Nazım Hikmet, Memleketimden İnsan Manzaraları'nı yazarken yalnızca kendi yaşamını anlatmadı. Bir  dönemin hafızasını şiirsel bir dille anlattı. II. Meşrutiyet'ten Cumhuriyet'e, hapishanelerden tren vagonlarına uzanan o destanda, dönemin insanlarını, çelişkilerini ve iktidarla ilişkilerini bütün çıplaklığıyla gözler önüne serdi. Türkiye'nin siyasal iklimi nedeniyle yıllarca yayımlanamayan bu eser, bugün hâlâ yalnızca edebiyatın değil, tarihin de en güçlü tanıklıklarından biri olmayı sürdürüyor.

Nazım günümüzde yaşasaydı, kuşkusuz yine ülkemizi yazardı. Ama bu kez kitabının adı büyük olasılıkla "Memleketimden Siyaset Manzaraları" olurdu.

İlk sayfalarda belki de Türkiye'nin en eski siyasi partisinin, yargı kararları ve kayyum tartışmaları etrafında yaşadığı süreç yer alırdı. Haydarpaşa Garı'ndan Ankara'ya giden trenin üçüncü mevkiindeki işçilerin, köylülerin ve yoksulların yerini bugün kimlerin alacağını kestirmek zor. Ama iktidarın koridorlarında dolaşanların, güç odaklarının ve onların çevresinde kümelenen, çıkar ilişkilerinin yeni kahramanlar olarak o sayfalarda yer bulacağını tahmin etmek güç değil.

Türkiye'nin birinci partisi olduğunu gösteren kamuoyu araştırmalarına rağmen CHP, seçim hazırlıklarıyla değil; belediyelerine yönelik soruşturmalar, gözaltılar ve tutuklamalarla gündemde. Neredeyse her hafta sonu yeni bir operasyon haberiyle uyanan toplum, olağanüstü olması gereken gelişmeleri olağan karşılamaya başladı. Demokrasi açısından asıl tehlike de burada yatıyor. Hukuki süreçlerin varlığından çok, bunların toplum tarafından sıradanlaştırılması...

Kuşkusuz, hakkında soruşturma yürütülen herkes hesap vermelidir. Ancak hukukun temel ilkesi, suçun kişiselliğidir. Soruşturmalar üzerinden bütün bir siyasi hareketin veya milyonlarca seçmenin iradesinin tartışmalı hâle getirilmesi, demokratik siyasetin geleceği açısından, üzerinde düşünülmesi gereken bir tabloyu ortaya çıkarıyor.

Diğer yandan ülkenin gündeminde yeterince yer bulamayan başlıklar da var. Kara para aklama soruşturmaları, yolsuzluk iddiaları, kamu kaynaklarının kullanımına ilişkin tartışmalar, Yap-İşlet-Devret projelerinin mali yükü, kıyıların ve ormanların yapılaşmaya açılması, madencilik faaliyetlerinin çevre üzerindeki etkileri... Bunların her biri aslında kamuoyunun uzun süre tartışması gereken konular. Oysa gündem, çoğu zaman bunların üzerini örtecek kadar hızlı değişiyor.

Ankara'da ortaya çıkarılan, sahte diploma soruşturması da bunlardan biri. Soruşturmanın kapsamına ilişkin kamuoyuna yansıyan bilgiler, yükseköğretim sistemi adına ciddi soru işaretleri doğurdu. İddiaların tüm yönleriyle açıklığa kavuşması ve sorumluların hukuk önünde hesap vermesi, yalnızca adaletin değil, kamu vicdanının da gereğidir.

Dış politikada da durum benzer, sessizlik sürüyor. . NATO Zirvesi sırasında yaşanan diplomatik ayrıntılar, Türkiye'nin dış politika tercihleri, ABD ile yeniden şekillenen ilişkiler ve bölgesel gelişmeler, kamuoyunda hak ettiği ölçüde tartışılamıyor. Oysa dış politika da en az iç politika kadar toplumun ortak geleceğini belirleyen bir alan.

Bütün bunlar yaşanırken, insan ister istemez Nazım Hikmet'i düşünüyor. O, yaşadığı dönemi yalnızca kayda geçirmedi; insanın vicdanına seslenerek anlattı. Bugün de belki ihtiyacımız olan tam olarak budur. Olayların gürültüsüne kapılmadan, olup biteni serinkanlılıkla ama cesaretle yazabilmek...

Çünkü ülkeler salt yaşadıklarıyla değil, yazdıklarıyla da hatırlanırlarlar.

Yıllar sonra bugünün Türkiye'sine dönüp bakanlar, resmi belgelerden önce dönemin tanıklıklarını okuyacaklar. Aralarında siyasetin gölgesinde yaşamaya çalışanların, sesleri de duyulacak ve tarih en doğru hükmü verecektir.