Bir an için, belirli bir soyut nesneyi ele alın. Onun gerçek varlığının olup olmamasından bağımsız Tanrı olabilir bu. Bir dik üçgen olabilir. Bir logaritma sayısı olabilir. Kırmızı bir elmanın “kırmızılık” niteliğinin olup olmadığını düşünün. Ya da bir otomobili “otomobil olma” özelliği kazandıran nedir? Bunların hepsini bir araya getirin.
Hatta bunları kimi zaman bilimsel olarak sınıflandırılan şeyler için de söyleyebiliriz; izafi hareket, davranışsal takıntılar, bilinç, zihin, evrimsel biyolojinin çeşitli kavramları vs.
Bazı fikirler ileri sürülebilir; bunlar esasında temeli muhakkak maddi bir açıklamaya dayanan ve sonradan genelleştirilebilen kavramlardır. Örneğin bilincin tamamen atomize edilebilir ancak henüz bilinemeyen birtakım süreçlerden kaynaklandığı söylenebilir, kırmızı olmanın sadece bir pigment özelliği olmasından ve onu “öyle” görmemizi sağlayan optik kurallarından yola çıkarak bir kırmızılık formu oluştuğunu söyleyebiliriz.
Esasında bu pek çok sorunu ortadan kaldırır; bazı soyutlamalar bilimsel çıkarımların kesinliğiyle çok daha rahat parsimonizm yoluyla elimine edilir. Böylece gereksiz bir tartışmanın içerisine girilmemiş olur. Bunun diğer bir avantajı da bilimsel gözlemleri başka bir ontolojinin yüküyle doldurmaması olacaktır.
Günümüzde sadece bilimsel çıkarımların değil, bilimsel metodolojinin de pek çok felsefi soruna belirli yaklaşımlar getirdiğini görmezden gelmek mümkün değildir. En azından bunu görmezden gelerek felsefe yapmak bir tür naiflik olarak görülecektir. Eğer belirli bir felsefi pozisyon alınacaksa, en azından bunun bilimsel bir temeli gözetmesi beklenir.
Ancak felsefenin de kendine ait bir disiplin olması sebebiyle farklı bir metodolojisi var. Ya da daha doğrusu farklı metodolojileri. Bunların hepsi bilimsel metodolojilerle birebir kesişim kümesi oluşturmaz ve esasında oluşturup oluşturmayacağı tartışması bile felsefi bir tartışma konusu olabilir. Bugüne kadar felsefi düşünme biçimini, bilimsel düşünce ile birebir örtüştürme çabaları sanki çok başarılı olmuş gibi görünmemektedir.
Bu bahsettiğimiz ilk fikirlerden birisi; bir diğeri de adına kavramsal gerçekçilik denilen ve Platon’dan beri farklı şekillerde savunulan bir düşüncedir. Soyut cisimler gerçekten de vardır zira onlar olmasaydı biz somut cisimler ile ilgili bilgiyi kafamızda oluşturacak kuramazdık. Sıkıcı ve şimdi düşününce biraz naif gelebilecek bir örnek mesela ağaç örneğidir. Elbette ağacı binlerce kere görmüş olabiliriz. Ancak biz ağacı görmekle ilgili ne kadar tecrübe oluşturursak oluşturalım ağacın var olduğunu bilgisini edinen tecrübeyi bir temele dayandırmak zorundayız; o da “ağaçlık” ideasının var olmasıdır. Zira bu idea var olmazsa, bu tecrübeyi sonsuz bir açıklama zincirine mahkûm eder ve bu da ağaç ile ilgili bilginin kaynağının aslında döngüsel bir analojiyle açıklanması anlamına gelir.
Bu dediğim iki görüş kabaca özetlenen iki görüş ve esasında bu iki görüşün ara durumunu yansıtan, bu iki görüşe de tam olarak uymayan ya da tamamen bağımsız görüşler vardır. Örneğin fenomenoloji zihinsel dışavurumu bir kaynak olarak alır ancak Platoncu bir idealar sistemini kabul etmez.
Bu yazının bana ayrılmış yeri açısından üzerinde çok fazla duramayacağımız pek çok farklı görüş vardır; primitivism ya da negasyon (olumsuzlama) prensibi üzerinden filozof Frege’nin getirdiği Platoncu görüşe yakın duran ama onu daha da açıklayan zihinden ve duyulur nesneden bağımsız soyut nesnelerin açıklaması gibi.
Bu soyut nesne için verdiğimiz örnekleri çoğaltabiliriz. Ancak işleri daha da karıştırabiliriz. Peki ya bu soyut varlıklar, 2 sayısı, üçgen, kapitalizm, sosyalizm gibi kavramlar olmaktan öte tamamen kurgusal kavramlar olursa?
Örneğin “Sherlock Holmes 221B Baker Sokağı’nda yaşıyor” diyelim. Ontolojik olarak böyle bir entitenin varolmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Zira ne Sherlock Holmes ne de Baker sokağı vardır.
Ancak peki onların kurgusal olarak varlığını nasıl bir soyut nesne olarak düşünebiliriz? Ya da daha iyi formüle edersek, bu kurgusal entitelerin ontolojisinin doğruluk değerlerini, kurgusal olmayan soyut entitelerin doğruluk değerinden ayıran ne olabilir? Bugün bunun en tuhaf örneğini yapay zekâ anekdotlarında görmüş olabilirsiniz. Yapay zekâ özellikle ilk defa insanlarla temasa geçtiği zamanlarda -şu anda da büyük oranda- sadece yanlış bilgi vermiyordu. Aynı zamanda bazı kurgusal şeylerin gerçek olduğuna inanıyor gibiydi. Adeta halüsinasyon görüyordu.
Çünkü, yapay zekânın öğrenme süreci, ona sunulan verilerin doğruluk değerlerinin tamamen fonksiyonlar üzerinden tanımlanmasıyla gelişiyordu. Varsayalım ki Yunan mitlerindeki kentaur’lar Olympos dağında yaşıyorlar. Dolayısıyla bunu tarif eden fonksiyonu şöyle geliştirebilirsiniz:
Birinci öncül: ∀x (M(x) → O(x))
İkinci öncül: ∀x (C(x) → M(x))
Üçüncü öncül: ∃x C(x)
Sonuç: ∃x (C(x) ∧ O(x))
Şöyle ifade edebiliriz; Tüm x için, eğer x bir mitolojik varlıksa o hâlde Olimpos dağında bir x vardır/Tüm x’ler için eğer x bir kentaur ise o hâlde x bir mitolojik varlıktır/En azından kendisine kentaur diyebileceğimiz bir x vardır/o hâlde en azından bir kentaur olan x, Olimpos dağındadır.
Eğer böyle bir varlığın Olimpos dağında var olduğunu düşünürsek bizi bir tür doğrulama paradoksuna götürür. Böyle bir kentaur ve mitolojik Olimpos dağı yoktur. Ancak bir soyutlama olarak nasıl var?
Bazı filozoflar sırf bu sebeple bunun gerçek bir soyutlama olmadığını düşünmüşlerdir. Kentaurlar at ve insan karışımı diyerek, onların “gerçekte bulunan varlıkların” semantik olarak ayırt edilemez atomik bir anlatım nesnesi yoluyla tarif edildiğini iddia edenler olduğu gibi bazıları da onların non-spatial yani uzamsız olmaları sebebiyle soyutlanabileceğini düşünürler. Dolayısıyla uzamsız bir nesneyi, ister bu bir üçgen, 2 sayısı, kare-çember ya da kentaur olsun, belirli bir düşünsel uzayda tasarlıyorsak bu soyutlama bu nesne doğruluk değeri içersin ya da içermesin, soyut bir varlık olarak doğrulayabiliriz. Bu sebeple kurgusal ama non-existent varlıkların soyut bir referans içerdiklerini düşünebiliriz.
Benim fikrimce de nominalizm ve Platonculuk arasında -ama Platonculuğa daha yakın belki de- tuhaf bir pozisyonda duruyor tüm soyutlamalar. Onların zihinsel gerçeklikten bağımsız, referans içermeyen varlıkları bana hep şaşırtıcı gelmiştir. Her ne kadar pozisyon olarak soyut nesnelerin ontolojik varlığı anlamında Platonculuğa daha yakın bir yerde durduğunu düşünsem de bu konuda Platoncuların bir anlamda kafasını kurcalayan husus onlar gerçekse nerede durdukları...
Nöro bilimler ve kognitif bilimler alanında yapılan çalışmalar da soyutlamalar konusunda benzer bir şey söylüyor. Zihnimiz onları izlerken, nöro bilimsel çalışmalar bu varlıklar konusunda zihnimizin nasıl tetiklendiğini gösterebiliyor; ancak onların “nerede” olduğunu gösteremiyor.
Belki sorun “nerede” olduğuna ilişkin varsayımdadır. Bilemiyorum. Ancak soyut nesnelerin varlıklarının gizemlerini uzun süre koruyacakları kesin gibi.

