Kişisel Bir Anekdot ya da "Dışarısının" Çağrısı

Bekar bir anne, her gün mesaiye koşan çalışan bir kadın ve yazan bir insan olarak evle olan ilişkim her zaman bıçak sırtı olmuştur. Evi ne kadar seversem seveyim, duvarların arasında fazlaca kapalı kaldığımda o sinsi obsesif kompülsif bozukluğumun tırnaklarını zihnime geçirdiğini, her şeyi kusursuz bir simetriye ve düzene sokma arzusuyla beni boğduğunu çok iyi biliyorum. Ev benim için hem bir sığınak hem de her objenin yerli yerinde durması gerektiğine dair o bitmek bilmeyen zihinsel döngülerin tetikleyicisi. Tam da bu yüzden, evimi ne kadar kendi ellerimle kurmuş olsam da, artık dışarıda olmaya, agoraya çıkmaya, sokağın o kontrol edilemez kaosuna karışmaya bir o kadar şans tanıyorum. Zihnimi o obsesif döngülerden kurtarmak için sokağa çıkmak, dışarıda olmak zorundayım.

İşte tam bu araftayken felsefe tarihine bakıyorum ve şunu görüyorum: Siyaset felsefesi –kökenlerini Platon ve Aristoteles'e dayandırdığımız bir disiplin– en nihayetinde siyasi birimler içinde nasıl bir arada yaşadığımız üzerine akıl yürütmektir. Devletler, hükümet, yasalar, kurumlar ve vatandaşlık hakkındadır. Ama evler, aileler, evlilik veya ebeveynlik hakkında söyleyecek pek bir şeyi yoktur.

İnsanların siyasi birimler yerine aile birimleri içinde nasıl bir arada yaşadıklarını inceleyen disipline eskiden, Yunanca oikonomika yani "ev bilimi" kelimesinden türeyen ekonomi denirdi. Bu isim, parayı nasıl kazanıp harcadığımızla fetiş derecesinde eş anlamlı hale gelmeden çok önceydi; yani ev içinde olup bitenler filozoflar için hâlâ bir önem taşıyorken... Artık taşımıyor.

Peki, ev felsefi bir ilgi odağı olmaktan neden çıktı? Belki de çok yakın bir geçmişe kadar filozofların neredeyse tamamen erkek olmasından kaynaklanıyordur. Bugün bile akademinin zirvesindeki isimlerin sadece dörtte birinin kadın olduğu düşünülürse, felsefe dünyasının ev işlerinden neden bu kadar köşe bucak kaçtığını anlamak zor değil. Kadın filozoflar elbette her zaman ev hakkında yazdılar ancak uzun süre felsefe kánonunun dışında bırakılarak okunmadılar, incelenmediler ve öğretilmediler. Bu durum şimdilerde değişiyor olsa da, evin neden felsefi bir ilgi odağı olmadığını sormaya devam edebiliriz. Erkek filozoflar geçmişten sadece istediklerini aldılar ve geri kalanının yok olmasına göz yumdular. Evin evsel bir alan olarak felsefi düşüncenin dışına itilme hikayesi, aslında bir "tarihsel algı ve aktarım" hikayesidir.

Ve bu "aktarım"ın bedelini bugün hâlâ ödüyoruz. Pandemide evden çalışan kadınların "görünmez emek" tuzağına nasıl düştüğünü, çocuk büyütme ile toplantıları aynı anda yürütmeye zorlanan annelerin tükenmişliğini, hâlâ "evin sorumlusu" olarak görülen milyonlarca kadının yorgunluğunu hatırlayalım. Aristoteles'in kamusal/özel ayrımı, ev içi emeği değersizleştirerek bugünün eşitsizliklerinin temelini atmıştır. Tarih burada bitmiyor; mutfağımızda kaynıyor.

Aristoteles'in Güvenli Bölgesi ve "Görünmez" Kadınlar

Ev hayatını siyasi hayattan ayrı bir alan olarak düşünmenin izlerini, Aristoteles'in MÖ 4. yüzyılda Atina'da geliştirdiği siyaset felsefesinde net bir şekilde bulabiliriz. Aristoteles, bir tarafta erkekler ve devlet, diğer tarafta ise kadınlar ve ev arasında "doğal" bir ayrım olduğunu varsaydı: yani kamusal ve özel alan. İnsanların iki farklı şekilde bir araya gelebileceğine ve her bir birleşme biçimine karşılık gelen bir alan olduğuna inanıyordu: özel alan için hane halkı, kamusal alan için ise şehir devleti. Hane halkını hayatta kalmak ve çocuk yetiştirmek için doğal bir zorunluluk olarak görüyordu; kadınlar hem korunmaları gerektiği için hem de kamusal hayata katılmaya değil, itaat etmeye daha uygun oldukları için buraya aitti. Korunmaya ihtiyacı olmayan ve yetenekleri basit ev düzenlemesinin ötesine geçen yetişkin erkekler ise şehir devletine ve kamu hizmetine aitti.

Burada sormak gerekiyor: Acaba Aristoteles, felsefe yaparken arkasını toplayan, yemeğini önüne koyan ve çamaşırlarını yıkayan kadınlar olmasa, o muazzam "kamusal yeteneklerini" sergileyecek vakti bulabilir miydi? Ev işlerini "aşağılık ve rasyonaliteden uzak" gören bu dehalar, her gün karınları acıktığında o rasyonel zekalarıyla mutfakta ne yapıyorlardı?

Milenyumlar boyunca süregelen cinsiyetçi önyargılar için Aristoteles'i ne kadar suçlamak istesek de, o bunu bir boşlukta yazmadı. Atina'nın o dönemki rahat statükosunu yansıttı. Peloponnesos Savaşı'nın büyük generali Perikles, cenaze töreninde kadınlara boşuna şöyle seslenmemişti: "Eğer cinsiyetinizin doğal durumunun altına düşmezseniz ve erkekler arasında ister erdeminizle ister kınanma yoluyla olsun adınızdan olabildiğince az söz ettirirseniz, şerefiniz büyük olur." Kadınların varlığı evin dışında hissedilmemeliydi; ne görünmeli ne de duyulmalıydılar.

Antik Yunan toplumu, bir kadının evinden tek başına çıkması, hele ki şehirdeki siyasi tartışmalara katılması imkansız olacak şekilde düzenlenmişti. Saygın bir Atinalı kadın, evinden ancak belirli dini festivallere katılmak için, o da peçeli ve refakatçi eşliğinde çıkabilirdi. (Ne kadar tanıdık değil mi?)

Aile dışından erkekler eve davet edildiğinde, kadınların yaşam alanı olan gynaecea (kadınlar bölümü) kısmından uzak tutulurlardı. Bazı kadınlar ev dışında işçi veya eğlence sektöründe çalışırdı, ancak çalışan insanların genellikle olduğu gibi, onlar da görünmezdi. Şehrin, yani siyasi alanın bir parçası olarak kabul edilmezlerdi ve saygın sayılmazlardı.

Aristoteles bu durumu onaylayan ve bunun genel mutluluğa vesile olan harika bir düzenleme olduğunu düşünen en etkili erkek oldu. Aristoteles'in etkisi o kadar güçlüydü ki, onun bu iddialarıyla karşılaşan kadın filozoflar felsefi olarak onunla savaşamayacaklarını hissettiler.

Tabii bir de felsefeyi "ev" sınırlarına hapsetmek isteyen sisteme inat, kamusal alanın tam ortasına, İskenderiye kütüphanesinin kalbine taht kuran Hypatia gibi devasa istisnalar vardı. Matematik, astronomi ve felsefe dersleriyle koca bir şehri peşinden sürükleyen Hypatia, erkek meslektaşlarının "Evinde otur, yün eğir" fantezilerini öyle bir yıktı ki, felsefi otoritesi ve bağımsızlığı dönemin erkek siyasetçilerini ve din adamlarını dehşete düşürdü. Hypatia'nın hikâyesi elbette karmaşıktır; ölümü, dönemin Hristiyan-pagan çatışmasının da bir kurbanı olduğunu gösterir. Ancak onu parçalayan kalabalığın ellerini kaldıran o öfkenin tam da kamusal alanda bir kadın görmenin yarattığı rahatsızlıkla beslendiğini görmemek elde değil. Yine de tarih bu muazzam kadına ne yaptı? Ev sınırlarını ihlal edip agorada felsefe yaptığı için mi, yoksa bir siyasi hesaplaşmanın parçası olduğu için mi bilinmez – ama sonuçta onu vahşice katletti, ardından da felsefeyi yine o "güvenli, steril ve erkek" odalarına geri kilitledi.

Elbette tarihte bu kutsal otoriteye kafa tutan cesur sesler de çıktı. 14. ila 15. yüzyıl Fransa'sında Christine de Pizan, Aristoteles'i kadınların insanlığın ilerlemesine olan katkılarını küçümseyen yazarlardan biri olarak açıkça eleştirir. Aristoteles, Konstantinopolis'te kraliyet tarihçisi Anna Komnene'nin düşüncelerini ve İslam dünyasının büyük bir kısmını da etkilemişti. 17. yüzyıl Venedik'inde Lucrezia Marinella, Aristoteles'in cinsiyetçiliğiyle hesaplaşarak Nobility and Excellence of Women (1600) adlı eserinde bunu çürütmeye çalıştı. 17. yüzyıl Meksika'sında ise filozof Sor Juana Inés de la Cruz, 1691 tarihli Answer by the Poet (Şairin Cevabı) adlı denemesinde Aristoteles'i kadınları ve ev hayatını dışladığı için sertçe eleştirirken o harika tespiti yapmıştı: "Aristoteles yemek yapmayı öğrenmiş olsaydı, felsefesi çok daha iyi olurdu."

Peki, antik felsefe sadece Aristoteles'in bu katı ve kibirli ayrımından mı ibaretti? Gelecek hafta, felsefe tarihinin tozlu raflarında saklanan, sınırları ihlal eden o gizemli metinlere, Ksenofon'a, Pisagorcu kadınlara ve Stoacıların poröz duvarlarına bakacağız.

1. Hafta Yazar Notu

Aristoteles'in göklere çıkarılan o "kamusal adalet" teorilerini her okuduğumda içimden şu soruyu sormak geliyor: Sevgili Aristoteles, kölelerin ve kadınların sırtına basarak çıktığın o fildişi kulenden dünyaya adalet dağıtmak, felsefe tarihinin en zahmetsiz işi olsa gerek. Hypatia'yı agoralarda parçalayan, kadın filozofları evlerin karanlık odalarına hapseden bu kibirli tarih yazımı, bugün hâlâ çocuk büyütmeyi, yerleşik emeği ve ev hayatını küçümseme eğilimindeyse, bunun tek sorumlusu evdeki çorbanın nasıl piştiğinden haberi olmayan o steril felsefe geleneğidir.

Ama neyse ki biz buradayız. Mantığı da, yemeği de aynı kusursuz simetriyle kaynatabiliriz. Felsefeci olmadığım doğru. Daha iyisiyim: Evin içinden yazıyorum. Mutfak tezgahının başında, çamaşır makinesinin döngüsünü dinlerken, bir yandan da tarihin en büyük akıllarını sorguluyorum. Haftaya evin içindeki o asıl felsefi cevheri parlatmak üzere, merci.