Modern dünyanın en tuhaf başarılarından biri, dinlenmeyi bile açıklama gereği duyan insanlar üretmiş olmasıdır. Bir süre ortadan kaybolacak olsanız hemen bir gerekçe istenir; sanki insanın yalnızca nefes almak için bile dilekçe vermesi gerekiyormuş gibi.
Oysa Seneca, insanın en büyük yoksulluğunun zaman değil, onu hoyratça harcaması olduğunu yüzyıllar önce söylemişti. Montaigne ise insanın ara sıra kendi içine çekilmesini, dünyadan kaçmak değil, kendine dönmek olarak tarif eder. Belki de haklıydılar. Çünkü insan, başkalarının gürültüsünü susturmadan önce kendi zihnindeki kalabalığı dinlemeyi öğrenmeli.
Mitolojinin talihsiz mesai arkadaşı Sisifos'u düşünün. Her sabah aynı kayayı aynı yamaca taşıyor. Bana sorarsanız trajedisi yalnızca kayayı taşıması değil; yıllık izin hakkının hiç olmaması. Muhtemelen Olimpos'un insan kaynakları birimi de pek iç açıcı değildi. Gerçi bunca yüzyıldır aynı işi yapan bir emekçinin hâlâ sendikaya üye olmamış olması, mitolojinin asıl fantastik kısmı olabilir.
Bizim çağımızın kayalarıysa biraz farklı malum. Bildirimler, yetişmesi gereken işler, cevaplanacak mesajlar, bürokratik dosyalar, gündemin bitmeyen uğultusu... Taş değişiyor ama omuzdaki ağırlık pek değişmiyor.
Bu köşede birlikte bazen Weber'in bürokratik "demir kafesi"ni konuştuk; bazen Hobbes'un Leviathan'ının gölgesinde devlet ile birey arasındaki gerilimi tartıştık. Habermas'ın kamusal alanından geçip mitolojinin zamansız trajedilerine uğradık. Anneliğin görünmeyen emeğine, sendikal mücadelenin soğuk rasyonalitesine, psikolojinin kırılgan aynasına ve gündelik hayatın küçük ama derin çatlaklarına birlikte baktık. Bir yurttaş, bir kamu emekçisi ve bir kadın olarak; hayatın bu absürt tiyatrosunda dekorların arkasındaki görünmeyeni didikledik.
Ancak sosyoloji bize şunu da hatırlatır: Sürekli dışarıyı analiz etmek, sistemin çarkını gözlemlemek, en nihayetinde gözlemcinin de o çarkın içine dahil olmasına neden olur. Son dönemde kurumumla ilgili yaşadığım süreçten sonra artık yalnızca gözlemci değilim; çarkın sesini içeriden duyan bir aktörüm.
Hayatımı idame ettirdiğim, alın terimi kattığım alanın sorumlulukları ile yazının o özgürleştirici labirenti arasında yeniden bir denge kurmak, zihni biraz dinlendirmeyi zorunlu kılıyor. İnsan, bazen kendi varlığını da bir dosyaya kaydedip rafa kaldırmalı; "izin" dediğimiz şey, aslında biraz da kendi içsel muhasebemize çıktığımız bir tatile dönüşmeli.
Bu zamana kadar burada, kurduğumuz bu entelektüel sofrada beni yalnız bırakmayan, satırlarımdaki ironiyi, itirazı ve merakı paylaşan bütün okurlarıma teşekkür ederim. Sizin desteğiniz yalnızca bir yazı mesaisini değil, aynı zamanda bu absürt dünyada birbirini anlayan insanların sessiz dayanışmasını da büyüttü.
Bu yüzden önümüzdeki on gün boyunca bu köşede sessizlik olacak.
Bunu bir veda olarak değil, düşüncenin kısa süreli istirahati olarak okuyun lütfen. Şairin de, emekçinin de bazen dünyadan elini eteğini çekip kendi ironisiyle baş başa kalması gerekir. Sonuçta yaratılış anlatısında bile yedinci gün dinlenmeye ayrılmışsa, benim de on günlüğüne zihinsel mesaiden izin istemem herhâlde kozmik düzeni bozacak kadar büyük bir hadise değildir.
Döneceğim.
Muhtemelen yine bir fincan kahvenin telvesinden yola çıkıp mitolojinin tozlu raflarına uğrayacağız; bürokrasinin ironik koridorlarında dolaşıp insan ruhunun çıkmaz sokaklarına sapacağız. Dünya yerinde durduğu, insan kendini anlamaya çalıştığı sürece yazacak mesele de eksik olmayacak.
Yazar Notu: Bu on günlük sessizlikte fincanınızdaki kahvenin dumanı eksik olmasın; zihninizde ise üzerine düşünecek birkaç güzel soru biriksin. Dönüşte yine o bildiğimiz dilde, hayatın hem acı hem de lezzetli telvelerinde buluşmak üzere.
Şimdilik benden bu kadar.
Merci.

