Haziran 2026, Türkiye’sinin anayasa hukuku tarihine not düşmek gayesiyle bu satırlar kaleme alınmıştır. Israrla tekrar etmiş olalım ki; Fransız hukuku (Bonoportist: İmparatoru yaşat ki devlet yaşasın) bu topraklara transfer edildiğinden beri maalesef elisit hukuk anlayışı kökleşmeye başlamış ve halk ile yönetenler arasındaki uçurum gittikçe derinleşmiş ve günümüzde ise Nirvana’ya ulaşmıştır.

Temsilcilerin azli kurumu gelmeden bu ülkede siyaset, halkçı bir çizgiye gelemez. Halka tepeden bakanların siyasette halkla bütünleşmesi bu şartlar altında imkansızdır. Eğer ki; anayasamızda seçme ve seçilme hakkının en büyük kurumsal kontrol-denge araçlarından birisi olan temsilcilerin azli kurumu olsaydı; ne belediye başkanları ne de milletvekilleri elbise değiştirir gibi siyasi parti değiştirebilirlerdi. Siyasette halka rağmen sahneyi kurabileceğini düşünenler eninde sonunda kaybederler. Başkalarının fikirlerini çalarak atılacak adımlar kısa vade de başarı sağlasa da orta ve uzun vade de dolambaçlı yollara girilmesine sebep olacaktır. Çalışan insanları görmezden gelerek sadece kendi anlayışınızda olan kişilerle hak ve adalet kavgası veremezsiniz. Dijital çağda adam kayrımacılığa dayanarak iktidar olup sistemi kontrol etme sevdanıza kendi öz evlatlarınızı bile artık ikna edemezsiniz. Peki hukuk ve siyaset ekseninde yapılması gerekenler nelerdir:

1)    En iyi anayasalar kriz dönemlerinde iyi niyetli hukukçu ve siyasetçiler eliyle yapılır. Çerçeve, kısa-özlü ve ince bir anayasayı acilen yapmak zorundayız. Anayasa dertlerin çözüm yeri değil, dertlerin nasıl çözüleceğini gösteren yol haritasıdır. (Yeni Anayasa için Yol Haritasıadlı eserimde, Yol Haritası kavramı bilebildiğim kadarıyla 2012 yılında ilk defa tarafımca kullanılmıştır). Yeni anayasaya mutlaka halk egemenliğine dayalı kurumsal kontrol-dengenin araçları olan dar bölge seçim sistemi, temsilcilerin azli ve halk girişimi kurumlarını koymak zorundayız. Bu sayede siyasetçiler hakkında ilk ve son kararı her zaman halk verecektir. Halk egemenliğine giden yolda siyasi partiler kanunu, devlet memurları kanunu ve yükseköğretim kanunu acilen revize edilerek yeniden yazılmalıdır.

2)    Tüm hürriyetlerin ilk ve ön şartı olan ifade hürriyeti sadece ve sadece (clear and present threat, imminent threat, preventing substantive evils) o an mevcutta (yakın bir gelecekte değil) apaçık bir şekilde tehdit durumu varsa ve ciddi anlamda oluşacak olayları ve kötülükleri engellemek için sınırlandırılabilir. Elbette ifade hürriyeti başkalarına iftira atmanın, hakaret etmenin ve tehdit savurmanın dayanağı olamaz. Bu eylemleri haksız şekilde gerçekleştirenlere de maddi olarak bedeli ödettirilmelidir. Ama insanlar ifade hürriyeti sınırlarını aştığı için de gözaltına alınıp tutuklanamaz, özellikle gazeteciler.

3)    İlla da samimiyet illa da samimiyet: Mahkeme-i keyfiyeye karşı verdiğiniz ve vereceğiniz mücadele de sadece kendi dünyanız ve kendiniz gibi düşünenleri değil, tüm insanları ve insanlığı kucaklayarak gerçekleştirilebilir. Sabah akşam kullanmaya başlanılan temsilcilerin azli kurumunun Türk siyasetine nefes aldıracağını tespit ederek bunu dile getirmekten dolayı Rabbime şükrediyorum! Unutmayın ki, ihanet edenler mutlaka ihanete uğrar! İhanetin kime karşı yapıldığının hiçbir önemi yoktur: Sevdiğine, dostuna, iş arkadaşına, namuslu ve dürüst insanlara veyahut dava arkadaşına! Siyasette ise dava arkadaşlığı olmaz, menfaat ortaklığı olur.

4)    Seçilmiş hiçbir makamda iki dönemden fazla kalınmamalıdır. Her bir dönem ise üç veya dört yılı geçmemelidir. Hiçbir kimse seçildiği makam ve görev nedeniyle emekliliğe hak kazanmamalıdır, insanlar meslekleri üzerinden emekli olmalıdır. Özetle; siyaset bir meslek haline gelmemelidir. Belediye başkanları siyasi partilerin adayları olarak değil, halkın teveccüh ettiği bağımsız adaylar arasından seçilmelidir.

5)    İstinaf mahkemeleri, gerçek anlamda güçlendirilip temyiz mahkemeleri gibi hareket etmelidir. Danıştay ve yargıtay kaldırılıp, tek bir yüksek mahkeme kurulmalıdır. Diğer bir ifadeyle; yüksek mahkemelerdeki çok başlılık kaldırılmalıdır. İlk derece mahkemeleri de dahil olmak üzere (özel hayata saygı ve kişisel verilerin korunması çerçevesinde tedbirler alındıktan sonra) tüm mahkeme kararları kamuya açık hale getirilmelidir.

6)    Yükseköğretim kurumlarında kayırmacılık şeklinde oluşacak yapının zincirlerinin kırılması adına; asistanlık kurumu kaldırılmalıdır, yeterince öğretim üyesi istihdam edilmelidir. Akademik atamalar, sayısal veriler (sosyal ve fen bilimlerinin kriterleri kendi alanlarının özelliklerine göre belirlenerek; asıl olan kitaptır, makale değildir anlayışıyla) ve toplumsal etkiler ve dahi gelecek planlamaları esas alınarak üniversite yönetimlerine bırakılmadan bağımsız kurumlarca gerçekleştirilmelidir.

7)    Özetle yeni bir anayasa önce halk sonra devlet anlayışıyla, tüm halkın hürriyetlerini koruma refleksi ile hazırlanmalı (adalet-i mahza), Meclis tarafından onaylanıp halkın oylamasına (referanduma) sunulmadan önce sosyal medya, televizyon ve radyolarda, dijital mecralarda özetle tüm iletişim yollarıyla halk bilgilendirilerek ve halktan gelen talepler dikkate alınarak hazırlanmalıdır. Plebisit bir anayasa olmamalıdır. Halka rağmen bazı kurallar koymanın önüne de halk girişimi kurumuyla her daim rahatlıkla geçilebilir. Böylece siyasetçiler halka rağmen siyaset yaptıklarında ya temsilcilerin azli ya da halk girişimi kurumuyla durdurulabilecektir. Mevcut sistemimiz maalesef milli egemenlik anlayışına dayalı temsili demokrasidir. Halk egemenliğine dayalı cumhuriyetçi yönetime geçmenin zamanı gelmiş hatta geçmiştir bile. Umutsuzluğa yer yok, yarınlar elbet bizim, elbet bu memleket evlatlarınındır.


* Mahkeme-i keyfiye ifadesi Dr. Rıza Nur’a aittir: “...Tarihte inkilap boğuşmalarında okuduğum mahkeme-i keyfiyeye şimdi bizzat giriyordum...Divan-ı harbin heyet-i umumiyesi bir heybet ilka etmiyordu. Ancak bana gizli bir ateşten ellerle kurulmuş şeytan-i bir makine, mazlumları boğazlayacak menfur bir alet hissini veriyordu.” Cemiyet-i Hafiye, s. 545 vd., aktaran Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, Cilt I: İkinci Meşrutiyet Dönemi, 2. Baskı, (İstanbul, Hürriyet Vakfı Yayınları, 1988), syf. 221.