Türkiye’nin entelektüel gündemi, neredeyse iki asırdır hiç değişmemiştir. Türk aydını her daim çağ dışı kalmış geleneksel yapılara karşı modernleşme, ekonomik kalkınma ve otoriter devlet anlayışını demokratikleştirme mücadelesi vermiştir.
Geç Osmanlı döneminde aydınların entelektüel mesaisi hürriyetkavramı üzerinden şekillenirken yakın tarihlere doğru aynı mefhum demokrasiye evrilmiştir. Ancak içerik pek değişmemiştir. Demokrasi ve hürriyet kavramları oldukça geniş tanımlı bir şekilde kullanılmıştır. Modernleşme sorunları, geleneksel yapıların tasfiyesi, özgürlükler, kalkınma, hukuk ve demokrasi; hürriyet yahut demokrasi kavramına içkin olarak ele alınmıştır.
Türk aydınının ajandasını dolduran kavram setinin tarihsel süreç içerisinde neredeyse hiç değişmeden aynı noktalara yoğunlaşmasının başat bir nedeni vardır. Çağdaş dünyada modernizm, parlamenter yönetim, uluslaşma, refah toplumu, demokrasi, kişi hak ve hürriyetleri rüzgârları eserken; Türkiye’de “devletin bekası” gibi gerekçeler gösterilerek düğümler daha fazla sıkılmıştır. Başka bir ifadeyle aydınların ya da toplumun siyasallaşmasından çekinen dar bir bürokratik elit, devlet gücünü ele geçirerek otoriterizmi katlama yoluna gitmiştir.
Söz konusu zihniyet, otoriter devlet yapısına karşılık kasıtlı biçimde edilgenliğe zorlanan pasif halk kitleleri anlayışı olarak özetlenebilir. Osmanlı’nın son dönemlerinden günümüze kadar uzanan çizgide, halkalar halinde ilerleyerek hemen her tarihsel aralıkta izlerine rastlanmıştır. Ancak 12 Eylül 1980 askerî darbesinden sonra bahsi geçen bakış açısı, kendisine tek bir odak noktası belirlemeye başlamıştır.
Hukuk, kalkınma, modernleş(e)meme, otoriterizm, darbeler ve özgürlükler gibi meseleleri de içermek kaydıyla Türkiye’nin demokratikleşememe sorunu tek partili döneme mâl edilmiştir. Türkiye’nin güncelde yaşadığı demokrasi mehazlı problemlerin Kemalizmin sonraki dönemlere bıraktığı otoriter mirastan kaynaklandığı üzerinde durulmuştur.
12 Eylül sonrasında Kemalizm ile hesaplaşıldığı takdirde geniş tanımlı demokrasi sorunlarının aşılabileceğine dair bir algı meydana gelmiştir. Bu nedenle dönemin yazınsalı ağırlıkla tek partili rejimin otoriter olduğu iddia edilen eğilimlerini deşme ihtiyacı hissetmiştir. Kamusuz cumhuriyet kurulduğu söylenmiş; Jakoben, elitist, antidemokratik ve saire niteliklere sahip bir Kemalist tek parti portresi çizilmiştir.
Kemalizm ile hesaplaşarak Türkiye’yi demokratikleştirme düşüncesi, 12 Eylül’ün doğurduğu koşulların bir ürünüdür. Otoriter devlet zihniyetinin bir ürünü olan cuntacılar, kitlelerin siyasallaşma meylini tersine çevirmek amacıyla darbe yapmıştır. Toplumu depolitize etmek ve kendilerinin varlığını meşrulaştırmak amacıyla Atatürk imgesi yoğun biçimde kullanılmıştır.
Atatürk’ün yolundan gitmesi gereken cumhuriyetin, aşırı siyasallaşan kesimler tarafından rotasından saptırıldığı tezi nakşedilmiştir. Aynı kesimlerin Atatürk’e “-izm” takarak, muhafaza edilmesi gereken mirasını yozlaştırdığı üstünde durulmuştur. Yani anlatıya göre siyaset, Atatürk’ün mirasını aşındırırken, 12 Eylül cumhuriyet rejimini tekrar rayına sokmuştur.
12 Eylül, Atatürk ile kendisine meşruiyet kalkanı sağlarken doğal olarak muarızlarını üretmiştir. Özellikle ağır baskı koşulları, demokratikleşememe sorunun tekrar gün yüzüne çıkması, özgürlüklerin kısıtlanması ve darbe sonrasında dahi siyasetin sınırlandırılması gibi nedenlerle 12 Eylül karşıtı bir entelektüel ajanda oluşmuştur. 12 Eylül, Atatürk ve Kemalizm ile aynı safta durmaya özen gösterdiği için kurucu ideoloji aydınların nazarında hedef tahtasına oturtulmuştur.
Türkiye’nin hemen her döneminde açığa çıkabilen otoriterizmi, salt Kemalizmin bagajına yüklemek, demokrasi sorunlarının kaynağına dönük tahlilleri daha en başta temelsiz kılmıştır. Tarih teknik olarak geriye doğru akmayacağından Kemalizm ile hesaplaşmak ve hatta bu yolla gömleğin yanlış iliklendiği yeri bularak düzeltmek mümkün değildir. Diğer taraftan Kemalizme, otoriter devlet geleneğinin aktığı bir pınar gözüyle bakmak hatalı bir teşhistir. Zira Kemalizm, Türkiye’yi üzerinde saltanatın ve hilafetin gölgesi bulunan Meşrutiyet’ten alarak çok partili parlamenter demokrasiye bırakmıştır.
Kemalizm, meşruti monarşiden çok partili demokrasiye sağlıklı geçişi sağlamış bir köprüdür. Üstelik devrim atmosferinde muadilleri oldukça sert geçişler yaparken olabildiğince yumuşak ve sarsıntısız bir intikal evresini mümkün kılmıştır. İngiliz işgal kuvvetlerinin denetiminde referandum yapmasını bekleyenler olduysa onu bilemem!
Türkiye’nin otoriterleşmeye teşne devlet geleneğine karşılık Kemalizmin demokratikleşme potansiyelini açığa çıkardığı tarihsel bir gerçekliktir. Buna rağmen Kemalist tek partili dönemin öncesi ve sonrası göz ardı edilerek, bazı anakronik atlamalarla ve 12 Eylül sonrasının hakim zihniyetinin etkileriyle bir paradigma oluşmuştur. Kemalizm ile hesaplaşmak suretiyle Türkiye’nin demokratikleştirilmesi öngörülmüştür.
İlker Aytürk ve Berk Esen’in öncülüğünde başlayan akademik ve entelektüel tartışmalarla söz konusu paradigmaya bir isim konulmuştur. Buna Post Post Kemalizm denilmiştir. Kemalizmin başına eklenen post ön ekleri görece biraz yanıltıcı bir nitelik taşısa da paradigmanın epey toz kaldırdığı aşikâr. Şimdilerde eleştirileri dahi derleniyor. Post Kemalist metinler üzerine yapılan kurgunun bir benzeri Sol Kemalist literatüre uygulanıyor. Ancak burada atlanan bir husus vardır. Kemalizm ortaya çıkışı itibariyle kendisini solda ya da sağda konumlandırmamıştır. Hiçbir zaman böyle bir kaygı taşımamıştır.
Kemalizm, bir modernleşme ideolojisi olarak kendisine manevra alanı tanımak amacıyla net bir pozisyon almamıştır. Kemalist ideolojinin sol veya sağ bir içerik kazanması, siyasal elitin inkılâbı ele alış biçiminden ileri gelmiştir.
Öte yandan 12 Eylül sonrası paradigmanın tarihsel süreç içerisindeki bütün otoriter eğilimlerin faturasını Kemalizme çıkarması daha en baştan yanlış bir teşhistir. Kemalizmin görece otoriter yapısını soldan deşerek veya aydınlanmacı sağa kaydırarak yanlış teşhisleri en fazla bir adım daha öteye taşıyabiliriz.
Türkiye’nin içerisine pek çok kavram setini de alan bir demokratikleşememe sorunu varsa –ki var!- bunun sorumlusu Kemalizm değildir. Söz konusu sıkıntıların taşıyıcısı merkez sağ iktidarlar olmuştur. Millî irade fetişizmi, güçlü devlet mitosu, statükoculuk, hiçbir somut soruna çözüm üretemeyen semboller, imgeler, menkıbeler siyaseti, hayali düşmanlar üretme, siyasal patronaj ilişkileri ve ranttan kafasını kaldıramama gibi nedenlerle problemleri her daim derinleştirmişlerdir.
Türk sağı Kemalist “vesayetle” gerilim yaşayarak çözüm üretemediği sorunları kendisinden başka bir adrese yönlendirmiştir. Problemlerin kaynağı olarak Kemalizm gösterilmiştir. Böylece yönetim erkini ve karar alma mekanizmalarını ellerinde bulundurmalarına rağmen faturayı Kemalizme çıkarmışlardır. Türkiye’nin sorunları siyasal bir mühendislikle perdelenirken Kemalizme hücum etmek gibi bir yanlışın içine düşülmüştür.
Türkiye, otoriterizm ve demokrasi arasındaki gerilim hattını demokrasi lehine çevirmek istiyorsa problemlerin esas kaynağına yoğunlaşmalıdır. Bugün Türkiye, Kemalizme atfedilen sorunların çok daha fazlasını hemen her gün yaşıyor. Kemalizm ile epey hesaplaşılmasına rağmen Türkiye’nin demokrasi sorunları düzelmedi. Aksine daha da derinleşti.
Belki de artık yanlış soruları sormayı bırakmanın zamanı gelmiştir. Türkiye'nin iki asırlık demokrasi meselesini tek bir döneme, tek bir ideolojiye ya da tek bir tarihsel aktöre indirgemek, problemi çözmek yerine sürekli yeniden üretmektedir. Tarih, güncel siyasal hesaplaşmaların malzemesi olmaktan çıkarılıp soğukkanlı biçimde okunduğunda görülecektir ki mesele Kemalizmle hesaplaşmak değil; otoriter devlet geleneğini, siyasal patronajı ve demokratik kurumları aşındıran zihniyeti doğru teşhis edebilmektir. Yanlış teşhisin olduğu yerde ise doğru tedavi hiçbir zaman mümkün olmayacaktır.

