Uzun yıllar boyunca siyaset bilimi literatüründe yaygın şekilde kabul gören görüşlerden biri, “ekonomik refahın ve güçlü sosyal devlet mekanizmalarının aşırı sağın yükselişini engelleyeceği„ yönündeydi. Bu yaklaşımın temelinde, ekonomik güvencesizliğin ve toplumsal dışlanmanın radikal hareketleri beslediği varsayımı yer alıyordu.

Bu bakış açısına göre, vatandaşların eğitim, sağlık, istihdam ve sosyal güvenlik hizmetlerine kolay erişebildiği, gelir eşitsizliğinin düşük olduğu toplumlarda aşırı sağcı hareketlerin geniş kitlelere ulaşması beklenmiyordu ama özellikle Avrupa açısından bu günlerde ters giden bir şeyler olduğu görülüyor. Öyle Almanya, Fransa ya da İngiltere diye bakınmaya gerek yok. Son yıllarda Avrupa'nın en zengin ve en gelişmiş ülkelerinden biri olan Norveç'te yaşanan gelişmeler, bu varsayımın tek başına yeterli olmadığını ortaya koyuyor.

Bu yazıda, “refah” ve “güçlü sosyal devlet” olgularının neofaşizmi durdurma açısından ne derece işlevsel olabileceği meselesi Norveç örneği üzerinden tartışılacak. Dünyanın en yüksek yaşam standartlarından birine sahip olan, kişi başına düşen gelirde sürekli olarak üst sıralarda yer alan ve güçlü bir refah devleti geleneğine sahip Norveç'te, aşırı sağcı siyasetin hızla güçlenmesi, "yüksek refah düzeyi aşırı sağı engeller" yargısının devamlılığı olan, evrensel bir kural olmadığına işaret ediyor. Norveç örneği, ekonomik refahın tek başına demokratik istikrarı garanti etmediğini; kimlik, kültür, aidiyet ve güvenlik gibi unsurların da siyasal tercihleri derinden etkilediğini net bir şekilde ortaya koyuyor. Aslında mesele, biraz da yerlilerin ülkelerinin kaynaklarını göçmenlerle paylaşmak istememesi. Avrupalıların emperyalist ve sömürgeci kodlarından gelen ve genel olarak “almaya„ alışkın bünyelerinin bu “verme„ işine pek de yatkın olmadığını anlamak gerekiyor. 

Sosyal yardımları suiistimal eden ve hiç çalışmadan, çalışan insanların ceplerinden geçinen göçmenlerin hızlıca sınır dışı edilmesini isteyenlerin sayısı hızla artıyor. Zaten göç/göçmen meselesinden kaynaklı sorunları yağmalayan neofaşist partilerin anketleri patlata patlata yükselmelerini destekleyen olgulardan biri bu. Hatta, Almanya’da göçmenlerin tümünü göndermekten bahseden neonazi partisi AfD, anketlerde haftalardır en yakın takipçisi muhafazakar CDU’nun 9 puan önünde  ilk sırada görünüyor.   

NORVEÇ'TE DURUM

Gelelim Norveç'e… Ülkede aşırı sağın en güçlü temsilcisi olan İlerleme Partisi (Fremskrittspartiet-FrP), özellikle göç ve entegrasyon konularını merkeze alan politikalarla son yıllarda önemli bir seçmen kitlesine ulaşmayı başardı. Bakın yine göç ve göçmen… Parti, göçmenlerin sosyal yardımlardan yararlanmasını, suç oranlarını ve kültürel değişimi aynı siyasal anlatının parçaları haline getirerek geniş kesimlerde karşılık buldu. Kuzey Avrupalı yeni Naziler fena halde utanmaz. Örneğin, İsveç’in nazileri seçim kampanyalarını, “Bir İsveçli asla suç işlemez. Suçların tümünü göçmenler işliyor„ anlatısı üzerine kurmuştu ama İsveç Demokratları adlı bu karanlık parti, bugünlerde liderinin ve milletvekillerinin çocuk pornosu ve naylon fatura rezillikleriyle ilgileniyor. 

Bununla birlikte, Norveç’teki durum ilk anda şaşırtıcı gelebilir. Çünkü Norveç, işsizliğin düşük, kamu hizmetlerinin güçlü ve gelir dağılımının görece dengeli olduğu bir ülkedir ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi siyasal davranışlar yalnızca ekonomik göstergelerle açıklanamıyor. Amerikalı siyaset bilimci Ronald Inglehart ve Hollandalı siyaset bilimci Pippa Norris'in geliştirdiği "kültürel geri tepme" (cultural backlash) tezi tam da bu noktada önem kazanıyor. İki araştırmacıya göre, günümüzde birçok Batı ülkesinde aşırı sağın yükselişi ekonomik krizlerden çok kültürel dönüşümlere verilen tepkiyle bağlantılıdır.

Göç, çokkültürlülük, toplumsal cinsiyet eşitliği ve küreselleşme gibi süreçler bazı seçmen gruplarında geleneksel kimliklerin tehdit altında olduğu algısını yaratıyor. Norveç'te tam da buna benzer bir dinamik görülüyor kanımca. Norveç’te yapılan bazı çalışmalar, özellikle kırsal bölgelerde yaşayan ve kendilerini siyasi elitlerden uzak hisseden seçmenlerin, Oslo merkezli siyasi ve kültürel dönüşümlerin yaşam tarzlarını tehdit ettiğini düşünüyor. Bu şekilde tedirgin ve provoke olan bu seçmen grubu, aşırı sağ partilerin "Norveç kimliğini koruma" söylemine destek vermeye başlıyor. 

Bunun yanı sıra, yukarıda da belirttiğimiz gibi bu durum salt Norveç'e özgü değil. İsveç, Danimarka, Finlandiya ve Hollanda gibi yüksek refah seviyesine sahip ülkelerde de benzer eğilimler gözleniyor. Buradan yola çıkarak, Avrupa'nın en kapsamlı sosyal devlet sistemlerine sahip ülkelerinde bile göç karşıtı ve milliyetçi hareketlerin güçlenmesi, ekonomik refah ile aşırı sağ arasında doğrudan ve otomatik bir ilişki kurulamayacağını gösteriyor. İngiliz gazetesi Guardian'da yer alan konuya ilişkin bir değerlendirmede, Birleşmiş Milletler Yoksulluk ve İnsan Hakları Özel Raportörü Olivier De Schutter, aşırı sağın yükselişinin yalnızca ekonomik göstergelerle açıklanamayacağını vurgularken, insanların kendilerini korumasız hissetmelerinin kültürel korkuları da beslediğini belirtiyor. De Schutter'a göre, insanlar sosyal ve ekonomik olarak güvende olmadıklarında, göçmenleri ve farklı toplumsal grupları rakip olarak görmeye daha yatkın hale geliyorlar. Bu da "biz ve onlar" siyasetini güçlendiriyor.

Diğer yandan, Norveç'te petrol ekonomisinin geleceğine ilişkin tartışmalar bu bağlamda önem kazanıyor. Ülke bugün hâlâ büyük enerji gelirlerine sahip olsa da yeşil dönüşüm politikaları nedeniyle özellikle petrol ve doğal gaz sektörlerinde çalışan kesimlerde geleceğe ilişkin kaygılar artıyor. Aşırı sağ partiler ise bu kaygıları, çevre politikalarına ve küresel iklim gündemine karşı bir tepkiye dönüştürmeyi başarıyor. Burada dikkat çekici olan mesele, söz konusu kaygıların mutlak yoksulluktan değil “göreli statü kaybı korkusu„ndan kaynaklanıyor olması. İnsanlar mevcut yaşam standartlarını kaybetmekten korktuklarında, ekonomik olarak hâlâ iyi durumda olsalar bile radikal siyasal seçeneklere yönelebiliyor.  Fransız tarihçi Pierre Rosanvallon'un vurguladığı gibi günümüz demokrasilerinde sorun yalnızca gelir dağılımı değil aynı zamanda tanınma, temsil edilme ve aidiyet duygusudur. Vatandaşlar kendilerini siyasal sistem tarafından görülmeyen ve dinlenmeyen gruplar olarak hissettiklerinde, sistem karşıtı hareketlere daha fazla ilgi göstermektedir. 

SAĞIN YÜKSELİŞİ

Öte yandan, Norveç'teki gelişmeler 2011 yılında neonazi terörist Anders Behring Breivik'in gerçekleştirdiği katliamın ardından ortaya çıkan beklentilerin de boşa çıktığını gösterdi. O dönemde birçok gözlemci, bu saldırının ardından aşırı sağ ideolojilerin uzun süre marjinalleşeceğini düşünüyordu. Ancak geçen yıllar içerisinde aşırı sağ söylemler ortadan kalkmadı aksine daha yumuşak, parlamenter ve meşru bir siyasi dil içerisinde yeniden güç kazandı. Esasında, bu süreç Avrupa genelinde gözlenen daha geniş bir dönüşümün parçası. Aşırı sağ, artık yalnızca ekonomik krizlerin ürünü değil. Kimlik siyaseti, kültürel kaygılar, göç tartışmaları ve elit karşıtlığı gibi unsurlar yeni dönemin belirleyici dinamikleri haline geldi.  

Sonuç olarak, Norveç örneği, refah devletinin demokrasi için önemli bir koruma mekanizması olduğunu ancak tek başına yeterli olmadığını gösteriyor. Yüksek gelir seviyeleri, düşük işsizlik oranları ve güçlü sosyal hizmetler, vatandaşların kültürel kaygılarını ve kimlik temelli korkularını otomatik olarak ortadan kaldırmıyor. Bugün Avrupa'nın kuzeyinde yaşananlar, siyaset bilimi açısından oldukça önemli dersler içeriyor. Nedir bu? Aşırı sağ yalnızca yoksulluğun değil aynı zamanda aidiyet krizinin de ürünüdür. Bu nedenle demokratik toplumların önündeki görev yalnızca ekonomik refahı artırmak değil aynı zamanda farklı toplumsal kesimlerin kendilerini ortak bir geleceğin parçası olarak hissedebilecekleri kapsayıcı bir siyasal kültür inşa etmektir.

Bu açıdan, Norveç deneyimi bize, refahın demokrasiyi güçlendirebildiğini ancak demokrasiye yönelik tehditleri bütünüyle ortadan kaldıramadığını göstermesi açısından oldukça değerli kanımca. Bundan 9 yıl önce eski Hollanda Dışişleri Bakanı Stef Blok, basına kapalı bir toplantıda çok kültürlü toplumların barış içinde yaşamasının genetik olarak zor olduğunu savunmuş ve insanların doğası gereği kendi gruplarına eğilim gösterdiğini anlatmak için “Her kuş kendi türüyle uçar„  deyimini kullanmıştı. Blok, ırkçı kokular gelen bu sözlerinin medyaya yansımasının ardından özür dilemişti ancak yine de bu olay, Avrupalıların kültürel uyumsuzluk meselesine nasıl baktığını anlamak açısından önemli ipuçları sunuyor. Görülüyor ki refah, eşitlik, güvenlik ve kapsayıcılık üretmeden, toplumsal aidiyet yaratmadan aşırı sağ durdurulamıyor. Çünkü sandıkları yalnızca boş cüzdanlar değil aynı zamanda korkular ve kimlik krizleri de şekillendiriyor.