Sanırım ev taşıyan herkesin karşısına, neredeyse matematiksel bir dilemma kadar kafa karıştırıcı şu soru çıkmıştır: Neyi bıraksam, neyi atsam?
Herkesin benim kadar düzensiz olduğunu düşünerek bu soruyu soruyorum. Senelerdir çok olmasa da birkaç kere ev taşıdım ve her taşındığımda karşıma çıktı bu. Ve bu soru yaşım ilerledikçe sadece fiziksel olarak birkaç nesneye değil, geride bırakmak isteyip istemediklerime yönelik bir soru haline geldi.
Şimdi yabancılaşma, fetiş gibi Marksist kavramlara girerek bilgiçlik taslamayacağım. Hatta bunlardan uzak durarak şu soruyu soracağım; mülkiyet ile ilgili tekinsiz olan nedir?
Bir ağırlık duygusu. Bir kaçınılmazlık duygusu. Mülkiyete sahip olmak ve orgazm olmak arasında tuhaf bir bağlantı olduğunu düşünürüm hep; bir “geliş ritüeli”, sahipliğin arşa ve ayyuka vardığı bir hazzın derin iniltileri. Sahip olmanın verdiği her şeyin, sahip olunan her şeye karşı duyduğu o sahte vıcık vıcık kucaklama.
Doğal olmayan bir ağırlık duygusu yaratıyor mülkiyet. Bundan seneler önce Recep Tayyip Erdoğan’ın makam arabası filosuyla gurur duyan bir taksiciyle sohbet etmiştim. Ona “üzerinde zimmetli taksinin” sorumluluğunun ağırlığını hissedip hissetmediğini sordum. Aynı ağırlık neden Recep Tayyip Erdoğan’ın üzerinde olmasın ki?
Fight Club filmindeki meşhur repliğin hep bize hatırlattığı gibi: Sahip oldukların zamanla sana sahip olmaya başlıyor.
Bahsettiğim gibi, sadece nesneler değil insanlar, duygular, düşünceler hülasa en soyut kavramlar üzerinde bile kimi zaman sanki bir derebeyi gibi bir mülkiyet hakkı iddia ediyoruz. Ve bu düşünceler ve insanlarla olan kişisel iletimimiz de yine bize ait olduğunu düşündüğümüz ya da sandığımız bilinçle ilgili. En derine inince, tüm bunlara sahip olduğumuzu düşündüğümüz bir bilincimiz olmalı fikriyle başlıyor her şey.
Belki bu fikri arkamızda bırakacak şeylerden yoksunuz ya da belki de bu fikre sahip olmamız doğamızda var. Bunu bilemiyorum. Ama eğer ben, ben olarak varsam bana yönelik bir şeyin de varlığını kabul etmek, onunla ilişkilerimi de düzenleyebiliyor olmak isterim. Belki mülkiyetin insanda Hume’un ya da Mill’in kabul ettiği gibi böyle bir doğası bulunabilir.
Belki de asıl yaşadığımız trajedinin temelinde sahip olduğumuz bu doğayla ilişkimiz yatıyor. Elbette ne kadar bize ait olduğu felsefe tarihi boyunca tartışılan şimdi de daha çok psikoloji ve nöro-bilimin araçlarıyla üzerinde durulan bir doğa bu.
Evi toplarken orada olduğunu çoktan unuttuğumuz eşyalara bir nesne olarak sahip olduğumuzu düşünecek kadar tuhaf bir doğa bu. İnsan doğasının enteresan bir uyumu bu. Sadece aklında takılı olanlara karşı bir tutunma hissi değil, çoktan aklından çıkmış olanlarla tekrar karşılaşması.
Bunu anlatırken bu yazıda sürekli trajedi kelimesini kullanmamın sebebi bu. Antigone miti bunu anlatmıyor mu aslında? Ya da Oedipius efsanesi? Aslında çoktan orada olan ama bir yerlere gömülmüş gitmiş olanların geri gelmesi. Hatta mitolojiye biraz daha psikanalizden yaklaşırsak, tüm eskatoloji anlatıları, kıyamet anlatıları bunun üzerine değil mi diye de sorabiliriz. Armageddon, Ragnarök, El Yevm-il Qiyamah, çoktan yerin altına yani bilincimizin dışına gömülmüş olanların tekrar hortlaması, faş olması, tebarüz etmesini göstermiyor mu?
Tartışmanın kapsamını biraz daha genişletirsek, benzerini kehanetler için de söyleyebiliriz gibi geliyor. Eski Yunan kehanet anlatılarının çoğu mistik öğretilerle bezenmiş olmasına karşılık altında “gerçekliğin ortaya çıkarılması” fikri yatar. Cassandra’nın ya da Dodona’nın kehanetleri, Pythia kahininin Pers kralına yönelik kehaneti ve hatta Tevrat’ta Danyal’ın kehaneti bunu anımsatır.
Çünkü kehanetler her ne kadar henüz “olmamış” olanı görüyor dense de aslında hepsi unutulanlarla ilgilidir. Ortalama bir insan aklının bundan büyülenmesinin sebebi de bu gerçeğin ustaca bir şekilde unutulanların ifşa olmasını sağlamasını gizlemesiyle bağlantılı olabilir.
Unutulanlar bazen geri gelir, bazı şeyler de geri bırakılır. Sahip olmak belki de tam da bu sebeple doğamızla ilişkili de olmayabilir. Çünkü benim evi taşıma örneğimde de anlattığım gibi o kadar çok eşyayı unutmuş olabilirsiniz ki onunla kurduğunuz sahiplik ilişkisi artık anlamını yitirmiştir. Belki de tam da bu sebeple doğamızda bulunan bir şey olmaktan ziyade bize öğretilen bir kültürün nişanesidir.
Ama neyi yaşıyorsak yaşayalım, bunun bir trajedi olduğuna şüphe yoktur. Kierkegaard’ın “Ya ya da” örneğinde olduğu gibi…Koşullu ve bize seçim sunan tüm önermeler, -bu seçimlerin illüzyon olup olmadığından bağımsız- üzerimizde bir yüktür. Hayat ile ilgili insanların en yorucu bulduğu şey bu olabilir; seçimlerde bulunmak.
Soğuk Savaş döneminde ABD’de yapılan bir belgesele denk gelmiştim. ABD’li bir sunucu, Sovyetlerin ve Küba’nın marketlerinde seçeneklerin çok olmadığını söyleyerek ülkemize şükürler olsun bizim marketlerimizde çok fazla seçenek var diyordu.
Ben ise bir markete girmekten nefret ediyorum. Alışveriş yapmaktan da. Çünkü seçenekler beni bezdiriyor. Eğer nokta atışı bir ürün değilse alacağım bu seçeneklerle uğraşmaktan gerçekten erindiğimi ifade edebilirim. Eğer serbest piyasa ekonomisinin tesellisi bir markette bir değil beş diş macunu markası olmasıysa bu tesellinin gerçekten zavallıca olduğunu söylemek gerekir.
Bu sahiplik fikrinin tebarüz ettiği başka bir alan da milliyetçilik ve manevi değerler olabilir. İnsanlar -tıpkı benim unuttuğum eşyalarım gibi- bu değerlere o kadar sığınmakta ve onlara öylesine sahip olduklarını sanmaktadırlar ki unuttukları değerler Deniz Göktaş meselesinde olduğu gibi yerinden edildiğinde ve bunun sonucunda tekrar ortaya çıkarmak zorunda kaldıklarında ne olduğunu anlayacaklardır. Kısacası aslında o değerlere sahiplikleri bile unutulmuş eşya kategorisinde olabilir. Bu değerlerin de ne kadar anlamlı olduğu bu şekilde anlaşılabilir; onlar sadece geride bir yerde, karanlık bir köşede sandığın içinde kilitli olarak vardırlar. Toz tutmuşlardır ve artık işe yaramadıkları için onları o sandıktan çıkarınca o değere sahip insanın trajedisi yüzüne vuracaktır; o aslında neredeydi?
Çünkü temelde bakıldığında bu değerler de bize ait değildir. Ona sahip olduğunu sananların dünyayı bu kadar kirletmesinin de sebebi bu olabilir; çünkü onlar da düzensiz oraya buraya bırakılmış eşya gibilerdir. Bu yüzden onlar sadece bir fikir değil gerçekleştirilmiş bir iradenin de ürünleridir. Buzdolabı magnetleri ne kadar gerçekse onlar da o kadar gerçektir.
Sahiplik bu sebeple basit bir soyut kavram değildir. O bir ilişkinin sonucudur ve bu ilişki her zaman için her nesne ile kurulan bir ilişkidir. Matematiksel nesnelerden, en somut nesnelere kadar ontik statüsü her ne olursa olsun her varlık sahiplik kümesine girer. Bu küme tıpkı bir bohça gibi ne kadar dolarsa insan psişesindeki ağırlığının da o kadar fazla olacağını düşünmemek için bir sebep yoktur.
Ve böylece unutulanlar ortaya çıkar; o ağırlık zamanla katlanılamaz hale gelir. Bazı şeyler geride bırakılmak, unutulmak zorundadır. Bazıları tekrar hatırlanmak zorunda kalınsa bile.
Bir kutudaki üç beş fazla anahtarlık, kenarda köşede unutulmuş kargolardan kalma tesellüm fişleri, lüzumsuz kağıtlar, artık çoktan verilmesi gereken ve unutulmuş siyaset bilimi kavramlarından oluşan bir kitap, bir çekmecede kalmış eski bir korsan bilgisayar oyunu cd’si.
Ben bunları teker teker atılsın diye seçerken aklımdan geçenler bunlardı…Güzel bir trajik oyun döndüğüne eminim.

