İran ve ABD müzakereleri nihai barışla sonuçlanacak mı? Müzakereler neden sürekli baltalanıyor? İsrail ve Körfez ülkelerinin etkisi ne olacak? İran’ın bundan sonra komşularıyla ilişkisi nasıl olabilir? İran içerisinde nasıl bir güç yapısıyla karşı karşıyayız ve İran’daki yeni yönetim nasıl şekillenmiş durumda? İran’da yeni karar verme mekanizması nasıl işliyor ve güç kimin elinde? İran rejimi ağır savaş şartlarına rağmen neden devrilmedi, muhalifler neden sokağa çıkmadı, İran’daki muhalif ve muhalefet kavramı nedir? Gibi pek çok soruyu irdelemeye çalıştık.

Savash Porgham: İran ve ABD arasında sürekli değişen söylemler üzerinden yürüyen bir müzakere silsilesi var; bir türlü nihai sonuç sağlanamıyor, pek çok aktör devrede, pek çok değişken sürece yansıyor. Benim kanımca böylesi bir bölgesel ve küresel bir savaşa yol açan ve pek çok kavramı ve olguyu değiştiren bu savaş bir anlaşmayla bugünden yarına bitmeyecek. Tarafların birbirlerinden talepleri savaş öncesi bile kabul görmezken savaş sonrası bir mutabakat sağlanması imkânsız olmasa da çok zor. Savaşla kazanılmaya çalışılan ancak savaşla bile elde edilemeyen taleplerin müzakere masasında sonuca varması çok zor. Bence ara formüller, kısa ve orta vadeli ateşkesler, belirli anlaşmalar sağlansa bile İran ve ABD arasındaki bir mutabakatın uzun ömürlü olması ve sürdürülebilmesi imkansıza yakın. Sizin bu konuda fikriniz nedir?

Arif Keskin: İran, müzakereleri iki aşamaya ayırıyor; bunları birbiriyle bağlantılı ancak aynı zamanda birbirinden bağımsız olarak ayırıyor. İlk aşamadaki anlaşmanın merkezi Hürmüz Boğazı, ikinci aşamadaki müzakerelerin merkezini nükleer meselesi oluşturuyor. Şu an birinci aşama üzerine konuşuluyor. Burada dışarı yansıyan iki söylenti var; birincisi savaş öncesine dönmek anlamında tartışılıyor, yani İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki engellemeleri kaldırması ve bunun karşılığında Amerika’nın deniz ablukasını kaldırması, bu anlamda da İran’ın petrolünü satabilmesi. Yani Hürmüz Boğazı’nın eski haline geri dönmesi. Bazı iddialara göre, İran birinci aşamada bloke edilmiş paralarının serbest bırakılmasını da istiyor. Eğer Trump birinci aşamada İran’ın bloke edilmiş varlıklarını serbest bırakırsa bu İran için önemli bir kazanım olabilir ve bu durum Trump ve ekibi açısından bir yenilgi sayılabilir çünkü İran Hürmüz Boğazı üzerinden önemli bir kazanımı elde ederek çıkıyor. Ancak pratiğe ve İsrail etkisine baktığımızda, Trump’ın İran’a bu imtiyazı vermesi düşük bir ihtimal olarak değerlendirilebilir. Benim kanaatime göre anlaşma ihtimali savaş öncesine göre daha zor; imkânsız demeyelim ama zor.

Zor olmasının başlıca sebebi İran’ın talepleri. Var sayalım ki İran yönetimi şu an Hürmüz Boğazı’nı eski haline getirdiğini söylesin; bunu tabanına kabul ettiremez çünkü öyle bir radikal taban oluşturdular ki o radikal taban her tür anlaşma ve müzakereyi kabul etmiyor çünkü İran yönetimi radikal tabanını Hürmüz Boğazı’nın bir daha savaş öncesi eski haline dönmeyeceği konusunda ikna etmiş durumda. Öte taraftan; sürekli yeni Rehber Mücteba Hameneyi tarafından Hürmüz Boğazı’nın eski haline dönmesini yasakladığı ve bu konunun konuşulmasını yasakladığı yönünde açıklamalar yayınlanıyor. Bundan dolayı da İran yönetiminin böylesi bir müzakere zeminini oturtup kabul ettirebilmesi çok zor, kolay değil.

İkinci aşama ise bambaşka bir problem. Var sayalım ki bu müzakereler olumlu olarak sonuçlandı; sürece ve yörüngesine baktığımızda tarafların ilişkileri bu anlaşmayı sürdürebilecek ve taşıyabilecek bir noktada değil. Çünkü savaş her şeyi değiştirdi ve bizim savaşın değiştirdiği koşullar içinde yorum yapmamız gerekiyor. Benim görüşüm olumlu bir anlaşma sağlansa bile bunun sürdürülebilmesi ve taşınabilmesi kolay değil. Belki de İranlılar bu durumu bir ara dönem olarak görüyorlar ve birkaç ay sonra yeniden bir savaşın patlak verebileceğini düşünüyorlar çünkü bölgesel duruma da bakıldığında tarafların bu anlaşmayı ileriye götürebilmeleri çok zor.

Savash Porgham: Bana göre savaşın yarattığı bölgesel ve küresel koşullar arabulucu olan ülkelerin bile perspektiflerini değiştirdi çünkü özellikle Körfez ülkelerini bombalayarak neredeyse darmadağın eden ve savaşın başından bu yana Körfez ülkelerini hedef gözetmeksizin vuran bir İran’ın varlığı söz konusu. Buna rağmen bazı Körfez ülkelerinin hala arabuluculuk rolünü sürdürmeye çalıştıklarını görsek de burada İran’a karşı bir güven problemi olduğu oda ortada. Öte taraftan gelen bazı bilgilere göre, bazı Körfez ülkelerinin İran’ı dize getirmek ve müzakerelerde daha çok taviz elde etmek için askeri müdahalenin devam etmesi gerektiğini istedikleri yönünde. Anlaşmanın olumlu sonuçlansa bile bundan böyle yürütülebilmesi ve devam edebilmesi için ve arabuluculuk faaliyetlerinin olumlu sonuçlanması için benim kanımca Körfez ülkelerinin de tutumu çok önemli. Sizce Körfez ülkeleri ile İran arasındaki güven krizi ve bunalımı nasıl bir noktada ve nereye evrilebilir? Çünkü taraflar arasında sadece son savaştan dolayı değil, tarihsel olarak da derin güven sorunu ve derin anlaşmazlıklar varlığını sürdürüyor. Körfez ülkelerinin “yeni savaş koşullarında” İran’a dair bakış açıları ne olacak?

Arif Keskin: Söylediğiniz doğru; savaşın sonuçlarından biri de İran’la ilgili problemin ABD-İsrail ekseninden çıkarak artık bölgesel bir hale gelmiş olmasıdır. Şu an itibariyle Körfez ülkelerinin çoğu savaş öncesine göre İran’a dair daha fazla endişe duyuyorlar. Yani İran’ı daha fazla tehlikeli ve kendilerine daha fazla tehdit olarak görüyorlar. Bunun en önemli yansımasını Birleşik Arap Emirlikleri’nde görüyoruz. BAE’nin İsrail ile olan ilişkisi savaş öncesine göre daha fazla arttı ve şu an BAE İsrail’in Demir Kubbesi tarafından korunuyor. Bu neyi gösteriyor; savaşın İran’ın Körfez ülkeleriyle olan sorunları daha aktif bir hale getirdiği, daha da görünür hale getirdiği ve daha sonra da devam edecek bir sıcak çatışmaya evirdiğini ortaya koyduğu açık. İran’ın bu süreçte elde ettiği özgüveni de hesaba kattığı zaman, İran artık sürekli bölge ülkelerini hedef haline getirebilir ve vurabilir. Mesela Kuzey Irak’ı vuruyor, Körfezi de vurabilir. Bu anlamda artık mesele ABD-İsrail ekseninden çıkarak Körfez’deki bazı ülkelerin de daha somut ve keskin sorunu haline geldi.

Bana göre bu durum aslında birçok şeyi etkileyecek. Hürmüz Boğazı’nda yaşanan güvensizlik Körfez ülkelerini yeni güzergahlar bulma arayışına itecek ve anlaşma sağlansa bile bir iki yıl sonra Hürmüz Boğazı eski öneminde olmayacak çünkü farklı rotalar konuşuluyor olacak. Anlaşma sağlasa bile Körfez ülkeleri kendilerini korumak açısından ABD ve İsrail ile zorunlu olarak farklı bir güvenlik ilişkisi içine girecekler. Ve en önemlisi Körfez ülkeleri İran bağlamında eskisi kadar toleranslı olmayacaklar. Örneğin; İran pek çok ambargoyu Birleşik Arap Emirlikleri üzerinden deliyordu ancak bundan sonra BAE bu duruma daha fazla tahammül göstermeyecek, para hareketlerini durduracak. Suudi Arabistan bir dönem İran rejim muhaliflerine destek veriyordu ve yeniden bu siyasete geri dönecekler. Yani; Amerika’yla İran anlaşsa bile İran ile Körfez ülkeleri arasındaki gerilimin tonu ve düzeyi farklı olabilir ama farklı biçimlerde devam edecek.

Bence savaş İran’ın komşuları açısından kendi askeri ve güvenlik sistemlerini İran’a karşı yeniden şekillendirmeye itecek çünkü İran Devrim Muhafızları sürekli bölge ve bölge ötesi saldırılar yapacağını söylüyor ve bu da hem komşularını hem de bölgenin ötesindeki ülkeleri vurabileceği anlamına geliyor. Türkiye ve Azerbaycan dahil tüm ülkeler bundan sonra güvenlik olarak, askeri olarak, istihbarat olarak İran tehdidine karşı yeniden yapılanmaya girecekler. Daha önce “İran elinde nükleer silah olsa bile bizi vurmaz” diyen ülkeler İran’ın artık kendilerini vurabileceğini gördüler çünkü İran hepsini vurdu. Yani savaş çok şeyi değiştirdi ve biz savaş sonrası yeni bir psikolojik ve ruh hali içerisindeyiz. İran’ın belli bir derecede ABD ve İsrail karşısında durabilmesi de bölge ülkelerini İran’a karşı bakış açılarına belirli bir derecede etkiledi. Savaş öncesi ve sonrası olarak artık farklı bir konjonktürün içerisinde bulunuyoruz ve bu durum devam edecek. Amerika İran’la anlaşmaya varsa bile bazı Arap ülkelerinin İran’a dair hoşnutsuzlukları ve problemleri devam edecek.

Savash Porgham: Tam da hoşnutsuzluk bağlamında bölgedeki en önemli etken ve aktör şüphesiz İsrail olacak. İsrail üzerinden yürüyen bir de gerçeklik var. İran ile İsrail hasımlığının önce 12 günlük savaşta, sonra 40 günlük savaşta ve şu an gelinen noktada artık karşılıklı olarak bir beka meselesi haline dönüştüğünü ve ABD ile anlaşma sağlansa bile bu düşmanlığın öylece ortadan kalkmayacağını düşünüyorum. Tabiri caizse İsrail’in İran hava sahasına ayağı açılmış durumda, kolaylıkla girip istediği hedefi vurup çıktığını gördük. İsrail, İran’ı bu noktaya getirdikten sonra, tarihinin en büyük hasarını verip Rehber Ali Hameneyi ve üst düzey komutanlarını öldürdükten sonra, İran’ın sivil ve askeri kurmay zekasına ağır darbeler vurduktan sonra, İsrail’in İran’da bir rejim değişikliği istediği de düşünüldüğünde; sizce Amerika’nın İran’la varacağı bir anlaşma İsrail’i ne kadar dizginleyebilir? İsrail’e dair ateşkesleri ihlal etme, anlaşmaları bozma ve kendi isteği üzerine bağımsız hareket etme noktasında pek çok örnek var. Bir anlaşma sağlansa bile İsrail’in pozisyonu bundan sonra ne olabilir?

Arif Keskin: Dediğiniz doğru, ben de buna katılıyorum. Burada İsrail’in ikna olmadığı bir anlaşma uzun süre devam edemez. Önemli olan İsrail’in de anlaşmayı kabul etmesi çünkü aksi taktirde İsrail’in hoşnut olmadığı bir anlaşmayı Amerika da uzun süre yürütemez çünkü İsrail Amerika’dan bağımsız olarak kendisi de bir şeyler yapmak isteyebilir. Şu an esasen öyle bir noktadayız ki tüm taraflar kendisini muzaffer ve galip olarak görüyor. Burada temel mesele şu; İran ne Amerika’yı ne İsrail’i caydırabildi çünkü onlar her an İran’a saldırabilirler. Oysaki İran’ın amacı onların İran’a bir daha saldırmaması veya saldırma cesareti gösterememesidir ama Amerika’yı da İsrail’i de bu bağlamda caydırabilmiş değil. Ama aynı zamanda Amerika ve İsrail de İran’ı istediklerini yaptırabilecek bir noktaya getiremediler, çok zarar verdiler ama şu an İran onların istediklerini yapmıyor. Anlaşma ve müzakere böylesi bir durumun neyini çözebilir ki? Taraflar savaşla alamadıkları bir şeyi müzakere masasında nasıl alacaklar? Taraflar niye bir şey verip geri adım atsınlar? Bu tüm taraflar için geçerli bir pozisyon ve durum.

Anlaşma nasıl sürdürülebilir olabilir; birincisi taraflardan birinin zımni de olsa yenilgiyi kabul edip çekip gitmesi durumunda anlaşma sürdürülebilir olur. Ancak şu an filli olarak böyle bir durum söz konusu bile değil. İkincisi; tarafların belli bir noktada, çizgide ve sorunlarda buluşma potansiyelleri olmalı. Burada elde edilmek istenenlerde ya sıfır ya yüzde yüz alma ihtilafı mevcut ve taraflar geri adım atmıyorlar. Bu ihtilaf müzakere ederek esnetme şansının olabileceği bir durum değil çünkü ihtilaf konuları oran ihtilafı değil nitelik ihtilafı. Var olan ihtilaflar varoluşsal ihtilaflardır ve bundan dolayı da geri adım atıp bir anlaşmaya varabilmek imkânsız olmasa da zor. Yani taraflar ne üzerinde anlaşacaklar ki?

Savash Porgham: Ben bu ihtilafın sadece taraflar arasında değil hem ABD yönetiminin farklı kanatlarında hem de İran içerisinde şekillenen yeni yönetim katmanları arasında da olduğunu düşünüyorum. Yani tarafların kendi aralarında da bir görüş birliği yok. ABD ve İsrail, İran Rehberi Ali Hameneyi’yi ve komutanları öldürerek “yeni dengeler” kurabileceğini düşündü ancak karşısında pek çok cenahın etkili olduğu, tek parça ol(a)mayan katmanlı bir yeni güç dengesi buldu.

İran’ın faklı devlet kanatları arasında son dönemdeki en önemli tartışma konularının başında ABD ile yürütülen müzakerelerin nasıl yapılacağı ve ne anlama geldiği üzerine yaşanan ciddi görüş ayrılıkları geliyor. İran yönetimi bunun aksine bir görüntüyü vermeye çalışsa da farklı devlet kanatları arasındaki çatlaklar çok daha görünür bir halede ve hatta iç medyaya bile yansıyor. İranlı yetkililer iç ve dış kamuoyuna birlik mesajı vermeye çalışsa da hem müzakere ekibi içinden hem de devletin farklı kanatlarına mensup yetkililerden gelen açıklamalar arasındaki çelişkiler bu birlik iddiasını zayıflatıyor ve sistem içinde ciddi görüş ayrılıkları olduğunu gösteriyor. İranlı bazı yetkililer müzakereleri destekliyorlar ama her fırsatta ABD’ye karşı büyük bir güvensizlik taşıdıklarını, ABD’nin geçmişte sözlerini tutmadığını, müzakerelerin “Direniş Ekseni” olarak adlandırılan İran’a bağlı vekil güçleri zayıflatmaması gerektiğini ve ABD’ye gerektiğinde sert bir karşılık verilmesini söylüyorlar.

Özellikle radikal muhafazakâr ve sertlik yanlısı devlet kanadı müzakerelere karşı çıkıyor çünkü müzakerelerin bugüne kadar hiçbir sonuç vermediğini savunuyorlar. Bu kanat nükleer programın müzakere konusu olmamasını ve vekil örgütler konusunda taviz verilmemesini istiyorlar ve radikal dinî “Ayetullahların” da desteğine sahipler. Reformist ve daha ılımlı kesimler ise diplomasiyi ve müzakereyi savunuyorlar, maksimalist ve radikal görüşlerin kalıcı barışı önlediğini ve böyle giderse İran rejiminin topyekûn bir yıkımla karşı karşıya kalabileceğini söylüyorlar.

İran’ın müzakere stratejisine dair radikallerle ılımlılar arasında ciddi ve yapısal çatlaklar ve görüş ayrılıkları var. Siviller ile sahadaki askeri komuta arasında da savaşın devamı noktasında derin görüş ayrılıkları ve koordinasyon eksikliği var. İran’ın farklı devlet kanatları arasında ABD ile müzakerenin amacı ve kapsamı konusunda bir uzlaşı sağlanamıyor, içerideki siyasi gerilimler ve fay hatları tetikleniyor, müzakerelerin kalıcı olarak bir sonuç vermesi gün geçtikçe zorlaşıyor. Bu durumun en önemli sebebi İran’da derin bir liderlik sorunu ve yönetimde çok seslilik olması; yeni Rehber Mücteba Hameneyi’nin sağlık durumunun belirsizliği, ülkeyi gerçekten kimin yönettiğinin bilinmemesi, tüm devlet kanatlarını bir arada tutarak tüm fikir ayrılıklarını bastırarak “son sözü söyleyecek” karizmatik bir rehberin olmaması müzakerelerin geleceğini ve hatta rejimin bekasını belirsiz ve kırılgan hale getiriyor.

Arif Keskin: Savaş durumu aslında İran devlet aygıtını da belli bir derecede işlevsiz hale getirdi. İran’ın Anayasal devlet kurumları savaştan önce de çok işlevsel değildi ama savaş sonrası bu kurumlar daha da işlevsiz hale geldi. Şu an Meclis yok, önemli olan kurumlar yok, savaş sonrasında İran’ın devlet kurumları çalışamaz hale geldi. Özellikle de terör ve suikast korkusundan dolayı bir araya gelemiyorlar. Savaş sonrası oluşan yeni koşullardan dolayı İran’ın devlet kurumları zorunlu olarak bir araya gelemiyorlar ve Anayasal kurumların önemli bir bölümü çalışamıyor. Anayasal kurumların önemli bir bölümünün çalışamıyor olması gücün belirli noktalarda yoğunlaşması anlamına geliyor. Savaş öncesinde güç belirli ölçülerde Anayasal kurumlar arasında dağıtılmış durumdaydı ancak şu an kurumsal bir işleyiş olmadığından güç farklı odaklar nezdinde yoğunlaşıyor.

Yeni Rehberin sonuç itibariyle yaşadığını düşünsek bile, o kadar saklı yaşıyor ki zaten fiili olarak bütün bu süreci kuşatması, denetlemesi, haberdar olması, müdahale etmesi pek fazla mümkün değil. Mesela Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Rehber Mücteba Hameneyi’yle görüştüğünü söylüyor; bu ne demek, savaştan sonra sadece bir kez görüşmüş olduğu anlamına geliyor. Yani Rehbere ne internetle bilgi verilebilir ne oraya sürekli aracılar gidip gelebilir. Yani zorunlu olarak Rehber belli konularda ve noktalarda fiili olarak müdahale edebilir ve birçok konu ona sunulamaz bile, sunulma ihtiyacı da duyulmaz. Belki belirli ilkeler kendisiyle istişare edilmiş olabilir ancak yaşanan koşullar nedeniyle yeni Rehber eskiden olduğu gibi babası Ali Hameneyi’nin fonksiyonunu fiilen üstlenemez çünkü bütün saklanıyor. Saklanmasından dolayı da her şeyden haberdar olması, denetlemesi, ayrıntıları bilmesi mümkün değil.

Bu da gücün belirli odaklar arasında dağılması anlamına geliyor; güç dağılınca da yetkiler dağlıyor. Bu nedenle de siyasi olarak karar alma risk alma durumu ciddi anlamda zorlaşıyor. Diyelim ki İran yönetimi içinde büyük çoğunluk müzakereyi destekliyor; tamam ama neyi ne kadar müzakere edecekler veya ne kadar taviz verecekler gibi konularda ciddi ihtilafları var. Son kararın siyaseten riskini kim alacak, kim süreci yönetecek, bunlar belirsiz. Aslında İran’daki müzakere sorunlarının sebebi de bu saydığımız güç dağılımı ve net olarak tüm olguları kendisinde birleştirip nihai kararı verebilecek birinin görünür olmaması. Bu da durumu zorlaştırıyor çünkü bir kanadın müzakere masasında yaptığı anlaşmayı diğer kanat bozabilir. Müzakere grubunun bile kimlerden oluşup oluşmayacağı konusunda ihtilafa düşen bir sistemle karşı karşıyayız. Bu durum bir yönüyle sistemi ayakta tutan bir şey çünkü bir grubun öldürülmesi riskine karşı diğer grup yoluna devam edebiliyor. Ama temel olarak kritik konularda karar alma süreci etkileniyor.

Şunu da düşünmemiz gerekiyor; savaş sonrası İran’ın iç siyaseti de değişti. Yani İran iç siyasetinde ılımlı, reformcu, şudur budur gibi kavramların eski anlamını ifade etmediği bir evreye girilmiş durumda çünkü radikal muhafazakârlar gelinen durumda kendilerinin tüm savlarında reformculara karşı haklı çıktıklarını söylüyorlar ve diğer kanatları öteliyorlar ve ılımlı reformistlerin söylemlerine artık gerek kalmadığını savunuyorlar. Ayrıca sokakları radikalleştirdiler, tüm radikalleri sokağa döktüler ve kendi radikal tabanlarını oluşturdular. Bırakın reformcu ılımlılarla ihtilafı, radikal muhafazakârlar bile birbirlerine düştüler. Eskiden ihtilaf reformcu ılımlılarlaydı ancak şu an gelinen noktada ihtilaf tam da iktidarın kalbine yerleşti. Bugün artık ülkeyi yönetenler arasında bir ihtilaf var. İhtilaf artık radikal muhafazakâr grupların arasındadır. Bu ihtilaftan kimin galip çıkacağı, bu ihtilafın İran’ın iç ve dış politikasını nasıl şekillendireceği önemli bir husus olacak.

Savash Porgham: Sizin de belirttiğiniz gibi İran sokakları savaştan bu yana radikalleşti, sürekli rejim unsurlarının ve destekçilerinin sokaklarda olduklarını gördük. Türkiye de dahil olmak üzere uluslararası medya kamuoyuna yönelik bunu öne çıkarıp İran halkının sanki sadece bu radikal muhafazakâr tabandan ibaret olduğunu ve tüm İran halkının rejimin arkasında olduğu izlenimini yarattılar. Çünkü İran’da kendilerini muhalif olarak adlandıran gruplar ve unsurlar bir birliktelik sağlayamadılar. Öte taraftan; savaştan iki ay önce sokaklarda binlerce muhalifin öldürüldüğü bir ortamda İran’ın muhalif kesimi savaş ortamında sokaklara çıkmayı kendi can güvenlikleri için bir tehdit olarak görüp sokaklara çıkmamayı tercih ettiler. Kimilerine göre muhalif de olsalar bazı kesimler “Rejime karşıyız ama İran’ı savunuyoruz” diyerek sokaklara çıktılar, rejim medyası başı açık kadınlardan “kendi destekçisi” olarak görüntüler servis etti. Bence İran rejiminin medyası ve ideolojik aygıtı interneti keserek yaptığı tek taraflı yayınlarla belirli ölçüde rıza üretmeyi başardı. Tüm kopuşlara ve zafiyetlerine rağmen İran rejimi yıkılmadı ve her şeye rağmen ayakta kalmayı başardı.

Bu durum da dünya kamuoyu nezdinde tüm halkın rejimi desteklediği gibi bir algıyı oluşturdu ve bu durumun alıcısı da çok oldu. Bence İran muhalefeti savaş sürecinde İran içinde etkisiz kaldı ve savaş şartlarına rağmen rejime alternatif olacak güçlü bir grup ortaya çıkmadı, buna Rıza Pehlevi’yi de dahil ediyorum. Rejim kendisine bir meşruiyet zemini yaratmayı başardı, bu savaşta ayakta kalmayı başardı ve en azından rejim muhaliflerine karşı bir güç elde etti, aynen 8 yıllık İran-Irak Savaşı’nı kendi yerini ve gücünü sağlamlaştırmak için kullandığı gibi. Sizce daha birkaç ay önce binlerce muhalif sokağa çıkmışken, İslam Rejiminin en zayıf olduğu bir konjonktürde muhalifler sokağa çıkmadılar. Ne oldu, ne yaşandı da İran sokakları rejimden yana radikalleşen bir izlenim yaratmayı başardı?

Arif Keskin: Bunun birçok sebebi var; birincisi bombalamaların sürdüğü bir noktada insanların sokağa çıkması pek olası değil. Rejim destekçileri de günün belirli saatlerinde çıkıyorlardı, akşam ve gece saatlerinde ağırlıklı olarak çıkıyorlardı. Bombalamaların etkilerini ve tahrip gücünü hafife almamak gerek. Böylesi bomba düştüğünde ve insanlar üzerine farklı ruh hali ve sağlık kaygısı yarattığında kim sokaklara çıkar ki, muhalif olsa da fark etmez. Savaş psikolojisini gözden kaçırmamak gerekiyor. İkincisi; böylesi bir bombalamada sokağa çıkıldığında meselenin rengi değişir. Savaş süreci İran’daki protestoların anlamını da değiştirdi çünkü birileri şu anki şartlarda İran’da yapılacak bir protestoyu sadece demokratik olarak yapılan bir protesto olarak görmeyebilir; dış güçlerin kışkırtması veya bu bağlamda görme eğilimi var. Muhalifler zaten bunu savaştan iki ay önceki protestolarda gördüler, rejimin nasıl gaddar olduğunu, neler yapabileceklerini gördüler. Zaten öyle bir noktada sokağa çıkan protestocular “düşman muamelesi” göreceklerdi ve çok daha sert bir karşılık bulabilirlerdi. Öte taraftan rejim yanlıları zaten sokaktaydı ve muhaliflerin de çıkması halinde bir iç savaş doğabilirdi.

Öte taraftan halkın farklı kesimlerinden muhaliflere destek gelmesi gerekiyordu çünkü önemli olan halkın sokaklara gelmesidir. Böylesi bir savaş anında halk gelmez, tarihte de olmadı ki. Mesela 1941’de İran işgal edildiğinde 3-4 günde işgal ettiler, halk hemen sokağa çıkmadı, sonradan geldiler. Öte taraftan internetin kesik olduğu bir noktada biz İran sokaklarında tam olarak neler olduğunu da bilmiyoruz ve ülke içinden birçok bilgiye de sahip değiliz. Senin de dediğin üzere; internet kesik olduğundan İran İslam Cumhuriyeti bize bir bilgi veriyor ve biz o bilgi üzerinden İran’ı yorumluyoruz. Gece kamerayı sokaklara yönlendiriyorlar ve biz İran’ı sadece oradan görüyoruz, bunun dışında internet kesik, bilgi gelmiyor, ne olup bittiğini bilmiyoruz. Mesela İran Polis Komutanı Radan 6 bin 500 ajan yakalandığını söylüyor; 6 bin 500 ajan ne demek? Bu da bir yönüyle belki de belli bir iradelerinin olduğunu gösteriyor. Niye interneti açmadılar, neden kapalı, neden telefon bağlantıları sıkıntılı, bunların hepsi içerideki muhalefete karşı yapılan eylemler.

Bana göre aslında İranlılar kendi tepkilerini bu süreç durduktan sonra gösterecekler. Bu süreç durunca, savaş ihtimali biraz uzaklaşınca, sonrasında halk kendi sözünü söyleyecek. Evet, radikaller fikirlerini söylediler ama halkın önemli bir bölümü daha fikrini söylemedi. Savaş nedeniyle zaten sokağa gelmezlerdi, bana göre gelmeleri de makul değildi çünkü hem onlar için hem herkes için bedeli çok ağır olurdu. Bu süreç bittikten sonra İran halkının tepkisi ve anlamı net olarak ortaya çıkacak. Şu anda bile devlet yetkililerinin kendileri halkta bir kopuş olduğunun uyarısında bulunuyorlar. Şu an ekonomik durum inanılmaz derecede kötü, enflasyon inanılmaz derecede yüksek. Bana göre, aslında önümüzdeki süreçte belli olacak.

Ben İran ve ABD’nin anlaşmasından yanayım; anlaşsınlar ki halk kendi hesabını çürütsün, yani bu durumda halk kendi hesabını göremiyor. İçtenlikle nerede duracağımızı şaşırıyoruz; çünkü bir taraftan bir saldırı var, bir taraftan da zalim bir yönetim var. Benim düşüncem bütün demokratik güçler büyük ihtimalle bu sürecin aşılmasını bekliyorlar. Öte taraftan; Pehleviciler, şunlar bunlar, bu muhalifler İran’da örgütlü değiller. Bence muhalefet tanımını da biraz değiştirmemiz lazım. Ben muhalefeti Halkın Mücahitleri, Pehlevi, şu bu görmüyorum ki, zaten bunların yapacağı pek fazla bir şey de yok. Bu gruplar çağrı yapsa kaç kişi sokağa gelir ki bugün? Çünkü muhalif diye bir şey yok ve önemli olan halkın sokağa gelmesi. Halk kendiliğinden gelmeli, bunların isteğiyle gelmiyor. Hatta İran’daki muhalif Kürtler örgütlü olmalarına rağmen, defalarca bildiri yayınlamalarına rağmen sokağa gelmediler. Dışarıda olanlar bu durumu anlamadıkları için ve dışarıdaki İran muhalifleri bunu anlatmak istemedikleri için böyle bir şey doğuyor. Bizler muhalif olsak da bunun üzerinden makam mevki kazanan kimseler değiliz ki, ama onlar bu muhalefet üzerinden besleniyorlar.

Halk bu muhalefetten bağımsız olarak bu rejimi istemiyor. Buradaki temel özne halktır. Halkı analizin dışına çıkarıp bir muhalefet damgası vuruyorlar. Muhalefet isimlerle ilişkili değildir, muhalefet halkın ta kendisidir. Yani yapılan analizlerde özne yanlış ve İran İslam Cumhuriyeti bunu net olarak anlıyor, halktan korkuyor, Pehlevi’den korkmuyor, Halkın Mücahitleri Örgütü’nden korkmuyor, çünkü halkın kolektif olarak gerçek muhalefet öznesi olduğunu biliyor. İran’daki muhalif meselesinin Türkiye’de yanlış anlaşıldığını defalarca kez söyledim. Mahsa Amini protestoları ve öncesindeki protestolarda sokaklara çıkan yüzbinlerce insanın hepsi muhalif miydi? Çoğu bakkaldı, ayakkabıcıydı, pastane çalışanlardı, normal halktan insanlardı, yani protestolardan önce normal hayatını sürdüren insanlardı. Muhalif olan kimdir; profesyonel olarak işi gücü rejimle mücadele eden insanlardır. Bunlar var mı, var ama bunların sayısı zaten sınırlı. Yani muhalefetin öznesi halkın ta kendisidir.

Hava gücüyle, hava saldırısıyla İran İslam Cumhuriyeti yıkılmaz. İran’da kurumsal bir devlet aygıtı var, kurumsallık var. Tepesindeki adamları da öldürsen İran yönetimini yok edemezsin. İran İslam Cumhuriyeti çifte bir devlettir, sen çifte bir devleti nasıl yok edebilirsin? İki ayrı kara kuvveti var, iki ayrı deniz kuvveti var, iki ayrı hava kuvveti var, iki ordusuyla iki devlet var. Sen birini yok ettiğinde diğeri çalışmaya devam ediyor. Önemli olan o kurumsallığı yok edebilmektir; burada da ya kara harekâtı olabilir ya da halk ayaklanması. İkisi de olmadığı taktirde o devlet çarkı işlemeye devam eder. İran’da belli bir devlet kurumsallığı elde edilmiştir ve sadece kişilerin ölümüyle işlevini durdurmayan bir devlet aygıtı var.

Bir de İran devletinin içindeki radikal unsurların sonuna kadar savaşmaktan başka şansları da yok, başka ne yapabilirler ki? Ya sonuna kadar savaşacaklar ya da teslim olduklarında asılacaklar. Bu unsurların başka şansları yok, tutunacak başka bir dalları yok, onlar zorunlu olarak mücadele ediyorlar. Ayrıca Devrim Muhafızları sadece bir kurum değil, sistemin her yerinde Devrim Muhafızları var, sivil kanatta da tüm sistem Devrim Muhafızları kökenli zaten. Yani İran devletinde bir tarafta Devrim Muhafızları, öte tarafta siviller varmış gibi algılanıyor; tüm sistem Devrim Muhafızlarıdır. Siyasiler, bakanlar, en aşağıdan en üste kadar tüm sivil yönetim kurumları tamamen Devrim Muhafızlarıdır, ele geçirilmiş durumdalar. Yani Devrim Muhafızları’nın komutanlarını öldürerek bir şey elde edilemez çünkü o yapı basit bir yapı değil; bir taraftan kestiğin zaman diğer taraftan amip gibi kendisini yenileyebiliyor çünkü oraya artık yerleşmiş. İran’da yönetim iki gruptan ibarettir; ya molladır ya Devrim Muhafızları. Askeri güç, para gücü, medya gücü, hepsine sahip bir yapıyı öylece yok etmek zor çünkü bütün yapıyı ele geçirmiş durumdalar. Yani savaşmaktan başka hiçbir yolları yok, aksi taktirde yok olacaklar.