Türkiye, resmi adıyla Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, benim tanımımla Türk Tipi Alaturka Başkanlık Sistemi’nde 8 yılı geride bıraktı.
Geride kalan 8 yılda iktidarın vaat ettiği gibi sorunlar çözülmediği gibi ekonomiden akademiye, temel hak ve özgürlüklerden eğitime kadar pek çok alanda geçmişi arar hale geldik.
Ekonomide yoksullaşma arttı. Eğitimde fırsat eşitliğinin yok oluşu. Yargıda bağımsızlık ve tarafsızlığın ortadan kalktığı bir tablo ile karşı karşıyayız.
Oysa geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum, yeni hükümet sisteminin yıl dönümü nedeniyle yaptığı paylaşımda sistemi “Türkiye’yi güçlendiren, demokrasiyi geliştiren ve halkın gücünü artıran bir model” olarak nitelendirdi.
Gerçekten öyle mi?
Olmadığını biliyoruz.
Ve geride kalan 8 yıllık süreci tanımlayacak en genel tanımı bundan tam 8 yıl önce bu sistemin başladığı günlerde ifade etmişim; “keyfiliğin kurumsallaşması”.
Aşağıda tam 8 yıl önce Artı Gerçek sitesinde yazdığım iki yazıyı paylaşıyorum.
İlk yazının başlığı “'Kurucu baba'lık gerçek oldu”, ikinci yazının başlığı ise “Büyük kapatılmaya karşı siyaset” idi.
'KURUCU BABA'LIK GERÇEK OLDU
İlk yazı aşağıda.
“'Kurucu baba'lık gerçek oldu
Dün itibariyle Türkiye’de yeni bir dönem başladı.
En sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim. Başkan Erdoğan hayaline ulaştı.
7 Temmuz 2014’de T24’de yazdığım bir yazıda, Erdoğan’ın hayalinin “ikinci kurucu babalık” olduğunu ifade etmiştim.
Başkan Erdoğan buna beklentimin aksine 2023’te değil 2018’de ulaştı. Nitekim YSK’nın yaptığı değişiklik ile 13. Cumhurbaşkanı değil yeni dönemin 1. Başkanı.
Bu yeni dönem, bir süredir fiili olarak var olan durumun yasal çerçeve kazanmasıdır.
Yani 16 Nisan Referandumu’nda bir biçimde kabul edilen anayasal değişikliğin uygulamaya geçmesi hali.
Temel ilkeleri “evrensel hukuk” olan hiçbir siyasi, idari ve hukuki yapı için “Türk Tipi” tanımı yapılamaz.
Türk Tipi diye tanımlanan şey “alaturka” bir keyfiliğin hukuki forma dönüştürülmesidir.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi tam da budur.
DENGE VE DENETİMSİZ İDARE
Hayata geçen yeni sistem ile Başkan sadece yürütmenin değil yasama ve yargının da başı oldu.
Meclis’in siyaseten büyük ölçüde işlevsizleştirilip varlığının sembolik hale gelmesi yasamanın, yasama olmaktan çıkmasıdır.
Yargının tepesindeki HSK’nın oluşmasında Başkan ve Meclis çoğunluğunun etkisini düşündüğümüzde, yargının da bağımsız ve tarafsız olduğunu söylemek zorlaşacaktır.
Yasama ve yargının bu şekilde yürütmeye tabi kılınması, yeni sistemin denge ve denetlemeye ihtiyaç duymadığının göstergesidir.
YENİ MGK: BAKANLAR KURULU
Türkiye’de bir zamanlar “iktidar” dendiğinde akla MGK gelirdi. Dün çıkan bir KHK ile onun yasası da ortadan kaldırıldı.
MGK’nın güçlü olduğu dönemlerde, toplumsal taleplerin, ülke sorunlarının çözülmesinden ziyade, devletin “bekasını” merkeze alan ve buna yönelik her türlü “tehdide” öncelik verirdi.
Devlet aynı devlet olsa da, bu tehdit sıralaması konjonktürel olarak değişirdi.
MGK’nın “büyük siyaset” ile ilgilenirken, Hükümet, Meclis ve siyasi partiler esas olarak “devlet dışı” olan “küçük siyaset” ile ilgilenmek durumundaydı. Devlet yönetimine ilişkin kararlar bu MGK’da alınır, hükümetler burada alınan kararları uygulardı.
İşte bu MGK’nın yerini bir süredir Başkan Erdoğan’ın yakın çalışma ekibi, danışmanları almıştı. Dün hayata geçen sitem ile bu durum da fiili olmaktan çıkıp yasal hale, bakanlar kurulu adıyla geldi.
Bu yapıda bakanlar kurulu siyasi bir kurumdan ziyade teknik bir ekip olacaktır. Nitekim açıklanan bakanlar kurulu bunu göstermektedir. Buna teknokrat bir hükümet de denebilir, çünkü siyasi kararı verecek olan Başkan Erdoğan olacaktır.
TOPLUMU OLMAYAN DEVLET
Her şeyin bir kişi tarafından belirlenip, hayata geçirildiği bir sistem Türkiye’ye ne verebilir?
İnsanı ve toplumu merkez almayan “ekonomik kalkınma”, topluma yayılmayan “güçlü ekonomi”, özgürlük alanlarının daraldığı daha “demokratik ülke” mi?
Son yıllarda giderek belirgin hale gelen kimlik siyasetinin güçlü bir tek adam modeliyle temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanması, özel hayata sıkışan bir toplumsal çoğulculuk, devletin yukarıdan aşağıya toplumu şekillendirdiği bir ülkedeyiz.
Bunlar haksız, abartılmış endişe ve kaygılar mı?
Devlet, toplumu dikkate almadan, toplumsuz olarak varlığını sürdürmek istiyor.
Şunu unutmamak gerekiyor; siyasal sorunlara teknik çözümler olmaz
Türkiye sonuçta toplum olarak politik bir toplumdur. AKP seçmenleri bugüne kadar elde ettikleri siyasal, ekonomik konforlarını, güçlerini, sosyal statülerini korumak için özünde apolitik olan bu sisteme evet dediler ve oy verdiler.
AKP’nin parti ve taban olarak iradelerini büyük ölçüde tek bir kişiye yani Erdoğan’a teslim etmeleri, seküler siyasal tercihten daha güçlü bir metafizik bir anlatı ile açıklamak mümkün olabilir.
SİYASETİ YENİDEN DÜŞÜNMEK
Ancak bu yeni sistemin, bu sisteme eleştirel bakan farklı toplumsal kesimler tarafından içselleştirilmesi kolay olmayacaktır.
Daha önemlisi devlet-toplum ilişkisinden kaynaklanan hak ve özgürlük, eşit vatandaşlık, kimlik talebi, demokrasi, hukuk gibi siyasal sorunları teknik bir akla havale etmek, bu sorunlara teknik düzenlemelerle çözme arayışı, bu sorunları kalıcılaştırmaktan başka işe yaramaz.
Bu sistem ile başta AKP olmak üzere kitlesel siyasi partiler, birer profesyonel şirkete dönüşmüş ve siyaseten işlevsizleştirilmiştir.
Bu yüzden siyaseti ve siyasi alanı yeniden düşünmek ve yeni bir siyasal alan üretmek gerekmektedir.
Salon siyasetine hapsolmadan, onun enerjisini de kullanarak başta sivil toplum alanı olmak üzere, özel ve kamusal alanda ideolojik yenilenme ve yapısal örgütlenme mümkündür.
Bugünün temel ihtiyacı da, umutsuzluk değil, umut olmalıdır.
Çünkü yaşıyoruz.
Ve yaşıyorsak umut vardır.
10 Temmuz 2018”
BÜYÜK FOTOĞRAFTA NE VAR?
İkinci yazıyı da 3 gün sonra 13 Temmuz’da bunun devamı olarak yazmıştım.
“Büyük fotoğrafta ne var?
Bugünlerde pek çok kişinin sorduğu ortak soru/lar var.
“Türkiye’de yeni başlayan dönemde bundan sonra ne olacak, neler yaşayacağız?”
Siyasetten sivil topluma, medyadan akademiye ve toplumun tüm alanlarında neler yaşayacağız, nelerle karşılaşacağız?
Yeni başlayan dönemin, hukuki olarak adı ne olursa olsun siyasal olarak “keyfiliğin” yukarıdan aşağıya kurumsallaşması olarak tanımlamak mümkün.
Bu durum, toplum farklı kesimlerinden belli ölçüde endişe/ler üretiyor.
Bu endişeleri duyanlar, toplumun farklı kesimlerinden değer üreten, ülkenin ekonomisinden sanatına, edebiyatından müziğine, entelektüel hayatına kadar geniş kesimden insanlardır.
Bazıları bu kesimlerin var olan ağırlığını “kültürel hegemonya” olarak tanımlasa da, bu kültürel sınırlı olamayan aynı zamanda ekonomik gücü de olan bir değerdir.
Ve alternatifi üretilmediği sürece de var olmaya devam edecektir.
Eğer siyasi iktidar bu endişe/lere yol açan yönetim zihniyeti, siyaset anlayışı, siyaset yapma tarzı, siyasi üslubu konusunda bir değişime gitmediği ölçüde, bu kesimlerin endişeleri artarak devam edecektir.
İktidar bu toplumsal kesimleri kazanma konusunda siyasi adım atma yerine zor kullanarak rıza üretmeye çaba harcarsa başarılı olmaz. Bu yöntem iki taraf için de ötekileşme ve yabancılaşmayı daha da derinleştirir.
CEVABINI BİLDİĞİMİZ SORULAR
Bu açıdan yukarıdaki soruların cevabını kısmen biliyoruz.
2011 sonrasından bugüne kadar Türkiye’de yaşanan süreç, bu yönetim zihniyeti değişmediği sürece bundan sonrası için yeterince ipucu barındırıyor.
Türkiye, bundan sonra da devlet/AKP eliyle yukardan aşağıya başlatılan toplumsal mühendisliğin nesnesi olmaya devam edecek.
Bu dönüşümün hızı ise iktidarın isteği kadar, iç ve dış dinamiklerin gücüne bağlı olacaktır.
YENİ MAKBUL VATANDAŞ
Bu dönüşümün temel unsuru “makbul vatandaşlığın” yeniden tanımlanmasıdır.
Vatandaşlığın yeniden tanımlanması doğrudan “kamusal alan”ın da yeniden tanımlanması ve sınırının belirlenmesidir. Bu aynı zamanda yeni bir toplumsal hiyerarşi inşasıdır.
Kamusal alana sadece makbul vatandaşların girebilmesi, siyasi iktidarın uhdesine aldığı vatandaşlık tanımı ile olduğu ölçüde “AKP’lilik” bir “üst kimlik” olarak tercih edilmekte ve tüm topluma zor kullanılmadan dayatılmış olmaktadır.
Böylece, özel bilgi ve donanım gerektiren bazı alanlar dışında AKP’li olmayanların –artık kısmen de MHP’li- dahil olmayacakları bir kamusal alan inşa edilmektedir.
Üstelik yeni yönetim sistemi ve yayınlanan ilk kararnamelerle bu mühendislik daha kolay biçimde hayata geçme imkanına sahip olmuştur.
DEVLET GÜCÜ
Siyasi iktidarın bu projede en büyük gücü kuşkusuz devletin sahip olduğu imkan ve güç ve bunu sınırsız kullanma özgürlüğüdür.
İktidarın sınırını çizdiği bu kamusal alana dahil olmayanlar öncelikle iktidara eleştirel olanlar olması kaçınılmazdır.
Bu kesimler ilk etapta sahip oldukları özel bilgi ve becerileri ile bu kamusal alanda “özerk alanlar”da varlıklarını sürdürmeye devam edeceklerdir.
Bununla birlikte işyerimiz, evimiz gibi “özel alanlar”ımıza sahip çıkmak siyasal öncelik olacaktır.
ÖZEL ALANA SIKIŞACAK HAYATLAR
Elbette iktidar, kamusal alanda eleştirel olanlara ait özel alanların da minimize edilmesi için her türlü devlet aracını kullanacaktır.
Bunun en basit örneği içki fiyatlarının sürekli ve sistematik biçimde artmasıdır.
Bu politikanın görünen hedefi, devlete kaynak yaratmak ise görünmeyen hedefi içki tüketimini azaltmak ve içkili mekanların azalması ve kamusal alanda sınırlı bir mekana hapsedilmesidir.
Sonraki adım ise içki tüketimini özel alana itmektir.
Bu örnekte görüldüğü gibi, siyasi iktidar, toplumsal farklılıkları dönüştüremediği ölçüde özgürlüklerini kamusal alanda değil özel alan ile sınırlama eğiliminde olacaktır.
Yani eleştirel olanları, farklı olanları özel alana hapsetmek, kamusal alanda AKP’liler gibi olmasak bile, onların çizdiği sınırda özgür olmak.
BÜYÜK ANLATININ İKTİDARI
Siyasi iktidarın bu projesi, esas olarak kendisine muhalif olanları hedef alsa da en büyük zararı kendi toplumsal tabanına vermektedir.
Onları, kalıcı yoksulluğu, dünyadan izole olmaya ve özgürlük alanlarının sürekli daralmasına mahkum etmektedir.
Elbette, geri bırakılmış toplumlarda siyasi iktidarı sürekli kılan devletin imkanları yanında, büyük anlatılar ve kahramanlık hikayeleridir ki, bunları son yıllarca bolca duymaktayız.
YENİ AKTÖRLERLE YENİ SİYASET
Bir “kapatılma hali” olan durumun aşılması yolunda en büyük araç ise yine siyasetin imkan ve araçlarıdır.
Özel alanlardan başlayarak, kamusal alana sıçrayacak yeni siyasallaşmalar başlatmak birincil öncelik olmalıdır.
Bunu var olan sistem içinde, bu sistemi değiştirmek amaçlı yeni siyasi aktörlerle yapmak kaçınılmaz görülmektedir.
Şu çok açık ki, var olan siyasi aktörlerin kendilerini hapsettikleri “salon siyasetinin” sonu gelmiştir.
Salon siyasetinin imkanlarını da kullanan tabandan yeni aktörlerle başlayan yeni bir siyasallaşma artık kaçınılmazdır.
13 Temmuz 2013”
8 YIL SONRA: DAHA DA GERİDEYİZ
Uzun iki yazıyı paylaşma nedenim yeni sistemin aradan geçen 8 yılda beni çok şaşırtamadığını göstermek.
Yazılarda da ifade ettiğim gibi, geride kalan 8 yılı ve bu sistemi ifade edecek en iyi siyasal tanı kuşkusuz; “keyfiliğin kurumsallaşması”dır.
Ve bu keyfilik, siyaseti ve siyasal kararları tek kişinin ve onun rehberliğinde dar bir gruba bırakan bir sistemdir.
Ve bu sistem değişmediği sürece de; Türkiye’nin siyaseten normallleme imkanı yoktur.

