Aynı gün (Pazartesi) görülen, bu nedenle de AİHS’in (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi) “Adil yargılanma hakkı” başlıklı 6. maddesine aykırı olan İmamoğlu davalarını (İBB, diploma ve casusluk) izlemek üzere Silivri’ye gelen CHP’nin seçilmiş Genel Başkanı Özgür Özel, taraflı bulduğu yargı süreçlerine tepki gösterdikten sonra Cumhurbaşkanı adaylarının kim olacağı hakkında açıkça şunu söyledi: “eninde sonunda benim, Ekrem Başkan’ın ve Mansur Başkan’ın desteklediği ya içimizden biri ya da bambaşka biri ama bizden biri cumhurbaşkanı olacak”. Bu cümle, anketlerde Cumhurbaşkanı seçimlerinin ikinci turunda açık ara önde çıkan olası adayların önünün kesilmesi durumunda “Bay veya Bayan X’in de seçimi kazanacağı inancına işaret ediyor.
Belli olmayan aday anlamında “Bay X” kelimesini, haftalık Fransız dergisi L’Express’in Jean Ferniot imzasıyla yayınladığı 19 Eylül 1963 günlü sayısındaki “De Gaulle'e Karşı Mösyö X” (Monsieur X contre de Gaulle) tarihi manşetinden esinlenerek kullanıyorum. Tarihiydi çünkü De Gaulle’ün 1958 Anayasası’nı zorlayarak 1962’de tartışmalı bir referanduma götürdüğü anayasa değişikliği ertesinde yapılacak ilk Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle (1965) ilgiliydi. Dergi 24 Ekim’deki sayısında Bay X’in sosyalist Gaston Deferre olduğunu açıklamıştı. Ayrı bir konu ama Bay X, 1965’te adaylıktan çekilecek De Gaulle’un katılmadığı 1969 seçimlerinde aday olacak ama ikinci tura geçemeyecek, Mitterrand’nın Cumhurbaşkanlığı dönemindeyse İçişleri Bakanı (1981-84) olarak görev yapacaktı.
Bu parantezi kapatıp Özel’in açıklamasına dönersek, Fransa’daki Bay X’in aksine seçmenin ismini bilmediği belli bir adaydan söz etmiyor. Özel, ön seçimde 25 milyon gönüllü seçmenden destek almış olan Ekrem İmamoğlu yargı kıskacından kurtulamaz, iki forvetinden biri olarak adlandırdığı ABB Başkanı Mansur Yavaş’ın başına da bir şey gelirse belirleyecekleri adayla seçimi kazanacakları mesajı veriyor. Anketlerde, Bay veya Bayan X’in adaylığı katılımcılara henüz sorulmuş değil ama görünen o ki Özel ve arkadaşları önümüzdeki seçimlerde düşük gelir politikası nedeniyle milyonlarca seçmenin iktidara kaybettirme güdüsüne güveniyor. Bu görüş yanlış sayılmaz çünkü dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde bu kadar kötü ekonomik ve sosyal politikaları olan, bu kadar hukuksuzluğa yeşil ışık yakan bir iktidar partisi veya koalisyonunun bir daha seçim kazanma şansı bulunmuyor. Tuhaf olan şu ki iktidar mensuplarının bu gerçeği gözardı ederek yanlış politikalarını sürdürmesi.
Sanrı olabilir mi?
Sanrı (désillusion) psikiyatride “aksini gösteren kanıtlara ve mantığa karşın kişilerin inandığı, gerçeğe uymayan sabit inanç” olarak tanımlanıyor. Siyasetçilerde olağanüstü güce, yeteneğe ve öneme sahip olunduğu inancı ise büyüklük sanrısı olarak biliniyor. İktidarda olan siyasetçilerin kendilerine aşırı güvenden kaynaklanan ve kimseye hesap verme zorunda olmadığına ilişkin inançla giderek toplumsal gerçeklikle ilintisini kesmesine “Hubris sendromu” da deniliyor. İktidar mensuplarının yaşanan birçok soruna çözüm getirmek yerine tuhaf açıklamalar yaptıklarına tanık olundukça akla ister istemez bu olasılık geliyor. Aşağıdaki birkaç örnek de bu olasılığı güçlendiriyor.
Toplumda Cumhur İttifakı’na kaybettirme güdüsünü alevlendiren sorunların başında yüksek enflasyon ve 3,5 yıl için inatla açlık ve yoksulluk sınırı altında belirlenen düşük emekli maaşları ve emekçi ücretleri geliyor. Başta Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan olmak üzere birçok AK Partili yetkililer bu konuda halkta karşılığı olmadığı halde inatla kendilerinin iktidara geldikleri 2002 yılından bu yana emekli maaşlarını ne çok arttırdıklarını dile getiriyor. Açıklamalarını sürekli “emeklilerimizin her zaman yanlarında olduk, onları enflasyona hiç ezdirmedik, hamdolsun” cümlesiyle bitiriyor. Ev kiralarının 25 binden az olmadığı büyük kentlerde yaşayan milyonlarca emekliye 23 bin 552 TL maaşı uygun gören, asgari ücreti 28 bin TL seviyesinde tutan bir iktidarın mensuplarının halkta yarattıkları öfkeyi görmezden gelmeleri bir yana, bir de kalkıp yaptıklarıyla övünmelerini toplumsal gerçeklikle bağdaştırmak mümkün mü?
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdülkadir Uraloğlu önceki gün Tekirdağ Valiliği’ndeki bir toplantıda 60 yaşında olmasının verdiği güvenle olsa gerek şu cümleleri kurabiliyor: “90'lı yılları bilen kardeşlerimle şöyle bir geriye gidelim. Ben devlet memurluğundan gelen bir kardeşinizim. Ertesi gün bankamatiğe paramız yatacak mı diye endişe ettiğimiz, bir hafta, 10 gün maaşların yatmadığı zamanları biliriz.” Sayın Oraloğlu gerçeklerle bağdaşmayan bu sözleri neden söyler anlamadım. İki devlet memurunun oğlu ve bir devlet memuru olarak Türkiye’de maaşların, 2001 krizi dahil bir gün bile geciktiğine tanık olmadım. Kaldı ki maaşlar o dönemde bankamatikten ödenmiyordu. Mutemetler bankadan çeker ve hak sahiplerine sarı bir zarf içinde nakit olarak öderdi. Her üç ayda bir maaşını alan emeklilerin 70’li, 80’li yıllarda erken saatlerde bankalar önünde kuyruk oluşturduğunu babamdan hatırlarım ama maaş günü hiç şaşmazdı. Yüksek olmasa da maaşların zamanında ödenmesi, devlet geleneği. O bakımdan bu konu, “düşük diye şikâyet etmeyin maaşınızı zamanında alıyorsunuz, şükredin” mesajı vermeye elverişli değil; toplumda karşılığı da yok.
Özetle, iktidarın emekli başta, maaş ve ücretlerinden şikayetçi olan ve 2024 belediye seçimlerinde ana muhalefete oy veren seçmene yukarıdaki gibi yanıltıcı bilgilere dayalı açıklamalarla verdiği mesaj onları yatıştırmak şöyle dursun öfkelendiriyor. Çünkü dile getirdikleri talepler haklı. Ama iktidar bu tür mesajların yanı sıra anayasayı ayaklar altına alan taraflı yargı kararlarıyla onların oy vererek birinci parti konumuna getirdiği CHP’yi ve partili belediye başkan ve mensuplarını kıskaca alıyor, Bu yolla önümüzdeki seçimleri kazanılacağı inancı özünde bir sanrı aslında. Sanrı çünkü bu söylemler onların öfkesini bir kat daha arttırıyor. Nitekim bu durum anketlere de yansıyor.
Hukuksuzluklar sandık zaferi getirir mi?
Muhalif çevrelerde ara sıra dile getirilen kötümser bir senaryo var: hukuksuzluklara yeşil ışık yakan iktidarın koltuğu bırakmamak için seçimleri göstermelik hale getireceği. Bu senaryo iktidarın arzusu olabilir belki ama bunun da bir sanrı olduğu görüşünü taşıyorum. Muhaliflere karşı birçok anayasa maddesinin ve onayladığımız uluslararası sözleşmelerin yargı kararlarıyla ihlal ediliyor olması, Anayasa’nın yargı dahil herkesi bağladığına hükmeden 11. maddesinin yürürlükten kalktığı anlamına gelmiyor çünkü. Bu ihlallerin 11. maddeye rağmen nasıl olabildiğinin yanıtını aslında bir önceki yazımda vermiş, yürütmenin yargıya müdahalesini mümkün kılan 159. maddesini olması gereken doğrultuda yeniden kaleme almıştım.
Yargı bağımsızlığı demek, yargının yürütmeden bağımsızlığıdır. Yoksa 18 Mayıs 1954 tarihinde onayladığımız AİHS’den ya da 27 Ekim 1989’da zorunlu yargı yetkisini tanıdığımız AİHM’in karar ve içtihatlarından bağımsızlığı demek değildir elbette. O bakımdan kurucu üyesi olduğumuz Avrupa Konseyi’nin Parlamenterler Meclisi (AKPM) Türkiye raportörü Lord David Blencathra’nın olsun, İmamoğlu davalarını izlemek üzere İstanbul’a gelmiş olan AP Türkiye raportörü Sánchez Amor’un olsun, yargı kararlarının söz konusu yükümlülüklerimize uygun olup olmadığına ilişkin eleştirileri, hiçbir şekilde, “Türkiye’nin egemenliğine ve içişlerine müdahale ve Türk mahkemelerine parmak sallama” anlamına gelmez. Bunu bir hukukçu olarak en iyi bilmesi gereken Adalet Bakanı, sürekli olarak, bu kavramlara atıfta bulunan, hukuki geçerliği bulunmayan içi boş açıklamalar yapıyor. Salı günü bu açıklamalarından bir yenisini daha yaptı. Oysa Anayasa’nın 90. maddesine aykırı olarak yıllardır AİHM kararlarını görmezden gelen yargı kararları var. Bu kararların Türkiye’nin itibarını sarstığını göremiyor mu bilemem ama yanlış yaptığına emin olabilir.
Türkiye’nin itibarını sarsan yargının anayasaya aykırı kararları sadece 90. maddeyle sınırlı da değil. Ayrı bir tartışma konusu ama temel hak ve özgürlüklerle ilgili birçok anayasa maddesine aykırı yargı kararları da var. NATO Zirvesi nedeniyle alınanlar da dahil bu kararları, mağdurların başvurusuyla AİHM’in önüne geldiğinde savunabilmek mümkün değil. Kendinizi Strasbourg’da görevli bir hukukçunun yerine koyun. Söz konusu yargı kararlarını Adalet Bakanı’nın açıklamalarındaki kavramlarla savunmaya kalkarsanız meslektaşlarınız hukuk bilginizden kuşku duyacaktır; kimse de bu duruma düşmek istemeyecektir doğal olarak. Açıklama yaparken devlet ciddiyeti gerekiyor kısacası.
Türkiye’nin saygınlığı parantezini kapatıp esas konumuza dönersek, sokaktaki insan açısından bu tür hukuksuzluklar basitçe seçme hakkının gasp edilmesi anlamına geliyor. Sadece seçmiş olduğu kişilerin görevden alınarak tutuklanmaları nedeniyle değil, ayrıca önümüzdeki seçimlerde desteklemeyi düşündüğü adaylar bakımından da. Giderek düşen alım güçlerinden ötürü öfkelenen sokaktaki insanda artık iktidara kaybettirme güdüsü güçlenmiş durumda. 1 Haziran’da yayınlanmış olan “kaybettirme güdüsü” başlıklı yazımı, “seçilmiş CHP Başkanı Özgür Özel de seçmenin bu eğilimini iyi okumalı ve Kemal Bey’in çıkmaz ayın son Pazarı yapacağı anlaşılan kurultay için kararını bekleyerek vakit kaybetmemeli. Su akar ve mutlaka yolunu bulur çünkü” cümleleriyle bitirmiştim. İşte Özel’in “benim, Ekrem Başkan’ın ve Mansur Başkan’ın desteklediği ya içimizden biri ya da bambaşka biri ama bizden biri cumhurbaşkanı olacak” sözleri, kaybettirme güdüsüyle hareket eden seçmenin beklentisini karşılıyor. Bay ya da Bayan X fark etmez, önemli olan değişim umudu.
Odak Noktası 16 yazı Yeni Parti mi, Yeni Siyaset mi? CHP'nin kurumsal kimliğini ikiye bölen anketler ve hukuki krizlerin ötesinde; yargı kıskacına alınan muhalefetin, eski usul iç hesaplaşmaları bir kenara bırakıp demokratik iradeyi ve seçmen meşruiyetini koruyacak yepyeni, dirençli bir siyaset dilini inşa edip edemeyeceği tartışma konusu. "Yeni Parti mi, Yeni Siyaset mi?" odak noktasında bu gelişmeleri ele alan yazı ve söyleşilere yer vereceğiz. Tüm Yazılar

