"Göç ve yabancı karşıtı söylemiyle öne çıkan neofaşist parti Almanya için Alternatif'e (AfD),  göçmen kökenli seçmenler, özellikle de Türkiye’den göçenlerin bir bölümü neden destek veriyor?" Almanya'da son yılların en çok tartışılan siyasal paradokslarından biri bu. AfD’nin politik söylemi uzun süredir; göçün sınırlandırılması, kültürel uyumun sertleştirilmesi ve çok kültürlülüğün eleştirisi üzerine kurulu olduğu için ilk bakışta bu durum çelişkili görünüyor. Hatta parti programında çok kültürlülük, "toplumsal barış için tehdit" olarak tanımlanıyor ancak saha araştırmaları ve seçim analizleri, göçmen kökenli seçmenler arasında AfD’ye yönelen görünür bir eğilim olduğunu gösteriyor. Özellikle Türk seçmenler, bu tartışmanın merkezine yerleşmiş durumda.

Bununla birlikte, bu olguyu anlamaya çalışırken, meseleyi "Almanya'daki Türkler AfD'ye kayıyor" gibi indirgemeci bir çerçeveye hapsetmemek gerekiyor elbette. Veriler hâlâ Türkiye kökenli seçmenin büyük bölümünün merkez partilere yöneldiğini gösteriyor ancak siyasal davranışta önemli bir kırılma yaşandığı da açık bir şekilde görülüyor. Siyaset Bilimci Dr. Yaşar Aydın, AfD’ye yönelen göçmen seçmenin tamamının ideolojik olarak aşırı sağcı olmadığını vurguluyor. Aydın, AfD’ye oy veren göçmenlerin önemli bir bölümünün, “düzen talep eden”, “kontrolsüz göçe karşı çıkan” veya “mevcut partilere tepki gösteren”lerden oluştuğunu ifade ediyor. Burada karşımıza siyaset biliminde iyi bilinen bir kavram çıkıyor: Sınır çizme siyaseti (boundary-making)... Örneğin, birinci kuşak ya da uzun süredir Almanya’da yaşayan gurbetçilerin bir kısmı kendisini Türkiye‘den yeni gelenlerden ayırıyor. Söylem kabaca şöyle şekilleniyor: “Biz çalıştık, vergi verdik, kurallara uyduk; sorun biz değiliz.” Bu durumda göçmen kimliği ortadan kalkmıyor ama yeniden tanımlanıyor. İnsanlar kendilerini “iyi entegre olmuş göçmen” kategorisine yerleştirip diğer göçmen gruplarına mesafe koyuyor. Türkiye’den Almanya’ya son yıllarda gelen göçmenlerin, eski jenerasyon Türk göçmenler tarafından dışlanmasını açıklayan olgulardan biri  bu. Birçok göçmen, aslında bu şekilde Alman faşistlerin sık sık tekrarladığı "makbul göçmen" tuzağına da düşmüş oluyor. Bu grup, kendilerini "makbul" gördükleri için faşist ve yabancı düşmanı bir partinin ülkeyi yönetme fikrine de itiraz etmiyorlar. Faşistlerin tüm göçmenlerden kurtulmak istediklerini anlayacak kadar izan sahibi olmayan bu kitle, sanıyorum bir sabah kapılarına gestapo dayandığında -biraz geç de olsa- meselenin özünü kavrayacaktır. Göçmenlerin faşist partilere yönelmesi yalnızca Almanya’ya özgü değil elbette. Avrupa’nın diğer ülkeleri ve Kuzey Amerika’da da benzer eğilimler uzun süredir gözleniyor.

Diğer yandan, Almanya Türk Toplumu (TGD) Eş Başkanı Aslıhan Yeşilkaya Yurtbay’ın da vurguladığı üzere "AfD, Türkçe kampanya yapan tek parti..." Yurtbay,  demokratik partilerin bu alanda neonazi  AfD'nin gerisinde kaldığını ekliyor.  Bu tespit çok önemli. Çünkü AfD sadece korku üretmiyor; aynı zamanda temsil boşluğu bulduğu alanlara da giriyor.

 
HİÇ BİTMEYEN “KURULU DÜZEN„ MASALLARI…

İkinci önemli başlık "kültürel muhafazakârlık"... Türkiye kökenli seçmenin belirli bir bölümü ekonomik olarak merkez sola yakın olsa da toplumsal meselelerde daha muhafazakâr pozisyonlar alabiliyor. Aile, LGBT, toplumsal değişim, kültürel aidiyet ve devlet otoritesi gibi başlıklarda AfD’nin diliyle zaman zaman kesişen bir alan oluşuyor. Bu durum ideolojik bir birlikten çok, belirli meselelerde kurulan geçici yakınlaşmalar şeklinde ortaya çıkıyor. Bir diğer etken ise protesto davranışı. Aslına bakarsanız, AfD’ye verilen her oy, bu karanlık partinin programına tam destek anlamına gelmiyor. Almanya’da ekonomik durgunluk, artan yaşam maliyetleri, güvenlik tartışmaları ve geleneksel partilere duyulan güvensizlik bazı seçmenleri “cezalandırıcı oy” kullanmaya itiyor. Bu nedenle AfD’nin yükselişi sadece ideolojik değil; aynı zamanda temsil krizinin sonucu olarak okunmalı.

Bu tabloya son dönemde "dijital siyaseti" de eklemek gerekiyor. Burası çok önemli bir propaganda alanı. Araştırmalar, sosyal medya algoritmalarının özellikle öfke, kutuplaşma ve sistem karşıtı mesajları daha görünür hâle getirdiğini gösteriyor. Almanya’da son genel seçim üzerine yapılan çalışmalar, kısa video platformlarında negatif duygular içeren siyasal içeriklerin daha fazla etkileşim aldığını ortaya koyuyor. Bu da nefretten beslenen ırkçı/faşist partilerin görünürlüğünü artırıyor.

Sonuç olarak, bütün bu tablo içinde en dikkat çekici çelişki değişmiyor. Nedir bu? AfD’nin söyleminde Türkler de "uyumsuz göç" tartışmasının bir parçası olarak yer alıyor. AfD’li Alman neonaziler, Türkleri de ülkeden kovulması gereken azınlıklar arasında sayıyor. Hatta geçenlerde bir podcast yayına katılan AfD’nin önde gelen isimlerinden olan Björn Höcke, “Almanya'daki Türk nüfusunun önemli ölçüde azaltılması gerekiyor. Türkler, kültürel olarak asimile olmadılar. Gitmeleri için Almanya'daki yaşamı onlar için daha rahatsız edici hale getirmeliyiz" dedi. Hitler’in bir zamanlar Yahudilere uyguladığı metodlardan söz ediyor neonazi Höcke. Adam burada açık bir şekilde eski jenerasyonu kast ediyor ama eskiler, “yeni gelenleri göndersin„ diye AfD’ye oy vermeye devam ediyor.

Almanya’daki yeni jenerasyonla aralarına sınır çekmek konusunda hayli başarılı olan eski jenerasyonun bazı üyelerinin “cehalet ve aptallık„ konusunda aynı özeni ve azmi göstermede o kadar da istekli olmadıklarını anlıyoruz.  AfD’li Höcke, yeni nesil neonazilerin adeta kutup yıldızı… Alman neofaşizmi için önemli biri. Buna rağmen bazı Türk seçmenler, bu türden mesajları hâlâ ve ısrarla kendilerine değil, "başkalarına" yönelmiş bir eleştiri olarak okuyabiliyor. Yine o meşhur “kurulu düzen„ masalı etkili oluyor burada sanıyorum ama AfD’liler o kıyamadığınızı kurulu düzeninizi size çiğ çiğ yedirmeye geliyor. Ezcümle, siyaset yalnızca kim olduğumuzla değil kim olmadığımızla da şekilleniyor ve neofaşizm tam da bu ayrımı siyasetin merkezine yerleştirerek büyüyor.