Issık Gölü Yolunda Düşündüklerim
Bu yazıyı, Kırgızistan’a yapacağım yolculuğun hazırlıkları arasında kaleme alıyorum.
Bu hafta Kırgızistan Cumhurbaşkanı Sadır Nurgocoyeviç Caparov’un davetlisi olarak, bu yıl Cengiz Aytmatov’un adını taşıyan “Medeniyetsel Dönüm Noktasında Dünya: Geleceğe Birlikte” başlıklı 40. Issık Gölü Forumu’na katılacağım. Forumun açılışı Cumhurbaşkanı Sadır Nurgocoyeviç Caparov tarafından yapılacak. Issık Gölü kıyısındaki Cumhurbaşkanlığı yerleşkesinde devam edecek.
Moderatörlüğünü Kırgızistan Devlet Sekreteri, tarih araştırmacısı Arslan Koichiev’in yapacağı; Türk dünyasının fikir insanlarını, akademisyenlerini, siyasetçilerini ve kültür temsilcilerini buluşturan bu forumun benim için ayrı bir anlamı var. Çünkü Issık Gölü yalnızca bir coğrafya değil; Türk dünyasının hafızasında yer etmiş bir düşünce ve medeniyet merkezidir.
Ancak bu kez Bişkek’e giderken aklımda sadece kültür ve edebiyat yok.
Kırgızistan’ın son günlerde elde ettiği tarihi diplomatik başarı da dikkatimi çekiyor.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2027-2028 dönemi için daimi olmayan üyeliğine seçilen Kırgızistan, uzun yıllardır sabırla yürüttüğü çok yönlü dış politika stratejisinin meyvesini toplamış görünüyor. Asıl dikkat çekici olan ise, Avrupa’nın en güçlü ülkelerinden Almanya’nın seçim sürecinde yeterli desteği bulamayarak Güvenlik Konseyi dışında kalmasıdır.
Bu sonuç, günümüz diplomasisinde yalnızca ekonomik güç ya da siyasi ağırlığın değil, güven veren dış politika anlayışının da belirleyici olduğunu gösteriyor.
Akil Devlet, Büyük Diplomasi
Uluslararası ilişkilerde bazen nüfusunuzdan, ekonominizden ya da askeri kapasitenizden daha önemli olan bir unsur vardır: Diplomatik denge kurabilme yeteneği.
Kırgızistan son yıllarda tam da bunu yaptı.
Rusya’nın bölgedeki tarihsel etkisini reddetmeden…
Çin’in ekonomik yükselişini fırsata dönüştürerek…
Batı dünyasıyla ve özellikle Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkilerini koparmadan…
Oldukça hassas bir jeopolitik denge oluşturdu.
2027 yılı itibarıyla Birleşmiş Milletler’e üye 59 ülkenin hâlâ Güvenlik Konseyi’nde hiç görev yapmamış olduğu düşünüldüğünde, Kırgızistan’ın elde ettiği bu başarı daha da anlam kazanıyor.
Türkistan coğrafyasının merkezinde bulunan bir ülke için bu kolay bir başarı değildir.
Çünkü bölge bugün yalnızca coğrafi olarak değil, stratejik olarak da dünyanın en kritik alanlarından biri haline gelmiştir.
Enerji koridorları, ulaştırma hatları, kritik madenler, su kaynakları, Afganistan kaynaklı güvenlik riskleri ve Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi…
Bütün bu başlıklar Türkistan coğrafyasını küresel rekabetin merkezine yerleştiriyor.
Bu nedenle Kırgızistan’ın Güvenlik Konseyi üyeliğini yalnızca bir seçim başarısı olarak görmek eksik olur.
Bu sonuç aynı zamanda başarılı bir denge diplomasisinin uluslararası alanda tescillenmesidir.
Bişkek’in Verdiği Mesaj
Kırgızistan’ın BM seçim kampanyasında kullandığı dil oldukça dikkat çekiciydi.
Bişkek yönetimi kendisini yalnızca bir ülkenin temsilcisi olarak değil; denize kıyısı olmayan, gelişmekte olan ve küresel karar mekanizmalarında yeterince temsil edilmeyen devletlerin sesi olarak konumlandırdı.
Cumhurbaşkanı Sadır Caparov’un dünya liderlerine yaptığı çağrının temelinde de bu yaklaşım vardı. Kırgızistan, küçük ve orta ölçekli devletlerin uluslararası güvenlik mimarisinde daha güçlü temsil edilmesini savundu.
Dışişleri Bakanı Ceenbek Kulubayev’in seçim öncesi yaptığı şu tespit ise aslında kampanyanın özeti niteliğindeydi: “Hiçbir devlet günümüz tehditleriyle tek başına mücadele edemez; bu nedenle çok taraflı diplomasi hayati önem taşımaktadır.”
Bu yaklaşımın karşılık bulduğu açık.
Çünkü bugün Birleşmiş Milletler sistemi içerisinde çok sayıda ülke, küresel karar alma süreçlerinin birkaç büyük güç tarafından şekillendirildiğini düşünüyor.
Kırgızistan ise tam bu noktada farklı bir söylem geliştirdi: “Daha fazla temsil, daha fazla diyalog ve daha fazla çok taraflı diplomasi.”
Bu yaklaşımın özünde yalnızca diplomatik temsil talebi değil, aynı zamanda uluslararası sistemde adalet arayışı da bulunmaktadır. Çünkü kalıcı barış ve istikrar, ancak devletlerin kendilerini küresel karar mekanizmalarının adil ve saygın bir parçası olarak görebilmeleriyle mümkündür. Adalet duygusunun zayıfladığı bir uluslararası düzende güven inşa etmek de giderek zorlaşmaktadır.
Görünen o ki dünya da bu çağrıya kulak verdi.
Türk Dünyasının Yeni Özgüveni
Bana göre bu gelişmenin en önemli boyutu, Türk dünyasının ve Orta Asya’nın artan özgüvenidir.
Yaklaşık otuz beş yıl önce bağımsızlıklarını kazanan bölge ülkeleri uzun süre kendi iç dönüşümleriyle meşgul oldu.
Bugün ise farklı bir tablo görüyoruz.
Kazakistan küresel diplomasi masalarında daha görünür.
Özbekistan bölgesel entegrasyonun öncülüğünü üstleniyor.
Azerbaycan, Zengezur Koridoru vizyonu ve Ermenistan ile geliştirmeye çalıştığı yapıcı diyalogla yeni bir bölgesel denklem kuruyor.
Türkmenistan enerji diplomasisinde etkisini artırmaya çalışıyor.
Ve şimdi Kırgızistan, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üyeliğiyle uluslararası sistemin merkezindeki kurumlardan birine giriyor.
Bu tesadüf değildir.
Bu, Türk dünyasının artık yalnızca tarihin öznesi değil, geleceğin de aktörlerinden biri olma iradesini ortaya koyduğunun işaretidir. Aynı zamanda ortak tarih, kültür ve hafızadan beslenen aidiyet duygusunun yeniden güçlendiğini de göstermektedir. Çünkü aidiyet, yalnızca geçmişe bağlılık değil; ortak bir gelecek tasavvurunda buluşabilme iradesidir. Son yıllarda Türk dünyasında gelişen iş birliği arayışlarının arkasında da bu ortak aidiyet bilinci bulunmaktadır.
Issık Gölü’nde Konuşulacak Yeni Dönem
Önümüzdeki günlerde Issık Gölü kıyısında yapılacak forumun koridorlarında muhtemelen en çok konuşulacak konulardan biri de bu olacak.
Çünkü kültür ile jeopolitik arasındaki ilişki sanıldığından çok daha güçlüdür.
Cengiz Aytmatov’un eserlerinde sıkça rastladığımız kimlik, hafıza ve gelecek arayışı bugün Orta Asya devletlerinin siyasal yolculuğunda da karşımıza çıkıyor.
Bir yandan geçmişin mirası korunurken diğer yandan yeni bir bölgesel vizyon inşa edilmeye çalışılıyor.
Kırgızistan’ın Güvenlik Konseyi üyeliği işte bu dönüşümün sembollerinden biri olarak görülebilir.
Bölgesel Liderlik Yolunda Bir Eşik
Elbette Güvenlik Konseyi üyeliği tek başına bir ülkeyi bölgesel lider yapmaz.
Ancak liderlik çoğu zaman güçten önce görünürlükle başlar.
Masada olmak, söz söylemek ve gündem oluşturabilmek önemlidir.
Bugün Kırgızistan tam da bunu başarmıştır.
Bişkek artık dijital gelişmelerden terörle mücadeleye, sınır güvenliğinden iklim kaynaklı tehditlere kadar birçok konuda dünya siyasetinin en önemli platformlarından birinde görüşlerini dile getirebilecek.
Bu durum yalnızca Kırgızistan’ın değil, bütün Orta Asya’nın uluslararası görünürlüğünü artıracaktır.
Bişkek’e giderken gördüğüm tablo budur: Sessiz ama kararlı bir diplomatik yükseliş…
Gösterişten uzak ama sonuç üreten bir dış politika…
Ve giderek daha fazla söz sahibi olmak isteyen bir Türkistan.
Kırgızistan’ın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne uzanan yolculuğu belki de sadece bir başlangıçtır.
Asıl hikâye, bu başarının bölgesel etkiye ve kalıcı diplomatik güce dönüştürülüp dönüştürülemeyeceğinde yatıyor.
Önümüzdeki yıllar bunun cevabını verecek.
Ancak bugün için şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Issık Gölü’ne doğru yola çıkarken yalnızca bir foruma değil, Türkistan’ın yükselen yeni diplomatik hikâyesine tanıklık etmeye gidiyorum.
Çünkü Cengiz Aytmatov’un dediği gibi: “İnsana en zor gelen şey, her gün insan kalabilmektir.”

Bugün devletler için de geçerli olan budur.
Gücün değil, hikmetin; rekabetin değil, iş birliğinin; çatışmanın değil, insanlığın yanında durabilmek…
Çünkü adalet olmadan barışın, aidiyet olmadan ortak geleceğin ve insan onuru korunmadan kalıcı bir medeniyet tasavvurunun inşa edilmesi mümkün değildir.
Belki de Türkistan’ın dünyaya vereceği en önemli mesaj tam olarak budur.
Türkistan’ın kadim tecrübesi, gücü adaletle dengeleyen, toplumsal birlikteliği aidiyet duygusuyla güçlendiren ve insan onurunu her türlü siyasi hesabın üzerinde tutan bir medeniyet anlayışının izlerini taşımaktadır. Bugün bölgenin yükselen diplomatik görünürlüğü yalnızca jeopolitik bir gelişme değil; aynı zamanda bu değerlerin uluslararası alanda daha güçlü biçimde temsil edilme imkânıdır.

