Son dönemde iktidarın muhalif kişi ve kurumlara yönelik adli süreçleri, Türkiye'de hukuk devleti, demokrasi ve kamusal görev-sorumluluk anlayışına ilişkin tartışmaları yeniden ülke gündeminin merkezine taşımıştır. Bu gelişmeler, yalnızca siyasal kutuplaşmayı derinleştirmekle kalmamış, toplumun adalet duygusunu ve psikolojik dengesini de ciddi biçimde sarsmıştır.

Demokratik bir muhalefetin bu tür gelişmelere yaklaşımı ise yalnızca siyasi reflekslerle değil, evrensel hukuk ilkeleriyle şekillenmek zorundadır. Hukuk devletinde bir kişinin siyasi görüşü, kimliği ya da hükümete yönelik eleştirileri ne suçun kanıtıdır ne de masumiyetin güvencesidir. Ortada somut suç delilleri varsa bunların bağımsız ve tarafsız mahkemeler tarafından değerlendirilmesi gerekir.

Ne var ki Türkiye'de uzun zamandır yargı süreçlerinin bu ilkelere uygun işlemediği yönünde güçlü bir toplumsal kanaat oluşmuştur. Özellikle son çeyrek yüzyılda, yargı yoluna düşen ya da düşürülen kişilere yönelik uygulamaların siyasi kimliklerine, toplumsal konumlarına veya dönemin iktidarının siyasal ajandasına göre şekillendiği yönündeki algı yaygınlaşmıştır. Bu durum, hukuk devletine olan güveni derinden aşındırmıştır.

Haluk Levent ve AHBAP Derneği hakkında ortaya atılan iddialar ile yürütülen soruşturma da bu genel çerçeve içinde değerlendirilmektedir. Ancak bu olay yalnızca yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı tartışmasıyla sınırlı değildir. Asıl dikkat çekici olan, kamu kurumlarının işleyişi, kamusal sorumluluk ve denetim mekanizmalarının ne ölçüde işlevsiz hâle geldiğini gözler önüne sermesidir.

6 Şubat 2023 depremlerinde 11 ilde on binlerce vatandaş hayatını kaybetmiş, yüz binden fazla kişi yaralanmıştır. Bu büyük felaket sırasında Kızılay'ın deprem çadırlarını AHBAP Derneği'ne satması ve afet bölgesine müdahalede yaşanan gecikmeler kamuoyunda büyük tepki doğurmuştur. Buna karşılık Haluk Levent ve AHBAP'ın sahadaki hızlı organizasyonu, kamuoyunda büyük takdir toplamış ve Haluk Levent'in güvenilir bir toplumsal aktör olarak öne çıkmasını sağlamıştır.

Aslında burada dikkat çekilmesi gereken nokta, tek bir kişinin öne çıkması değil, kamu kurumunun görevini yerine getirememesidir. Kızılay'ın yaşadığı kurumsal itibar kaybı, toplumun güvenini bireylere yöneltmiştir. Kurumlara değil kişilere güvenin hâkim olduğu siyasal kültürlerde ise her kriz döneminde yeni bir "kurtarıcı" figürü ortaya çıkması kaçınılmaz hâle gelmektedir.

12 Eylül’ün KASTELİ ’si, bu günün Haluk Levent’i  

Son yıllarda anayasal kuralların, kurumsal işleyişin ve liyakat esaslarının yerine tek kişinin iradesinin geçirilmesi eğilimi de bu süreci hızlandırmıştır. Kızılay'ın yerine fiilen Haluk Levent'in geçirilmiş olması, Türkiye'nin yakın tarihindeki başka bir kurumsal güven krizini, 1981-1982 banker krizini hatırlatmaktadır.

24 Ocak kararları sonrasında serbest piyasa ekonomisine geçiş sürecinde yaşanan yüksek enflasyon, alt ve orta gelir gruplarını birikimlerini kısa sürede yüksek kazanç vaat eden bankerlere yöneltmişti. Dönemin Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Turgut Özal'ın "uyanık, işini bilen" söylemiyle sembolleşen ortamda Banker Kastelli gibi denetimsiz finans yapıları hızla büyüdü.

Kamusal denetimin zayıflığı ve finans sistemindeki düzensizlik kısa süre içinde banker sisteminin çökmesine yol açtı. Binlerce kişi tasarruflarını kaybetti; işsizlik, yoksulluk ve kayıt dışı ekonomi arttı.

İlk bakışta banker krizi ile AHBAP tartışması birbirinden tamamen farklı olaylar gibi görünmektedir. Oysa her iki olayın ortak noktası aynıdır: Kamu kurumlarına duyulan güvenin zayıflaması ve devletin düzenleyici-denetleyici işlevini yerine getirememesi.

Dolayısıyla mesele tek tek kişilerin iyi ya da kötü niyetli olması değildir. Asıl sorun sistemseldir; kurumsal yapının zayıflaması, denetim mekanizmalarının işlemez hâle gelmesi ve kamu yönetiminde hesap verebilirliğin ortadan kalkmasıdır.

Devlet yalnızca iyi niyetli yöneticilerle ayakta kalamaz. Güçlü kurumlara, hukukun üstünlüğüne, şeffaflığa ve etkin denge-denetim mekanizmalarına ihtiyaç vardır.

Soruşturmadan kamuoyuna yansıyan iddia ve bilgiler, yalnızca bireysel sorumlulukların değil, devletin düzenleyici görevini ne ölçüde yerine getirdiğinin de sorgulanmasını zorunlu kılmaktadır. Bu nedenle yeni ve güçlü bir Kızılay yapılanmasına ihtiyaç vardır. Afet yönetimi sistemi yeniden gözden geçirilmeli; sivil toplum alanında şeffaflık, hesap verebilirlik ve bağımsız denetim güçlendirilmelidir. İktidarların sivil toplum kuruluşlarını kendi siyasal etkileri altına alma çabalarına son verilmelidir.

Aynı şekilde kamu yönetiminde Sayıştay denetimi, TBMM'nin gözetim fonksiyonu ve bağımsız düzenleyici kurumların etkinliği artırılmalıdır. Medyanın özgürce çalışabildiği, farklı görüşlerin baskı görmeden ifade edilebildiği bir kamusal alan da demokratik denetimin vazgeçilmez unsurudur.

Medyaya yansıyan bilgiler, zamanında ve etkili denetimin yapılmadığı yönünde ciddi soru işaretleri doğurmaktadır. Kamu otoritesinin olası riskleri önceden tespit edip gerekli tedbirleri neden almadığı da kamuoyu adına cevaplanması gereken önemli sorular arasındadır.

Bu nedenle AHBAP soruşturması yalnızca bir dernek ya da bir sanatçı hakkında yürütülen adli süreç olarak değerlendirilmemelidir. Esas mesele, devletin düzenleyici ve denetleyici sorumluluğunu yerine getirip getirmediğidir. Bu soruşturma, Türkiye'de kurumsal kapasitenin, kamu yönetiminin ve demokratik denetim mekanizmalarının geldiği noktayı gösteren önemli bir örnek olarak ele alınmalıdır.