Sunuş
Türkiye’de yargı her dönem tartışılan konuların başında oldu. Ve son dönemde de böyle. Türkiye’de az sayıdaki düşünce kuruluşundan biri olan Ekopolitik Yönetim Kurulu Başkanı Ramazan Arıtürk ile yakın zamanda yaptıkları yargı araştırmasını ve Türkiye’deki yargının durumunu konuştuk.
Geçtiğimiz aylarda Ekopolitik olarak bir yargı raporu hazırladınız. Buna gelen tepkiler nasıldı? Önümüzdeki dönemde ne gibi çalışmalarınız olacak?
Hazırladığımız yargı raporunun en önemli özelliği, herhangi bir siyasi pozisyonun veya ideolojik yaklaşımın penceresinden değil, doğrudan hukuk devleti perspektifinden hareket etmiş olmasıdır. Kanaatimce bu raporun bir diğer önemli tarafı da Türkiye’de belki ilk kez yargıya dışarıdan değil, içeriden bakma çabası ortaya koymuş olmasıdır.
Bu kapsamda yargı sisteminin temel aktörleri olan her kademeden hâkimler, savcılar, avukatlar, akademisyenler ve yardımcı yargı personeliyle görüşmeler gerçekleştirdik. Çok sayıda mülakat yaptık, tecrübeleri dinledik ve sorunları bizzat uygulamanın içerisindeki kişilerden öğrenmeye çalıştık. Bunun yanında geçmiş dönemlerde görev yapmış adalet bakanları, üst düzey bürokratlar ve yargı yönetiminde bulunmuş isimlerle de görüşerek meseleye farklı açılardan bakmaya gayret ettik.
Ayrıca yalnızca güncel gözlemlerle yetinmedik. Bugüne kadar Türkiye’de ve dünyada yargı alanında hazırlanmış önemli raporları, akademik çalışmaları ve reform önerilerini inceleyerek kapsamlı bir değerlendirme yaptık. Ancak raporun amacı yalnızca sorunları tespit etmek değildi. Sorunları ortaya koymanın yanında, farklı ülkelerde uygulanan başarılı örnekleri, karşılaştırmalı hukuk tecrübelerini ve kendi hukuk tarihimizin birikimini de dikkate alarak somut çözüm önerileri geliştirmeye çalıştık.
Peki tepkiler…
Raporun yayımlanmasından sonra farklı düşünce çevrelerinden hukukçuların, akademisyenlerin, yargı mensuplarının ve kanaat önderlerinin ilgi göstermesi bizim açımızdan son derece kıymetli olmuştur. Elbette rapora yönelik eleştiriler de geldi. Zaten düşünce kuruluşlarının görevi herkes tarafından alkışlanmak değildir. Asıl görevleri, toplumun ve karar alıcıların üzerinde düşünmesini sağlayacak bir tartışma zemini oluşturmaktır. Biz de gelen eleştirileri dikkatle değerlendirdik, raporu yeniden gözden geçirdik ve bazı bölümlerini bu katkılar ışığında geliştirdik.
Önümüzdeki süreçte raporun basılı hâlini başta Adalet Bakanlığının ilgili birimleri olmak üzere, yüksek yargı organlarına, TBMM Adalet Komisyonu ve Anayasa Komisyonu üyelerine, baro başkanlarına, hukuk fakültelerine, meslek kuruluşlarına ve yargı alanında faaliyet gösteren ilgili kurumlara ulaştıracağız. Çünkü hazırladığımız çalışmanın raflarda kalmasını değil, tartışılmasını, eleştirilmesini ve mümkünse politika üretim süreçlerine katkı sunmasını arzu ediyoruz.
Temennimiz odur ki bu çalışma, Türkiye’de daha bağımsız, daha öngörülebilir, daha etkin ve daha güven veren bir yargı sisteminin inşasına mütevazı da olsa katkı sunabilsin. Eğer hazırladığımız rapor, gelecekte yapılacak reform çalışmalarında dikkate alınır ve ülkemizin hukuk devletini güçlendirecek adımlara vesile olursa, bunu Ekopolitik olarak en büyük kazanımımız kabul ederiz.
ÖNCELİĞİMİZ HUKUK DEVLETİ
Önümüzdeki dönemde ne gibi çalışmalar olacak?
Ekopolitik olarak önümüzdeki dönemde hukuk devleti üzerine çalışmalarımıza devam edeceğiz. Çünkü inanıyoruz ki güçlü devletin yolu güçlü kurumlardan, güçlü kurumların yolu ise hukukun üstünlüğünden geçmektedir.
Bu çerçevede hukuk, ekonomi, eğitim, demokrasi, kamu yönetimi, şehircilik ve kent hukuku, teknoloji, anayasal kurumların işleyişi, çevre ve sosyal politikalar gibi temel alanlarda; ayrıca kimlik meseleleri ve özellikle muhafazakâr düşüncenin son on yılda geçirdiği dönüşüm, yapay zekânın hukuk ve toplumsal yapı üzerindeki etkileri, beyaz yaka meslek odalarının yeniden yapılanması, esnaf ve zanaatkâr odalarının geleceği, siyasi partiler ve seçim mevzuatı ile siyasetin finansmanı gibi güncel ve stratejik konularda araştırmalar yürütüyor, raporlar hazırlıyor ve politika önerileri geliştiriyoruz.
Hazırladığımız çalışmaların ortak özelliği, herhangi bir siyasi yaklaşımın veya ideolojik pozisyonun savunuculuğunu yapmak yerine, bilimsel verilerden, hukukun evrensel ilkelerinden ve ülkenin ortak menfaatlerinden hareket etmesidir. Amacımız, günübirlik tartışmaların ötesine geçerek Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu yapısal sorunlara yönelik uygulanabilir, gerçekçi ve sürdürülebilir çözüm önerileri ortaya koymaktır. Sonuç olarak hazırladığımız çalışmaların ana özelliği, ülkemizin ortak menfaatini esas almasıdır.
Peki biraz da kurumunuzu yani Yönetim Kurulu Başkanı olduğunuz Ekopolitik’i tanıyalım. Kurum hakkında biraz bilgi verir misiniz?
Ekopolitik, bir düşünce kuruluşu olarak yapılandırılmış bağımsız bir sivil toplum organizasyonudur. Kuruluşumuzun en temel özelliği, herhangi bir siyasi partiye, ideolojik gruba, ekonomik çevreye veya sosyal yapıya organik ya da inorganik bir bağının bulunmamasıdır.
Ekopolitik, fikrî bağımsızlığını ve entelektüel özgürlüğünü her türlü aidiyetin üzerinde tutmayı ilke edinmiştir.
Kuruluşumuzun temel amacı, günlük siyasi tartışmaların ve konjonktürel polemiklerin ötesine geçerek, ülkemizin karşı karşıya bulunduğu yapısal sorunları bilimsel yöntemlerle analiz etmek ve bu sorunlara yönelik uygulanabilir çözüm önerileri geliştirmektir. Çünkü kanaatimizce ülkelerin geleceği, günübirlik siyasi tartışmalarla değil; uzun vadeli vizyon, sağlıklı veri analizi ve nitelikli fikir üretimiyle şekillenir.
Ekopolitik olarak ürettiğimiz raporları, düşünceleri, analizleri ve politika önerilerini siyasi parti ayrımı gözetmeksizin tüm siyasi partilerle, karar alıcılarla, kamu bürokrasisiyle, akademik çevrelerle ve kamuoyuyla paylaşmaktayız. Çünkü iyi fikirlerin bir siyasi kimliği değil, toplumsal faydası vardır. Bizim için önemli olan da fikirlerin kim tarafından dile getirildiği değil, ülkeye ve millete ne ölçüde katkı sunduğudur.
Özetle Ekopolitik; sadece eleştiren değil, yalnızca eleştirmekle yetinmeyen; sorunları tespit ettiği kadar çözüm üretmeye de çalışan, bağımsız, bilimsel ve yapıcı bir düşünce kuruluşu olma iddiasını taşımaktadır.
BİZE DÜŞEN HER ZAMAN DOĞRULARI DİLE GETİRMEK
Yazdığınız raporlar ve politika notları muhatapları tarafından dikkate alınıyor mu?
Kanaatimce bizlere düşen görev; hakikati dile getirmekten, doğruları konuşmaktan ve düşüncelerimizi kaleme almaktan vazgeçmemektir. Söylediklerimiz ve yazdıklarımız bugün muhatapları tarafından yeterince anlaşılmayabilir, hatta kimi zaman karşılık da bulmayabilir. Ancak samimiyetle söylenen her söz ve vicdanın süzgecinden geçerek yazılan her satır, vakti geldiğinde mutlaka kendi muhatabını bulur. Belki bugün değil, belki yarın değil; fakat ihtiyaç duyulan anda o fikirler bir gönülde karşılık bulur ve tesirini gösterir.
Çünkü fikirlerin ve kelimelerin de insanlar gibi bir kaderi vardır. Kimi hemen yankı bulur, kimi ise zamanın derinliklerinde yol alarak kendisini bekleyen muhatabına ulaşır.
Diğer taraftan zaman, hem sözün hem de insanın en hakiki şahididir. Bugün hakkında verilen hükümleri de yarın adına kurulan hayalleri de en adil şekilde değerlendirecek olan yine zamandır. Bu sebeple bizler neticeyi değil, hakikati söyleme ve doğruyu yazma sorumluluğunu yüklenmeliyiz.
Sadece raporlar değil, sitenizde siz dâhil olmak üzere uzman isimlerin yorumları var. Ve sizin son yazınıza ilginç tepkiler geldi sanırım. Yazının temel tezini nasıl özetlersiniz?
Yazının temel tezi, hukukilik ile meşruiyet arasındaki ilişkinin yeniden düşünülmesi gerektiğidir. Modern devlet anlayışında çoğu zaman kanun ile meşruiyet özdeş kavramlar gibi ele alınmaktadır. Oysa insanlık tarihinin birikimi göstermektedir ki her yasal düzen meşru olmadığı gibi, her meşru talep de mevcut hukuk düzeni içerisinde karşılık bulamayabilmektedir.
Benim üzerinde durduğum husus, devletin meşruiyetini yalnızca norm koyma ve yaptırım uygulama gücünden değil, bundan daha önemlisi adalet üretme kabiliyetinden aldığı gerçeğidir. Devlet, sırf kanun yapan ve emreden bir organizasyon değildir. Aksine bireyin temel hak ve özgürlüklerini korumak, adaleti tesis etmek ve toplumsal barışı sağlamak için var olan bir kurumdur. Şayet devlet bu asli fonksiyonundan uzaklaşırsa, ortaya sadece bir hukuk sorunu çıkmaz, bununla birlikte çok daha derin ve tehlikeli bir şekilde devletin meşruiyeti krizi ortaya çıkar.
Direniş hakkı da tam bu noktada anlam kazanmaktadır. Bu hak; keyfiliğe, hukuksuzluğa ve adaletsizliğe karşı toplumun elinde bulunan anayasal ve ahlaki bir güvence mekanizmasıdır. Ancak burada özellikle ifade etmek gerekir ki direniş hakkı asla devlete karşı bir isyan, kamu düzenini bozan bir yaklaşım veya başkaldırı çağrısı değildir. Aksine, devletin kendi kuruluş felsefesine, varlık sebebine ve hukuk devleti ilkesine yeniden dönmesi yönünde yapılan, kamu düzenini bozmadan yapılması gereken barışçıl bir çağrıdır.
İSLAM BİZE “ADİL OLUN” DİYOR
Eleştiriler hangi noktada geldi, kimliğinizden dolayı mı yoksa yazının içeriğine mi?
Kendimi bildim bileli adaletin, hakkaniyetin ve hukukun yanında durmayı bir hayat ilkesi olarak benimsedim. Gerek sosyal ve siyasal faaliyetlerimde gerekse kişisel tercihlerimde daima adaleti ölçü, hukuku ise rehber kabul ettim. İnandığım doğrular uğruna gerektiğinde hiçbir makamdan, hiçbir güçten ve hiçbir kişiden çekinmeden gördüğüm yanlışlara itiraz ettim. Doğru bildiklerimi de tereddüt göstermeden açık yüreklilikle ifade ettim.
Kaleme aldığım yazı da bu düşünce dünyasından ve yıllar içerisinde şekillenen hayat pratiğimden bağımsız değildir. Aksine, yaşadıklarımın, gözlemlerimin ve hukuka olan bağlılığımın bir yansımasıdır. Çünkü inanıyorum ki adalet, sadece mahkeme salonlarında savunulan bir değer değil, onun ötesinde insanın günlük hayatında, düşüncelerinde ve vicdanında yaşatması gereken temel bir ilkedir. Benim inandığım din olan İslam’ın en temel kaynağı da bize “adil olmayı” öğütlüyor.
Eleştirilerin bir kısmı içeriğe yönelik görünse de önemli bir bölümünün kavramların eksik okunmasından kaynaklandığını düşünüyorum. Çünkü ülkemizde “direniş” kavramı özellikle muhafazakâr sağ camia için çoğu zaman doğrudan isyan, kalkışma veya kaos çağrışımı yapmaktadır.
Oysa yazıda anlatılan direniş hakkı; anayasal düzeni, temel hakları ve insan onurunu korumaya yönelik bir haktır ve bu hak ancak kamu düzeni korunarak barışçıl bir şekilde kullanılırsa meşru olarak kabul edilmektedir.
Bazı eleştiriler ise akademik ve hukuki değerlendirmelerden çok, bulunduğum konum veya kimliğim üzerinden yapılmaktadır. Oysa fikirler kişiler üzerinden değil, ortaya koydukları argümanlar üzerinden tartışılmalıdır.
Yazınıza yönelik eleştiriler daha çok hangi noktada yoğunlaştı?
Yazıya yöneltilen eleştirilerin önemli bir kısmının, “direniş” kavramının tarihsel, hukuki ve felsefi bağlamından koparılarak değerlendirilmesinden kaynaklandığını düşünüyorum.
Ne yazık ki ülkemizde direniş kavramı çoğu zaman anarşi, kalkışma, isyan veya kamu düzeninin bozulması gibi kavramlarla birlikte anılmaktadır. Oysa siyaset bilimi, hukuk felsefesi ve anayasa teorisi açısından bakıldığında direnme hakkı, anayasal düzeni yıkmak için değil; aksine anayasal düzeni korumak ve hukuk devletini ayakta tutmak için geliştirilmiş bir kavramdır.
Nitekim insanlık düşünce tarihine baktığımızda, John Locke’tan Hannah Arendt’e, Gustav Radbruch’tan Ronald Dworkin’e kadar birçok hukukçu ve siyaset düşünürünün meşruiyet, adalet ve hukuk ilişkisini tartışırken direnme hakkı ve sivil itaatsizliğe özel bir yer verdiğini görürüz. Çünkü mesele kanunların varlığının yanında, aynı zamanda o kanunların adaletle olan ilişkisidir.
Aslında direnme kavramı hukuk düzenimize de tamamen yabancı değildir. Örneğin ilk derece mahkemeleri, hukuka aykırı olduğunu düşündükleri durumlarda Yargıtay veya Danıştay içtihatlarına karşı belirli usuller çerçevesinde direnme kararı verebilmektedir. Bu durum, hukuk düzeninin kendi içerisinde dahi mutlak itaati değil, hukuka uygunluk arayışını esas aldığını göstermektedir.
Benzer şekilde bir vatandaş da kamu gücü kullanılarak alınan bir kararın veya gerçekleştirilen bir işlemin hukuka, hakkaniyete ya da temel hak ve özgürlüklere aykırı olduğunu düşünüyorsa kamu düzenini bozmadan, şiddete başvurmadan ve hukukun sınırları içerisinde kalmak kaydıyla itiraz etme, tavır alma ve gerektiğinde direnç gösterme hakkına sahiptir. Hatta bana göre bu, yalnızca bir hak değil, aynı zamanda özgür ve onurlu bir insan olmanın doğal sonucudur.
Bu nedenle tartışılması gereken husus, direnme hakkının var olup olmadığı değildir. Asıl tartışılması gereken mesele; bu hakkın hangi şartlarda ortaya çıkacağı, hangi sınırlar içerisinde kullanılacağı ve hukuk devleti ilkesini güçlendirecek şekilde nasıl yorumlanacağıdır. Yazımın amacı da tam olarak bu tartışmayı hukuk ve meşruiyet ekseninde yeniden düşünmeye davet etmektir.
YASAL OLAN MEŞRU MUDUR?
Kanunilik ile meşruiyet arasındaki ince çizgiye vurgu yapıyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?
Kanunilik ile meşruiyet kavramları çoğu zaman birbirinin yerine kullanılsa da gerçekte aynı şeyi ifade etmez. Bir işlemin veya uygulamanın yürürlükteki bir kanuna dayanıyor olması, onun kendiliğinden adil, hakkaniyetli ve meşru olduğu anlamına gelmez. Hukuk tarihi, kanuni olduğu hâlde insan vicdanında mahkûm edilmiş uygulamaların sayısız örneğiyle doludur.
Nitekim Nazi Almanyası döneminde gerçekleştirilen birçok uygulama, dönemin pozitif hukuk kuralları içerisinde yasal dayanağa sahipti. Benzer şekilde Güney Afrika’daki Apartheid rejimi de kendi hukuk sistemini oluşturmuş ve ayrımcı politikalarını kanunlarla meşrulaştırmaya çalışmıştır. Günümüzde İsrail Devleti'nin Filistin halkına karşı yürüttüğü ve uluslararası toplumun önemli bir kısmı tarafından insan hakları ihlali, hatta etnik temizlik olarak değerlendirilen uygulamalar da büyük ölçüde iç hukuk normlarına dayandırılmaktadır. Ancak bugün hiç kimse sırf bir kanuna dayanıyor diye bu uygulamaların meşru olduğunu savunamaz.
Bu örnekler bize göstermektedir ki hukuk devletinin özü, yalnızca kanunların varlığı değildir. Asıl mesele, o kanunların hangi amaca hizmet ettiği ve adaletle ne ölçüde buluştuğudur.
Kanunilik daha çok şeklî bir kavramdır; bir işlemin usulüne uygun olarak yürürlüğe konulmuş hukuk kurallarına dayanmasını ifade eder. Meşruiyet ise bunun ötesinde, adaleti, hakkaniyeti, toplumsal vicdanı ve ahlaki kabulü de içerisinde barındıran daha üst bir kavramdır.
Esasen modern hukuk sistemleri de bu ayrımı bütünüyle göz ardı etmemiştir. Örneğin ülkemizde bir mahkeme, önüne gelen uyuşmazlıkta uygulanacak kanun hükmünün Anayasa’ya aykırı olduğu kanaatine varırsa, norm denetimi yolunu işleterek söz konusu hükmün Anayasa’ya uygunluğunun incelenmesini talep edebilir. Nihai değerlendirme ise Anayasa Mahkemesi tarafından yapılır ve gerekli görülmesi hâlinde ilgili kanun hükmü; hukuka ve toplumsal vicdana aykırı olduğu ya da ahlaki kabulünün mümkün olmadığı gerekçesiyle iptal edilebilir. Bu mekanizma dahi tek başına, kanunların varlığının mutlak bir meşruiyet karinesi oluşturmadığını; hukukun, kanunu da denetleyen daha üst ilkelere dayandığını göstermektedir.
Benim yazıda dikkat çekmeye çalıştığım husus da tam olarak budur. Hukuk devleti, yalnızca kanunların egemen olduğu bir düzen değil; kanunların adaletle sınandığı ve meşruiyetini adaletten aldığı bir düzendir. Kanun ile adalet arasındaki bağ koptuğunda, ortada yalnızca bir hukuk sorunu değil, bununla birlikte ciddi bir meşruiyet sorunu da ortaya çıkar.
DOĞU TOPLUMSAL DÜZEN; BATI BİREYSEL ÖZGÜRLÜK DİYOR
Doğu ve Batı zihniyetinde ya da anlayışında nasıl bir fark görüyorsunuz?
Doğu ve Batı düşünce gelenekleri arasında elbette tarihsel süreçlerden kaynaklanan bazı farklılıklar bulunmaktadır. Batı siyaset ve hukuk düşüncesi büyük ölçüde bireyin devlet karşısında korunması fikri üzerine inşa edilmiştir. Özellikle John Locke, Montesquieu ve Rousseau gibi düşünürler; iktidarın sınırlandırılması, kuvvetler ayrılığı ve bireysel özgürlüklerin güvence altına alınması meseleleri üzerinde yoğunlaşmışlardır. Bu nedenle Batı düşüncesinde devlet gücüne karşı hak ve özgürlüklerin korunması temel bir tartışma alanı olmuştur.
Doğu geleneğinde ise bireysel özgürlüklerden daha çok toplumsal düzenin korunması, kamusal ahengin sağlanması ve toplumun bütünlüğünün muhafaza edilmesi ön plana çıkmıştır. Ancak bu ayrımı keskin çizgilerle yapmak da doğru değildir. Çünkü hem Doğu’nun hem de Batı’nın kendi içerisinde farklı düşünce damarları ve zengin tecrübeleri bulunmaktadır.
Özellikle İslam dünyasının hukuk ve siyaset düşüncesine baktığımızda, yöneticinin adaletle hükmetme yükümlülüğünün son derece güçlü bir şekilde vurgulandığını görürüz. İslam felsefesinde devlet, mutlak itaati talep eden bir güç olarak değil; adaleti tesis etmekle mükellef bir emanet makamı olarak değerlendirilmiştir. Hatta birçok İslam düşünürü ve âlimi, yöneticilerin zulme yönelmesi hâlinde onları uyarmayı, hakkı söylemeyi ve adaleti talep etmeyi hem ahlaki hem de dinî bir sorumluluk olarak görmüştür. Bu yönüyle bakıldığında, bazı İslam düşünürlerinin yönetime yönelik eleştirilerinin ve adalet vurgularının, birçok Batılı düşünürden daha güçlü ve daha cesur ifadeler içerdiği söylenebilir.
Kanaatimce bugün insanlığın ihtiyaç duyduğu şey, Doğu ile Batı arasında yeni karşıtlıklar üretmek değildir. Asıl ihtiyaç duyulan husus; hangi coğrafyada, hangi kültürde ve hangi inanç sisteminde ortaya çıkmış olursa olsun, insan onurunu, temel hak ve özgürlükleri, hukukun üstünlüğünü ve adaleti merkeze alan ortak bir medeniyet ve hukuk anlayışını güçlendirmektir. Çünkü adaletin ne Doğusu ne de Batısı vardır. Adalet, insan olmanın ortak vicdanıdır. Hukukun nihai amacı da devleti güçlendirmekten önce insanı korumak, insan onurunu yaşatmak ve hakkı sahibine teslim etmektir.
Türkiye bu açıdan nerede duruyor? Özellikle birey, toplum, hukuk ve adalet kavramları noktasında...
Türkiye, tarihinin önemli eşiklerinden birinden geçmektedir. Bir tarafta asırların birikimiyle oluşmuş güçlü devlet geleneği, diğer tarafta ise giderek yükselen hak, özgürlük ve adalet talepleri bulunmaktadır. Esasen bu durum yalnızca Türkiye’ye özgü değildir. Devlet ile birey arasındaki ilişkinin yeniden tanımlandığı her dönemde benzer tartışmalar yaşanmıştır. Ancak ülkemizin kendine özgü tarihi, siyasi ve toplumsal şartları bu tartışmayı daha da önemli hâle getirmektedir.
Türk toplumu adalet duygusu son derece güçlü olan bir toplumdur. İnsanlarımız bazen ekonomik sıkıntılara, bazen sosyal problemlere tahammül gösterebilir; ancak adalet duygusunun zedelendiğine inandığında bunu kabullenmekte zorlanır. Çünkü adalet, bu milletin yalnızca hukuk sistemiyle ilgili bir beklentisi değil, bununla birlikte dinî inancının, kültürel ve vicdani hafızasının da ayrılmaz bir parçasıdır.
Bununla birlikte zaman zaman hukuki güvenlik, öngörülebilirlik, kurumsal istikrar ve yargıya duyulan güven konusunda bazı sorunların yaşandığını da görmekteyiz. Hukuk devletinin en önemli vasfı, vatandaşın yarın başına ne geleceğini önceden öngörebilmesi ve hakkını aradığında tarafsız bir yargı merciine güvenle başvurabileceğine inanmasıdır. Hukuki güvenliğin zayıfladığı yerde yalnızca birey zarar görmez; devletin kurumsal itibarı da bundan olumsuz etkilenir.
Kanaatimce Türkiye’nin önündeki temel mesele, güçlü devlet ile özgür birey arasında sağlıklı bir denge kurabilmektir. Çünkü güçlü devlet ile özgürlükler birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır. Devletin gücü, vatandaş üzerinde kurduğu baskı ile değil; vatandaşın ona duyduğu güven ile ölçülür. Gerçek anlamda güçlü devlet, insanların korktuğu değil, adaletine sığındığı devlettir.
Unutulmamalıdır ki bir devletin itibarı yalnızca ekonomik göstergelerle, askerî kapasitesiyle veya bürokratik gücüyle ölçülmez. Devletin asıl itibarı, vatandaşlarının yargıya duyduğu güvenle, mahkemelerin tarafsızlığına olan inançla ve hukukun herkese eşit uygulanmasıyla ölçülür. Adaletin güçlü olduğu yerde devlet de güçlü olur; adaletin zayıfladığı yerde ise en güçlü görünen yapılar dahi zamanla meşruiyet ve itibar kaybına uğrar.
BAĞIMSIZ VE TARAFSIZ YARGI ÖZGÜRLÜKLERİMİZİN GÜVENCESİDİR
Bugün Türkiye’de yargısal bir vesayet olduğunu mu düşünüyorsunuz?
Bu tür meselelerde kavramların yerli yerinde kullanılması ve değerlendirmelerin soğukkanlılıkla yapılması büyük önem taşımaktadır. Her şeyden önce bağımsız ve tarafsız bir yargı, demokratik hukuk devletinin temel direği, temel hak ve özgürlüklerin ise en güçlü güvencesidir. Yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını yitirdiği bir düzende ne hukukun üstünlüğünden ne de gerçek anlamda işleyen bir demokrasiden söz etmek mümkündür. Ülkemizde Hâkimler ve Savcılar Kurulunun oluşum biçimi ile yargı bürokrasisindeki atama ve görevlendirme mekanizmaları, bağımsız ve tarafsız yargı ilkesinin yalnızca teorik bir ideal mi yoksa fiilen işleyen bir güvence mi olduğu yönündeki tartışmaları canlı tutmaktadır. Hukuk devletinin geleceği açısından bu tartışmaların ciddiyetle ele alınması bir tercih değil, zorunluluktur.
Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken önemli bir husus bulunmaktadır. Yargının bağımsız olması ile yargının siyasal karar alma süreçlerinin yerine geçmesi arasında son derece hassas bir çizgi vardır. Son yıllarda dünyanın birçok demokratik ülkesinde tartışılan “jüristokrasi” kavramı da tam olarak bu noktaya işaret etmektedir. Jüristokrasi, halkın iradesiyle oluşan siyasal organların yerine, demokratik meşruiyetini seçimlerden almayan yargısal aktörlerin kamusal ve siyasal süreçler üzerinde belirleyici hâle gelmesini ifade etmektedir.
Benim dikkat çekmeye çalıştığım husus, yargıya karşı bir eleştiri geliştirmek değil; kuvvetler ayrılığı ilkesinin bütün boyutlarıyla korunmasının önemini vurgulamaktır. Nasıl ki yürütme organının sınırsız yetkilere sahip olması hukuk devleti açısından ciddi bir risk oluşturuyorsa, aynı şekilde yargının da anayasal sınırlarını aşarak siyasal alanı şekillendirmeye başlaması demokratik sistem bakımından üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur.
Çünkü demokrasilerde hiçbir güç mutlak değildir. Yasama, yürütme ve yargı birbirinin alternatifi değil; birbirini dengeleyen ve denetleyen kurumlardır. Birinin diğerinin alanına müdahale etmeye başlaması, zamanla kuvvetler ayrılığı ilkesinin zedelenmesine ve demokratik meşruiyet tartışmalarının ortaya çıkmasına yol açabilir.
Kanaatimce asıl mesele, bir kurumun diğerine üstünlüğü değil; her kurumun anayasal sınırları içerisinde görevini yapabilmesidir. Demokrasi, seçilmiş organlarla denetleyici kurumlar arasında kurulan hassas denge üzerinde yükselir. Bu denge bozulduğunda yalnızca siyasal sistem zarar görmez; hukuk devleti, toplumsal güven ve kurumsal meşruiyet de bundan olumsuz etkilenir. Dolayısıyla tartışmamız gereken şey, yargının varlığı veya gücü değil; demokratik hukuk devleti içerisinde bütün kurumların meşruiyet sınırları içerisinde kalıp kalmadığı meselesidir. Hukukun amacı güçler arasında üstünlük mücadelesi yaratmak değil, adalet temelinde bir denge ve uyum tesis etmektir.
Önemli bir kavram da keyfilik. Keyfilik nedir? Hukuk ve adaleti askıya almak mıdır?
Keyfilik, en yalın ifadeyle hukukun kişilerden bağımsız olma vasfını kaybetmesi ve kuralların kişilere, konumlara veya tercihlere göre farklı uygulanmaya başlanmasıdır. Aynı fiilin bir kişi bakımından suç, başka bir kişi bakımından ise görmezden gelinebilir bir davranış olarak değerlendirilmesi; aynı hukuki olay karşısında benzer durumda bulunan insanlar için farklı standartların işletilmesi, keyfiliğin en belirgin göstergelerindendir.
Hukuk devletinin temelinde eşitlik ilkesi yatar. Kanunların kişilere göre değil, olaylara göre uygulanması gerekir. Eğer hukuki değerlendirmeler kişilerin kimliğine, düşüncesine, makamına, ekonomik gücüne veya siyasi tercihine göre değişmeye başlarsa, orada hukukun üstünlüğünden değil, kişilerin üstünlüğünden söz edilmeye başlanır. Bu da hukuk devleti açısından son derece tehlikeli bir kırılma noktasıdır.
Kanaatimce keyfilik, hukukun tamamen askıya alınmasından önce ortaya çıkan ilk alarmdır. Çünkü hukuk bir gün içerisinde ortadan kalkmaz; önce öngörülebilirliğini kaybeder, ardından eşit uygulanma niteliğini yitirir ve zamanla vatandaşın adalete olan güveni sarsılmaya başlar. Hukuk devletini ayakta tutan yalnızca mahkemeler veya kanun metinleri değildir; vatandaşın hukukun herkese eşit uygulanacağına dair taşıdığı inançtır.
Hukukun en büyük gücü, çoğu zaman düşünüldüğü gibi zor kullanma yetkisi değildir. Hukukun asıl gücü, bireylere güven vermesi ve yarın neyle karşılaşacaklarını öngörebilmelerini sağlamasıdır. İnsanlar aynı şartlar altında aynı kuralların uygulanacağını bildikleri ölçüde kendilerini güvende hissederler. Bu güven duygusunun zedelendiği yerde ise yalnızca hukuk değil, toplumsal barış ve devlet otoritesinin meşruiyeti de zarar görmeye başlar.
Bu nedenle ülkemizdeki keyfilik görüntüsü, sadece bir yönetim sorunu değil; bununla birlikte adalet duygusunu, hukuki güvenliği ve devlet-vatandaş ilişkisini doğrudan etkileyen ciddi bir hukuk devleti sorunudur. Adaletin eşiğini aşan ilk tehlike çoğu zaman hukuksuzluk değil, keyfiliktir. Hâkim ve savcıların kararlarının adil olması kadar, adil görünmesi de hukuk devletinin vazgeçilmez şartlarındandır. Çünkü adalet, yalnızca dağıtılan değil, toplumun vicdanında hissedilen ve görülen bir değerdir.
DİRENME BİR ADALET ARAYIŞIDIR
Buna itirazın aracı ve sınırı nedir? Dahası bu itiraz hakkının hukuki sınırları nelerdir?
Hukuk devletlerinde ve demokratik toplumlarda itirazın ilk ve en meşru zemini, yine hukuk düzeninin kendi içerisinde oluşturduğu mekanizmalardır. Çünkü hak arama özgürlüğü, hukuk devletinin vatandaşına tanıdığı en temel güvencelerden biridir. Mahkemelere başvurma hakkı, seçimler, ifade özgürlüğü, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı, basın özgürlüğü, dilekçe hakkı ve sivil toplum faaliyetleri demokratik itirazın başlıca araçlarıdır.
Esasen hukuk düzeni, vatandaşın itiraz etmesini engellemek için değil; itirazlarını barışçıl ve meşru yollarla ortaya koyabilmesi için vardır. Bir toplumda eleştiri, itiraz ve farklı düşünceler özgürce ifade edilebiliyorsa, o toplum kendi sorunlarını hukuk içerisinde çözme kabiliyetine sahip demektir.
Bu nedenle direnme hakkı, günlük siyasi tartışmaların veya sıradan uyuşmazlıkların konusu değildir. Direnme hakkı ancak hukuki ve demokratik başvuru yollarının etkisiz hâle geldiği, temel hak ve özgürlüklerin sistematik biçimde ortadan kaldırıldığı ve meşru itiraz kanallarının bütünüyle kapandığı istisnai durumlarda hukuk ve siyaset teorisinin gündemine giren bir kavramdır.
Günümüz demokratik toplumlarında bu hakkın en meşru ve en kabul gören görünümü ise sivil itaatsizliktir. Sivil itaatsizlik; şiddeti reddeden, kamu düzenini bozmayı amaçlamayan, vicdanlara hitap eden, haksız olduğunu düşündüğü uygulamaya karşı barışçıl bir duruş sergileyen ve gerektiğinde hukuki sonuçlarına katlanmayı göze alan bir itiraz biçimidir.
Burada önemli olan husus, itirazın yıkıcı değil yapıcı olmasıdır. Amaç devleti, hukuku veya toplumsal düzeni ortadan kaldırmak değil; bunların kuruluş felsefesine, yani adalete ve hukuka yeniden dönmesini sağlamaktır. Çünkü demokratik toplumlar yalnızca seçimlerle değil, bununla birlikte vatandaşların hukuka uygun şekilde itiraz edebilme imkânlarıyla da ayakta kalırlar.
Kanaatimce barışçıl eleştiri ve hukuki itiraz mekanizmaları, demokratik sistemlerin en önemli emniyet supaplarıdır. İnsanların konuşamadığı, korktuğu, eleştiremediği ve itiraz edemediği yerde öfke birikir, bunun sonucunda kontrol edilemez toplumsal ve siyasal sonuçlar ortaya çıkabilir. Buna karşılık düşüncelerin özgürce ifade edilebildiği toplumlarda ise sorunlar çoğu zaman hukuk ve demokrasi içerisinde çözüm bulur. Bu nedenle itiraz hakkı, hukuk devletine yönelik bir tehdit değil; tam tersine devleti ayakta tutan temel güvencelerden biridir.
Son olarak...
Düşüncelerimizi, kaygılarımızı ve çözüm önerilerimizi kamuoyu ile paylaşma imkânı sundunuz. Toplumun geleceğine ilişkin meselelerin konuşulmasına ve tartışılmasına vesile olan her platformun değerli olduğuna inanıyorum. Bu nazik davetiniz için tekrar teşekkür ediyor, bütün okuyucularımıza sevgi ve saygılarımı sunuyorum.

