Malum, Kanuni Sultan Süleyman 1566’da Macaristan Zigetvar seferinde hayatını kaybetti.
2026 senesinde ise Türkiye’de bir kadın komedyen sahnede Kanuni ile ilgili bir şaka yaptı diye, videoyu izlemedim ama galiba şaka da bir Hürrem şakası, yargı tarafından beş ay hapse mahkum oldu, mahkeme hükmün açıklanmasını erteledi de şimdilik hapse girmedi; düşünebiliyor musunuz, Kanuni ve Hürrem şakası nedeniyle bir komedyen hüküm giyiyor, böyle bir yargımız, böyle bir devletimiz var yani.
Bu hem içler acısı hem de traji-komik karardan biraz önce de başka bir komedyen genç, Deniz Göktaş, ben Ölü Deniz videosunu izledim ve gerçekten çok beğendim, bu videoda geçen ifadeler nedeniyle tutuklandı.
Türkiye’de yirmi dört senedir “3 Y” ile mücadele etmek, üç Y’den biri de yasaklar, ve “üstünlerin hukuku değil, hukukun üstünlüğü” için iktidara geliyoruz diyen bir siyasi iktidar var ama bu çok vahim olaylar bu iktidarın döneminde yaşanıyor, insan da ne diyeceğini şaşırıyor, belki de hiç şaşırmıyor.
Ülkemizde ifade özgürlüğünün ayaklar altında olduğunu bilmeyen yok, AKP’liler de çok iyi biliyorlar ama onlar divan edebiyatının tecahül-ü arif sanatını kullanıyorlar, Deniz Göktaş ve Tuba Ulu vahim olayları sadece tüy dikti, bu ifade özgürlüğü ihlalleri ve iki komedyen hakkında hukuk skandalları Türkçemizdeki bu “tüy dikti” deyişine tam da uyuyor yani.
Göktaş ve Ulu hukuk skandalları 2026 senesinde yaşanıyor ama 1976 senesinde AİHM’den (eski ismiyle Komisyon) yani bizim son tüy dikmelerden tam elli sene önce, Handyside kararı denilen bir karar çıkmıştı.
Bu kararın, Avrupa’nın (Türkiye dahil Avrupa Konseyi üyesi ülkeler) elli senedir ifade özgürlüğünü bağlayıcı olarak belirleyen en önemli bölümünü aşağıya alıntılıyorum:
AİHM-Handyside Kararı 1976: İfade özgürlüğü sadece hoşa giden ya da insanları incitmeyen bilgi ve düşünceler için değil, aynı zamanda devleti ya da toplumun herhangi bir kesimini inciten, şok eden ya da rahatsız eden bilgi ve düşünceler için de geçerlidir.
Üstelik, AKP 2004 senesinde Anayasanın 90. Maddesine bir son paragraf ekleyerek temel hak ve özgürlüklere ilişkin ve altında Türkiye devletinin imzası olan sözleşmelerce belirlenmiş ilkeleri aynı konudaki “yerli ve milli (E.K.)” hükümlerin norm olarak üzerine taşıdı; bu muhteşem değişikliği de, tekraren ifade ediyorum, Erdoğan’ın başbakanlığındaki hükümet ve o dönemdeki TBMM yaptı, insanın aklına ister istemez Sayın Cumhurbaşkanının çok sık kullandığı bir siyasal deyiş geliyor: NEREDEN NEREYE?.
Bu Handyside kararı aslında Türkiye için bir turnusol kağıdı niteliğindedir, bir açıklık ve tutarlılık sınavıdır adeta, olan biteni izliyorum, Deniz Göktaş ve Tuba Ulu hukuk skandalları bizim seküler mahalle tarafından bence de yeterince ele alında, kınandı, bu ortamda yapılabilecekler bile sınırlı ama şayet, belli olmaz, hayat bu, Deniz Göktaş aynı zeka pırıltılarıyla Atatürk ile ilgili incitici, şok edici, rahatsız edici şakalar yapsa idi acaba bizim seküler mahalle Deniz Göktaş ile aynı dayanışma tepkisini gösterir mi idi?
Bizim sözde muhafazakarlar, eskiden bu anlama gelen başka bir ifade kullanmış ve çok eleştirilmiş idim, hadi burada tekrarlamayayım, neden kendi değerlerini savunurken Türkiye yargısını hukuken bağlayan Handyside kararının “ifade özgürlüğü devleti ya da toplumun bir kesimini inciten, şok eden, rahatsız eden düşünceler için de geçerlidir” bölümünü hiç görmek istemiyorlar, tekraren söylüyorum bu karar (Handyside 1976) bizi de bağlıyor ama bu hukuk saygısı bırakın muhafazakar camiayı yargıda bile pek yok.
Bizde, seküler, muhafazakar hiç fark etmiyor, ayıp ile ceza gerektiren hukuk dışılığı yani suçu karıştırıyor herkes, gelinen nokta böyle bir toplumsal talihsizlik, bir muhafazakar neden “bu söylenen çok ayıp, kınıyorum ama hukuken suç olmamalı” diyemiyor, düzey bu kadar mı?
Bize kalsa, biz derken herkesi kastediyorum, bu karara bir şerh düşer, “ifade özgürlüğü devleti ve toplumun bir bölümünü inciten, şok eden, rahatsız eden düşünceler için de geçerlidir” ifadesinin hemen arkasına “Atatürk hakkında, yerli ve mili değerlerle ilgili, Türk aile yapısıyla ilgili(!), dini değerlerle ilgili, Türk Silahları Kuvvetleri, Türklük ve Cumhurbaşkanı hakkında olumsuz düşünceler bu kapsamın dışındadır” derdik, buna eminim.
Kanuni 1566’da rahmetli olmuş ama Kanuni’nin Hürrem ile ilişkisine ilişkin bir şaka yapan bir genç kadın komedyen yargılandı, bu yargı kararı da bizde Handyside kararının 2026’da ölümünü simgeliyor, aslında hiç yaşamadı belki de, hem Kanuni’ye hem de hukukun üstünlüğüne, ifade özgürlüğüne, Handyside’a rahmetler diliyorum.
Acı bir nokta da, 1976-2026, ifade özgürlüğünde Avrupa’dan tam 50 (yazıyla elli) sene geride olduğumuzun yargı kararlarıyla teyid edilmiş olması.
Bendeniz ve bazı arkadaşlar çok uzun senelerdir bu Handyside kararının ülkemizde ne kadar önemli olduğunu söylüyoruz, aradan seneler seneler geçti ve 2026 senesinde, AİHM’in (Komisyon) bu kararı ürettiğinin tam ellinci senesinde iki genç komedyen, Göktaş ve Ulu, “toplumun bir kesimini inciten, şok eden, rahatsız eden” düşünceleri, şakaları nedeniyle tutuklandılar, hükmün açıklanması ertelenen cezalar aldılar, Türkiye ve geleceği için gerçek bir kabus çünkü birileri anlamamakta ısrar ediyorlar, ifade özgürlüğü, en geniş tanımıyla, tüm diğer özgürlüklerin anasıdır, ifade özgürlüğünün olmadığı yerde toplumun işleyişi eksik, yanlış bilgilerle gerçekleşir ve bu durumda da gelinecek nokta ancak bugünkü nokta olabilir.
Yaşayan en önemli hukuk profesörlerinin kanımca en başlarında gelen Richard Posner, Chicago Üniversitesi-Hukuk Fakültesi, Hukukun Ekonomik Analizi kitabının ifade ve inanç özgürlüğünü ele aldığı 28. Bölümünün ilk sahifesinde ifade özgürlüğünün sınırsız kullanımının piyasaların işleyişine nasıl bir etkinlik getirdiğini ve böylece ifade özgürlüğünün ekonomik büyümeyi destekleyen en önemli faktör olduğunu anlatır, olanağınız olursa okumanızı dilerim bu kitabı ve özelikle de bu 28. Bölümü.
Yukarıda ifade özgürlüğünde neden ve nasıl Avrupa’nın elli sene gerisinde olduğumuza değindim ama çok daha vahim bir durum daha var, bu konuda, ifade özgürlüğü, ABD’nin de tam 235 sene gerideyiz.
235 sene gerideyiz çünkü biz Anayasamızda ifade özgürlüğünü tanımlıyoruz ama hemen altında hangi durumlarda, mesela kamu düzeni, mesela kamu güvenliği, nasıl sınırlanabileceği (kanunlarla) yazıyor ve özellikle son senelerde TCK’ya (Türk Ceza Kanunu) eklenen çok anlamsız maddelerle, mesela “halkı kin ve nefrete yönlendirmek”, mesela “doğru olmayan bilgiyi alenen yayma”, ifade özgürlüğünü çok vahim bir biçimde sınırlıyoruz.
ABD ise 1791 senesinde, o tarihte bizde 3.Selim Padişah, daha Sened-i ittifak bile ortada yok, Anayasasına o muhteşem birinci eki getiriyor ve bu ek Kongreye ifade ve basın özgürlüğünü sınırlayan yasa çıkarma yasağı getiriyor, 235 senedir bu ek, Trump’ın aşındırma çalışmalarına rağmen, taş gibi duruyor ve yine R. Posner’e atfen yazıyorum, bu dokunulmaz ifade ve basın özgürlüğü nedeniyle ABD dünyanın, doğal kaynak ve kayıtdışı para zengini ülkeler hariç, en zengin ülkesi.
Hadi bakalım, Anayasa yapmak istiyor AKP, bir madde koyalım Anayasaya ve TBMM’ye ifade ve basın özgürlüğünü sınırlayıcı yasa çıkarma yasağı getirelim, var mısınız eeeey “üç Y” ile mücadeleci babayiğitler?

