“Çelişkili davranma yasağı” kavramı (venire contra factum proprium) ya da Anglo-Sakson hukukundaki karşılığı olan “Estoppel” sadece medeni hukukun değil ayrıca uluslararası hukukun da en temel ilkelerinden biri. Roma hukukundaki dürüstlük kuralına dayanan bu ilke, devletler hukukunda, bir devletin defalarca irade beyanında bulunduğu, sözleşme imzaladığı bir konuda daha sonra bu beyanlarıyla veya imzaladığı sözleşmeyle çelişen bir tutum benimsemesini yasaklar. Örneğin AK’ne (Avrupa Konseyi) üye olan bir devlet, Bakanlar Komitesi veya Konsey’in diğer organlarında ülkesindeki insan hakları ihlallerine yönelik eleştirilere “içişlerine karışmama” ilkesi veya egemenlik haklarını öne sürerek karşı çıkarsa çelişkili davranma yasağını çiğnemiş olur. Çünkü AK statüsünün 3. maddesi, “AK’nin her üyesi, hukukun üstünlüğü ilkesiyle yargı yetkisi içindeki herkesin insan hakları ve temel özgürlüklerden yararlanması ilkesini kabul eder ve 1. Bölümde belirlenen Konsey amacının gerçekleşmesinde içten ve etkin bir biçimde işbirliği yapmayı üstlenir “ diyor. Burada AK üyesi ülkelerin ulusal egemenliklerini kendi rızaları ile sınırlandırmaları söz konusu.

Bu açıklamanın ışığında somut olarak ele almak istediğim konu, Dışişleri Bakanlığı’nın bir önceki yazımda taslak halindeki içeriğinden söz ettiğim AP’nin 17 Haziran’da 107 karşı, 171 çekimser oya karşılık 381 oyla kabul ettiği Türkiye Raporu’na verdiği tepki. Ama önce AP raporunun tepkiye yol açan önemli noktalarına bakmakta yarar var. İspanyol sosyalist parlamenter Nacho Sánchez Amor tarafından hazırlanan raporda, Türkiye’de “demokrasinin gerilemesi” (recul démocratique) büyük yer tutuyor.

Bu bağlamda, Türkiye’de demokratik hukuk devletinin ve yargı bağımsızlığının erozyonunun öne çıkarıldığı raporda, CHP’ye ve onun meşru yönetimine yönelik hukuki süreçler ve seçilmiş Genel Başkanı Özgür Özel’in görevden alınması ( butlan kararı) demokratik çoğulculuğun ortadan kaldırılmasına dönük bir "tasfiye süreci" ve yargının siyasi amaçlar için silaha dönüştürülmesi (lawfare) örnekleri olarak nitelendiriliyor. Türk yargısının eleştiri dozunu yükselten siyasetçi, gazeteci, avukat ve artistlere baskı ve keyfi uygulamalarda bulunduğu ayrıca vurgulanıyor. Türk yargısının uygulamakla yükümlü olduğu kendi Anayasa Mahkemesi’nin ve AİHM’in kararlarını da yerine getirmediğine işaret edilen raporda Demirtaş, Yüksekdağ gibi siyasetçilerin 9 yıldır, Osman Kavala’ nın da 8 yıldır hapiste olduklarına dikkat çekiliyor. Türkiye’de de tartışılan bu konular aslında Amor ’un yukarıdaki tespitlerinin yanlış olmadığını ortaya koyuyor. 

Raporun en radikal maddesi, bir önceki yazımda da işaret ettiğim gibi, insan hakları ve temel özgürlüklerin sistematik ihlali gerekçesiyle Adalet Bakanı Akın Gürlek’in ve bazı yargı ve kamu yetkililerinin (kayyumlar ve onları atayanlar) isimlerinin AB’nin Global İnsan Hakları Yaptırım Rejimi listesine eklenerek AB'deki varlıklarının dondurulması çağrısı. AP düzeyinde ilk kez bu kadar açık bir yaptırım talebi olsa da bunun sonuçta şaşırtıcı olduğunu söylemek mümkün değil. Ne kadar radikal bir çağrı olsa ve eleştirilse bile anayasaya aykırı uygulamalarda ön plana bu aktörlerin çıkarılması doğal. Amor’un raporunda belirttiği gibi, Türkiye kâğıt üstünde olmasa da uygulamada demokratik hukuk devletinden ziyade "otoriter bir modele” çok daha yakın görünüyor çünkü.

Raporda demokratik koşulun ön plana çıkarılmasını ve AP'nin “gerçek bir demokratik ilerleme ve yapısal reform görmeden GB (Gümrük Birliği) modernizasyonuna onay vermeyeceğinin” vurgulanması da doğal. AB ile müzakerelerin açılmasının ön koşulu da Kopenhag siyasi kriterlerinin karşılanması, bilindiği gibi.  

Çelişkili davranma bildirisi

Dışişleri Bakanlığı’nın AP raporuna karşı yayımladığı açıklamadaki şu cümleler sorunlu: “Devletimizin egemenliğinin temel sacayaklarından biri olan Türk yargısı, hiçbir uluslararası kurumun, dış aktörün veya siyasi çevrenin müdahalesine açık değildir.Yargı süreçlerini siyasi saiklerle hedef alan ve yargı bağımsızlığı ilkesiyle de çelişen girişimlerin kabul edilmesi mümkün değildir.” Bu cümlelerde yargıyı “egemenliğin sacayaklarından biri” olarak konumlandırmak ve bağımsız ilan ederek  “uluslararası kurum, dış aktör veya siyasi çevrenin müdahalesine açık olmadığını” söylemek, tepki çekeceği için üstü kapalı olarak “içişlerine karışmama” ilkesini dile getirmekle eş anlamlı ve tamamen yanlış. Sokaktaki insan bile kararlarına uyulmaması son yıllarda gündem olduğu için AİHM’in yargı yetkisinden haberdar.

Raporda adı geçen Adalet Bakanı’nın, Bakan yardımcısıyken başsavcı olması, İBB iddianamesini hazırlayıp bu kez Bakan ve aynı zamanda HSK Başkanı olması yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığıyla bağdaşmıyor. Üstelik yargının siyasallaştığına kanıt oluşturuyor. Kısacası, siyasi olan, Amor’un tepkisinden çok, anketlere göre halkın da çoğunlukla düşündüğü gibi yargı kararları. Nitekim yargının raporda da eleştirilen AİHM kararlarını inatla dikkate almaması bunu kanıtlıyor. Zorunlu yargı yetkisini tanıdığımız AİHM’in dışarıdan Türk yargısına müdahale hakkının 90. maddesinde anayasamızca da kabul edilmiş olması bu cümleleri sorunlu hale getiriyor.  

Dışişleri olasılıkla yukarıdan gelen talimatla bu formülü kâğıda dökmüş olabilir. Ama ne var ki altına değil imza, paraf bile atılmayacak bir açıklama bu. 2000-2001 yıllarında Kopenhag siyasi kriterlerinin karşılanmasına, bu çerçevede ilk Ulusal Program’ın hayata geçirilmesine ve 2001 Anayasa değişikliklerine katkıda bulunmuş olan Dışişleri Bakanlığı’nın AB ile ilişkileri “egemenlik” ilkesi çerçevesine indirgemesi başlı başına “çelişkili davranma” örneği. Bir önceki yazımda da altını çizdiğim gibi, kurucu üyesi olduğumuz AK’nin ölçütleri ile birebir örtüşen Kopenhag kriterleri ortadayken ve AB Konseyi 5 Ekim 2005’te bu ölçütleri karşıladığımız gerekçesiyle Birlik ile müzakereleri açmışken, şimdi kalkıp bu kriterlere uymamamızı eleştirenleri Türk yargısına müdahale ile suçlamak ne derece doğru, büyük bir soru işareti.

Açıklamanın ikinci paragrafı da sorunlu aslında: “Bazı AP üyelerinin ideolojik ezberlerini yansıtacak şekilde kasıtlı bir siyasi gündem çerçevesinde hazırlandığı görülen raporun, Türkiye-AB ilişkilerinin stratejik öneminin giderek arttığı bir dönemde, mevcut olumlu gündemi gölgelemeyi amaçladığı açıktır. Terör örgütlerine ve Türkiye karşıtı çevrelere zemin sağlayan bu yaklaşım, AP’nin Türkiye-AB ilişkilerinin geleceğine yönelik stratejik bir vizyon ortaya koymaktan ne denli uzak olduğunu bir kez daha göstermektedir.” Sánchez Amor, AB üyeliğimize sıcak bakan ender ülkelerden İspanya’nın iktidar partisi PSOE (Sosyalist İşçi Partisi) mensubu ve AP Sosyalist ve Demokratlar (S&D) grubu koordinatörü. Bu parlamenter, neden ideolojik (hangi ideoloji?) bir ezberle ve kasıtlı bir gündemle konuyu değerlendirmiş olsun? Anlayamıyorum zira demokrasinin ilkeleri olur, ideolojisi değil.

Bu cümleleri yazanların raporun gerçekten rahatsız edici noktalarını değil de neden özellikle demokratik gerilemeyle ilgili hususları karaladıklarını merak ettim doğrusu. Türkiye’de demokrasi ve hukukun erozyonuna karşı çıkmak, anayasamıza uygun bir demokratik hukuk devletini savunmak neden egemenlik haklarımıza aykırı hasmane bir tutum olsun ki? Sánchez Amor’un bu konuda yönelttiği eleştiriler aksine anayasamızda tanımlanan devlete değil, devleti yöneten iktidar partisinin anayasamıza ve uluslararası taahhütlerimize aykırı uygulamalarına yönelik. Taraf tutmaksa evet Amor demokrasi tarafını tutuyor.  

AP Raporu'nun eleştirilecek noktaları var. Egemenlik haklarımızı gerçekten hedef alan Yunanistan ve GKRY ile ilgili paragraflar gibi. Ama Dışişleri’nin açıklamasında, doğrudan ilgi alanında olduğu halde bu konulara değinilmiyor. Tepki özellikle çeşitli anketlerde halkın çoğunluğunun da eleştirdiği demokrasiyle, hukukla bağdaşmayan uygulamalara yöneltilmiş. Oysa Türkiye’de ciddi bir demokrasi sorunu var ki 9 yıldır AKPM’nin (AK Parlamenterler Meclisi) denetim sürecindeyiz. Bir önceki yazımda dile getirdiğim gibi, 76 yıldır kurucu üyesi olduğumuz AK’inde temsil hakkımızın askıya alınmasının eşiğine gelmiş bulunuyoruz. Ekim ayında AKPM’ne sunulacak “Türkiye tarafından yükümlülüklerin ve taahhütlerin yerine getirilmesi “ başlıklı rapor da belli ki benzer eleştiriler içerecek. AKPM Genel Kurulu’ndan çıkacak raporun da egemenlik haklarımız öne sürülerek kabul edilemez olduğu mu dile getirilecek, çelişkili davranma yasağına aykırı olarak?