Bugün Türkiye’de siyasetin temel sorunları söz konusu olduğunda birden çok sorunu öncelikli olarak ortaya koymak mümkün.

Ekonomik sorunlardan Kürt sorununa, dış politikadan eğitime kadar farklı başlıklar ortaya konulabilir.

Bu ve çoğaltabileceğimiz bu sorunları kuşatan daha temel bir sorunu ne yazık ki çok fazla konuşamıyoruz.

Bu sorunun ne olduğunu Deniz Göktaş’ın yurtdışında olmasına rağmen hakkında soruşturma açılır açılmaz ülkeye dönmesine rağmen gördüğü muamele. Ters kelepçe takılması, kelepçeli görüntülerin medyaya servis edilmesi, bu görüntüler için 4-5 kez deneme çekimi yapılması ve sonrasında tutuklanması.

Bu tutuklamanın CİMER’e yapılan 185 şikayet kaynaklı olmadığı açık.

Bu tutuklama, siyasi iktidarın tabanını konsolide etmek için başvurduğu kimlik siyasetinin bir sonucu.

Tutuklamaya gerekçe gösterilen esprilere eklenen Cumhurbaşkanı’na hakaret suçlaması bu tutuklamanın hukuki meşruiyeti için kullanılan bir araçtan başka bir şey değil.

“Dini” hassasiyet, kırılganlık bu kadar yüksek olmadığı için şikayetçi sayısı sadece 185.


KİMLİK SİYASETİNİN VAZGEÇİLMEZLİĞİ

Ama Deniz Göktaş’ı izleyenlerin sayısı her geçen gün artarak 10 milyonun üzerine çıkmış durumda.

Şu bir gerçek ki, siyasi iktidar iç politikada her ihtiyaç duyduğunda “hala” kimlik siyasetine sarılıyor.

Nitekim geçtiğimiz hafta yine Erdoğan, AK Parti'nin 33. İstişare ve Değerlendirme Toplantısı'nda başörtüsü konusuna değindi. Türkiye'nin bu meseleyi artık geride bıraktığını ifade ederek; “Başörtüsü anormal değildir, marjinal değildir, radikal değildir, ekstrem değildir; belli bir tarikatın, belli bir cemaatin veya ideolojinin sembolü hiç değildir" dedi.

Evet, Erdoğan’ın da ifade ettiği gibi bu tartışma geride kalmıştır. Ama neden hatırlatma ihtiyacı duyulmuştur, sorulması gereken odur.

Ya da bu toplantıdan 10 gün öncesine kadar LGBT konusunda düzenleme yapma ihtiyacının gündeme gelmesi ve kimi hesaplara erişim engeli getirilmesini de örnek olarak ele almak mümkün.

Buradan yazının başında değindiğim temel soruna gelebiliriz.


Türkiye’nin temel siyasi sorunları çoktur ama onların en temelinde, toplumsal fay hatlarının sürekli canlı tutularak, toplumsal kutuplaşmanın sürekli hale getirilmiş olmasıdır.

Bunu siyasi hayatımızda açık biçimde görüyoruz. Siyasi partiler arasındaki gerilimi sıradan olmaktan çıkaran bir durum ile karşı karşıyayız.

İktidar olma halinin ontolojik bir durum haline getirilmesi, siyasal ve toplumsal muhalefetin sürekli ötekileştirilmesini, zorunlu bir tercih olarak önümüze gelmesine yol açıyor.


KUŞATICI SİYASETİN ZORUNLULUĞU

İktidar bloku için "iktidarda olma hali" sıradan bir yönetme işi değil, ontolojik bir varlık meselesine dönüştürülmüş durumda. Çok kabaca siyaseti böyle okuduğunuzda, uğraş alanı çözülmesi gereken sorunlar olmaktan çıkıp, kimin "biz"den kimin "onlar"dan olduğunun sürekli denetlendiği/belirlendiği bir mücadele hattına dönüşüyor. Bu açıdan iktidar blokunun kendi siyasal konumunu koruması kaçınılmaz bir statükoyu temsil ediyor.


Bu siyasal pozisyona karşı olan her duruş kaçınılmaz olarak değişim talebi olarak karşımıza çıkmaktadır. Toplumsal talepleri siyasete taşıyan her hareket, her söylem, her aktör statükoyu koruyanlar için doğrudan bir tehdide, kendilerine karşı olan “öteki”ne dönüşüyor.

Bu yüzden mesele bir komedyenin esprisi ya da bir karikatür değil; mesele, devletin siyaseti yeniden kendi tekeline alma sürecinde toplumsal fay hatlarını canlı tutmanın rıza üretmenin en ucuz yolu haline getirilmesinde. Bu haliyle kutuplaşma, iktidarın bir arızası değil; işleyiş biçimi, yönetim tercihidir.


Sonuç olarak toplum “biz” ve “onlar” diye ikiye bölündükçe; her mesele bir beka sorununa indirgenip apolitik hale getirilebiliyor. Ekonomi de, adalet de, ifade özgürlüğü de tartışılmaktan çıkıp benzer biçimde apolitik hale gelip kimlik siyasetinin malzemesi oluyor.

Kimlik siyaseti üzerinden bölünmüş bir toplumda, farklı kesimleri ortak bir talepte buluşturacak "ortak kesen" var olmasına rağmen ne yazık ki, hiç üretilemiyor. Ki bu, iktidarın da istediği. Yani birbirine benzemeyen, farklı olanların bir araya gelememesi.


Bu durumda muhalefetin, iktidara cevabı, onların kurduğu kimlik zeminine aynı dille cevap vermek değil; o zemini reddetmek olmalı. Bir komedyene sahip çıkmakla bir başörtülüye sahip çıkmayı, bir Kürt siyasetçinin özgürlüğüyle bir gazetecinin özgürlüğünü aynı "daha çok demokrasi, daha çok özgürlük, daha çok adalet" ortak keseninde buluşturabilen bir siyaset.


İktidarın, iktidar kaynaklarından biri olan kutuplaşmayı işlevsizleştirecek yegâne şey budur.