Pazartesi günü, Aristoteles'in felsefe dünyasında kadınları evsel alana, erkekleri ise kamusal alana hapseden o meşhur ve cinsiyetçi ayrımından, o steril fildişi kulesinden bahsetmiştik. Tabii bu fildişi kuleyi incelerken, o yazıya agoradan (Twitter'dan) gelen son derece rafine bir şerhi de cebe koyarak başlamak gerek: Aristoteles'in derdi sadece kadınlarla değildi; o, insanı sınıflara ve politikanın dışına itme konusunda da takıntılıydı. Onun gözünde "özgür ve seçkin" bir erkek değilseniz, erkek olmanızın da pek bir kıymeti harbiyesi yoktu; yönetilenleri, ötekileri ve emeği "doğal köle" ilan eden katı bir hiyerarşinin mimarıydı o. Dolayısıyla onun kamusal alanı, sadece kadına değil, seçkin olmayan tüm insanlığa ve emeğin kendisine mesafeliydi.

Peki antik felsefe sadece Aristoteles'in bu elitist ve kibirli ayrımından mı ibaretti? Kesinlikle hayır. (Bu arada Platon'un Devlet'inde her ne kadar radikal ve hiyerarşik de olsa aile, evlat yetiştirme ve ebeveynliğe dair pasajlar barındırdığını hatırlatıp, felsefe tarihinin ilk hakkını teslim edelim; zira amacımız felsefe kanonunun eksiklerini ararken yeni maddi hatalara düşmek değil, hakikati aramak.)

Antik Yunan'ın ev felsefesi okumalarını çeşitlendirmek için Aristoteles'ten çok da uzaklaşmamıza gerek yok. Çok yakın bir zamana kadar, onun büyük politik başyapıtına eşlik eden ve doğrudan "ev yönetimi" anlamına gelen gizemli bir metnin varlığına inanılıyordu. Bu metin, ev düzeni ve cinsiyet rolleri hakkında o koca politikalardan çok daha fazla şey söyleyen bir incelemeydi. Gerçi bu kitabın gerçekten onun elinden çıkıp çıkmadığı yüzyıllardır sorgulanıyor; farklı çağların, kayıp dillerin ve tercümelerin arasında bir hayalet gibi dolaşıp duruyor. Birdenbire kütüphane raflarından kaybolan bu metin, ancak yakın dönemde İtalyan bir araştırmacının titiz yorumuyla yeniden gün yüzüne çıktı.

Metni okumak çarpıcı bir şeyi odak noktasına getiriyor: Antik filozoflar için ev önemliydi. (Ben de çarpıcı bir makale sonrası bu konudan haberdar oldum.) Bahsettiğim bu kayıp metin, evin insan mutluluğu arayışındaki yeri hakkında o bildiğimiz katı politikalardan çarpıcı biçimde farklı şeyler söyler. Klasik kabullerde, insanın rasyonel ve siyasi doğasını gerçekleştirmesi için evden çıkıp şehir meydanına gitmesi gerektiği, devletin evden "önce" geldiği savunulurken; bu antik inceleme tam tersini söyler: Ev yönetimi, köken ve işlev olarak siyasetten önce gelir. Çünkü şehir dediğimiz şey, evlerin, toprakların ve mülklerin bir araya gelerek oluşturduğu bir bütündür. Haneler siyasi bir otoriteye boyun eğmek için değil, kendi refahlarını korumak için bir araya gelirler. Eğer bu iç düzenleme yürümezse topluluk çözülür ve o şanlı meydanlar boşalır.

Yüzyıllar sonra, Rönesans'ın o güçlü kadın sesleri bu metni okuduğunda harika bir mantık yürütmüştü: İyi yönetilen evler iyi yönetilen şehirlere benzer ve madem şehir evlerin toplamından oluşur; o halde şehirlerin iyi yönetilmesinden asıl sorumlu olanlar evleri yöneten kadınlar değil midir? Gördüğünüz gibi, alanların bölünmesi kadınları siyasi rollerinden mahrum bırakmıyor, sadece bu rolü daha örtülü, daha gizli ve uzak kılıyordu.

(Hak ettiğinden daha uzak… )

Üstelik felsefe tarihinin tozlu raflarında sadece bu metin de yoktu; evliliği, kadın eğitimini, hilekar kocalarla veya kölelerle nasıl baş edileceğini tartışan Neo-Pisagorcu kadın filozofların o kayıp fragmanları da oradaydı. Günümüzde sabırlı araştırmacıların harika kitaplarla yeniden gün yüzüne çıkardığı bu satırlar, ev içi ahlakı ve siyaseti felsefeyle tartışıyordu.

Her ne kadar Aristoteles'in o steril fildişi kulesinden, alanları bıçak gibi bölen o kibirli ayrımından bahsetsek de, onun felsefeye bıraktığı en büyük miraslardan birini tam da burada hatırlamak gerekir: "Altın orta" kuramı. İki aşırı uç arasındaki o erdemli denge noktası... Ne fazlası ne eksiği, tam da olması gereken kadar. Fakat ne gariptir ki, felsefe tarihinde bu denge kavramını toplumsal hayata ve eve en iyi uyarlayanlar, Aristoteles'in o katı sınırlarını esneten Stoacılardı.

Stoacıların Poröz Duvarları ve Rol Değişimleri

Antik çağın Stoacı filozofları da ev konusuna Aristoteles'ten çok daha insani ve coşkulu yaklaşıyorlardı. Roma döneminin o dik duruşlu filozoflarından Musonius Rufus, evliliğin sadece çocuk yapmak için değil, mükemmel bir arkadaşlık ve karşılıklı sevgi üzerine kurulu ruhsal ve maddi bir ortaklık olduğunu savunuyordu. Ona göre karı koca hem tüm maddi mülklerini hem de kendi bedenlerini ortak görmeli, hiçbir şeyi kişisel veya özel saymamalıydı. Aslında Musonius'un "ortaklık" dediği şey, iki aşırı uç arasında o erdemli altın ortayı aramaktan başka nedir ki? Aristoteles kavramı kurmuş, Stoacılar ise onu fildişi kulelerden indirip doğrudan eve taşımıştı.

Erkek ve kadın görevleri arasındaki tek fark ise onlar için sadece fiziksel güçle ilgiliydi: Erkekler dışarıda, kadınlar içeride. Bu ayrım ancak kocanın gerçek fiziksel emekle uğraştığını düşünürsek tutarlıdır — ki yerleri süpürmek, şehir meydanında bir önergeye oy vermek için kolunu kaldırmaktan çok daha fazla kas gücü gerektirir.

MS 2. yüzyılın o dikkat çekici Stoacı düşünürü Hierocles ise felsefe dünyasında, ahlaki gelişimi (oikeiôsis) kendi bedeninde evinde hissetmekten başlayıp, ebeveynlere, komşulara ve en nihayetinde tüm dünyaya (kozmopolitizme) uzanan eşmerkezli daireler olarak açıklamasıyla ünlüdür. Uygun davranışlar üzerine yazdığı o kayıp fragmanlarında Hierocles, siyasi ortaklıktan ziyade evliliğin ilk insan topluluğunu oluşturduğunu savunur. Karı koca yan yana değil, birbirini tamamlayacak şekilde birlikte çalışmalıdır. Cinsiyetlerine göre kendilerine verilen farklı görevler olsa da, aynı zamanda birbirlerine kendi rollerinde yardımcı olabilmeli ve gerektiğinde birbirlerinin işini devralabilmelidirler.

Hierocles bu kadim öğretisinde, bir kadına kocası seyahatteyken veya hastayken mülkü idare etmeyi, kölelerin sorumluluğunu almayı ve onun işlerini nasıl yürüteceğini bilmesi gerektiğini; bir kocanın da ev işlerini üstlenmeye istekli olması gerektiğini savunur. Hatta un öğütmek, hamur yoğurmak, odun yarmak, su çekmek, mobilyaları taşımak ve yatak takımlarını silkelemek gibi bazı işlerin kadının narin yapısı yerine erkeğin kas gücüne daha uygun olduğunu yazar. Dahası, Hierocles erkeklerin tekstil ve dokuma işleriyle uğraşmasını da destekliyordu. (Yeter ki erkek kendi maskülenliğinden ve otokontrolünden emin olsun.)

Burada da durup sormadan edemiyorum: Antik Atina'da evde yün eğiren bir erkek filozof gördüğünde "Erkekliğin mi zedeleniyor yoksa?" diye fısıldayan o mahalle baskısı, modern dünyada 'Ev işine yardım eden erkek' klişesinden ne kadar farklıydı acaba? Demek ki o dönemde çok güvendikleri maskülenlik, bir parça yün ipliği veya bir mutfak önlüğü karşısında un ufak olabilecek kadar hassas ve kırılgan bir şeydi!

Aristoteles kavramı kurdu, Stoacılar onu eve taşıdı. Tam da bu noktada, bizim topraklarımızdan yükselen o muazzam sese, Türkiye felsefesinin çınarı Ioanna Kuçuradi hocamıza kulak vermek gerekir. Kuçuradi'nin her fırsatta hatırlattığı o "insan değerleri" ve "etik ilişki" kavramı, ne o steril agoralarda ne de karanlık odalarda tek başına inşa edilebilir. O değer; insanın insanla temas ettiği her yerde, hiyerarşileri yıkan sahici tartışmalarda ve hayatın tam kalbinde gizlidir.

Antik felsefe tarihi, ev hayatını ve kadınların bu hayattaki katılımını tartışan metinleri dışlayarak aslında insanlığın yarısını felsefe arenasından susturmaya ve kadını siyasi alandan dışlamaya çalıştı. Ancak araştıran, okuma gayretinde olan ve hayata her defasında daha farklı, daha sahici bakabilmek için didinen herkes bilir ki; mutfak tezgahı ile meclis kürsüsü arasında kopmaz bir bağ vardır. Çünkü iyi bir felsefe, her şeyden önce iyi yönetilen bir evde, hayatın tam kalbinde başlar.

2. Hafta Yazar Notu: 

Bu yazı dizisi, masa başındaki yalnız okumalarımın, evdeki günlük koşturmacalarımın ve hayatın tam ortasından yükselen o tanıdık kokuların içinde doğdu. Felsefeyi kalın unvanların steril koridorlarından çıkarıp hayatın içine davet etme çabama, geçtiğimiz pazartesi sabahı agoradan gelen o çok zarif şerh ise şahane bir diyalektik zenginlik kattı. Felsefi hiyerarşilerin o gizli, sınıfsal ve politik mesafelerini bana dostane bir dille hatırlatan o dikkatli felsefeci (herakleitos hesabına) içten bir teşekkür borçluyum.

Bilgisayarımın yanında soğuyan o fincanla hayatın tam ortası arasında kurulan bu bağ, felsefenin aslında ne kadar hayata dair olduğunu bir kez daha kanıtladı bana. Hayata her defasında daha farklı, daha sahici bakabilmek için didinen mütevazı okuma gayreti, tüm o katı teorilerden çok daha büyük. Çünkü insan hayatı kalıplara sığmayacak kadar değerli bir bütün. Gün gelir mutfakta bir tatlıyla hayatı tatlandırırız, gün gelir o masada dünyanın en köklü kabullerini felsefeyle tartışırız.

(Lisede, Türkiye Felsefe Olimpiyatları'nda jürisinde Ioanna Kuçuradi'nin olduğu bir yarışmada ödül almıştım. Bu yazı ayrıca o günlere bir selam olsun.)

Şimdi bu güzel koşturmacanın ve zenginleşen diyalektiğin şerefine, bol köpüklü bir kahve lütfen, merci.https://yeniarayis.com/yazi/evin-felsefesi-1-aristotelesin-guvenli-bolgesi-ve-gorunmez-kadinlar-15533