanlık ve korkutucu bir yapı izlenimi vermektedir. Güvenlik bağlamında önerdiğimiz yapı, açık bahçe kavramıdır. Açık bahçe, duvarlarla çevrili NATO gibi karanlık ve korkutucu bir dünya değil; güven içinde özgürce nefes alınabilen, farklılıkların bir arada yaşayabildiği, eleştirinin düşmanlık sayılmadığı ve insanın yaratıcı potansiyelini gerçekleştirebildiği bir uygarlık metaforudur. İnsanlığın ihtiyaç duyduğu şey NATO’nun açık bahçe felsefesiyle güven veren sahici bir güvenlik teşkilatına dönüşmesidir.     

Gerçek güvenlik, bahçeyi dikenli tellerle kapatmak değildir. Gerçek güvenlik, bahçeyi yaşanabilir kılmaktır. Bu nedenle güvenlik politikalarının nihai amacı yalnızca sınırları korumak değil; insanın düşünme, üretme, sevme, konuşma ve birlikte yaşama imkânlarını korumaktır. Eğer güvenlik, özgürlüğü tüketiyorsa; eğer korku, siyasal hayatın temel duygusuna dönüşüyorsa; eğer insan yalnızca tehdit algısıyla tanımlanıyorsa, güvenlik kendi amacına yabancılaşmış olur.

NATO Zirvesi, bize yalnızca uluslararası siyasetin yönünü değil, insanlığın zihinsel durumunu da göstermektedir. Küresel güvenlik tartışmaları, şu sorular etrafında yapılmaktadır: Amerika güçlümü? İran nükleer silah sahibi olacak mı? Çin tehdit mi? Rusya tehdit mi? Mevcut insanlık durumu güvenlik konusunun artık "Kim daha güçlü veya tehdit?" sorusu etrafında yapılmamasını gerekli kılmaktadır. Mevcut insanlık durumu ışığında sorulması gereken asıl soru şudur: Nasıl bir güvenlik anlayışı, insanı daha özgür, daha yaratıcı ve daha onurlu kılabilir? Uluslararası güvenlik tartışmalarında ve NATO zirvesinde, bu sorunun konuşulmadığı, tartışılmadığı ve gündemleştirilmediği görülmektedir. İnsanı özgür, yaratıcı ve onurlu kılmayan yaklaşımlar, güvenlik değil, despotizm, militarizm ve faşizmdirler.

Güvenlik, kendi başına nihai bir değer değildir. Güvenlik, insan özgürlüğünü, çoğulculuğu, hukuku ve barışı koruduğu ölçüde anlam kazanabilir. Güç, etik ilkelerle sınırlanmadığında tahakküme dönüşebilir; özgürlük ise kurumsal güvenlikle desteklenmediğinde kırılganlaşabilir.

İnsanlığın önündeki çetin meydan okuma şudur: Güvenliği korkunun değil, güvenin; savaşa hazırlığın değil, barışın; kapanmanın değil, açık bahçenin hizmetine sunacak yeni bir siyasal ve ahlaki ufuk geliştirmektir. NATO Zirvesi mevcut haliyle bu çetin okumaya verilen bir cevap olmaktan uzaktır. NATO’ya hakim olan insanlık tasavvuru, insanı daha özgür, daha adil ve daha barışçıl bir uygarlığın öznesi yapma amacına, felsefesine ve ontolojisine karşıdır. İnsanlık, güvenlikten, özgürlükten ve barıştan uzak, tehlikeli, belirsiz ve riskli bir dönemin içinden geçmekte ve karanlık yarınlara doğru yol almaktadır.

Odak Noktası 18 yazı NATO Ankara Zirvesi Türkiye önemli bir zirveye hazırlanıyor. 7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılacak Nato Zirvesi için Ankara’da adeta olağanüstü hal ilan edildi. Peki zirvede ne konuşulacak? Zirve Türkiye için ne ifade ediyor? Yazar ve yorumcularımız değerlendiriyor. Tüm Yazılar