Son yıllarda Türkiye'nin birçok kentinde art arda yaşanan işçi eylemleri, çalışma hayatındaki sorunların ötesinde daha temel bir soruyu gündeme getiriyor: Şirketler insan haklarından da sorumlu mu?
İlk bakışta bu eylemler düşük ücret, ücretlerin ödenmemesi veya ağır çalışma koşullarından kaynaklanan iş uyuşmazlıkları gibi görünse de, adil ücret, güvenli çalışma koşulları, sendikalaşma ve toplu pazarlık hakkı uluslararası insan hakları hukuku ile güvence altına alınmış temel haklar.
Bu nedenle işçilerin hak arama mücadelesi, ekonomik bir uyuşmazlığın ötesinde, iş dünyasının insan haklarına saygı yükümlülüğünü de gündeme getiren bir insan hakları meselesi.
İş Dünyası ve İnsan Hakları Yaklaşımı Ne Söylüyor?
Şirketlerin yalnızca kâr elde eden ekonomik aktörler olmadığını; faaliyetleri boyunca insan haklarına saygı gösterme sorumluluğu taşıdığını Birleşmiş Milletler'in 2011 yılında kabul ettiği İş Dünyası ve İnsan Hakları Rehber İlkeleri (UNGPs), açıkça ortaya koyuyor.
Bu yaklaşım üç sütuna dayanıyor: devletlerin insan haklarını koruma yükümlülüğü, şirketlerin insan haklarına saygı gösterme sorumluluğu ve ihlal durumunda mağdurların etkili telafi mekanizmalarına erişebilmesi.
Türkiye'de yaşanan birçok işçi eylemi, bu üç sütunun uygulamadaki eksikliklerini görünür hale getiriyor.
Tedarik Zincirleri ve Görünmeyen Sorumluluklar
Günümüzde birçok büyük şirket üretim süreçlerini farklı tedarikçiler aracılığıyla yürütüyor. Tekstil, otomotiv, tarım ve elektronik sektörlerinde faaliyet gösteren çok sayıda Türk şirketi, Avrupa merkezli markaların tedarik zincirlerinde yer alıyor.
Bu nedenle bir fabrikada yaşanan ücret ihlali yalnızca ilgili işyerinin değil, o işyerinden ürün tedarik eden ulusal ve uluslararası şirketlerin de sorumluluk alanına girebiliyor.
Özellikle Avrupa Birliği'nin son yıllarda kabul ettiği insan hakları ve çevresel durum tespiti düzenlemeleri, şirketlerin tüm değer zincirleri boyunca ortaya çıkan insan hakları risklerini tespit etmesini, önlemesini ve raporlamasını zorunlu hale getiriyor.
Benzer şekilde şirketlerin insan hakları, istihdam ilişkileri ve sendikal haklara ilişkin sorumluluklarını OECD Çok Uluslu İşletmeler İçin Sorumlu İş Davranışı Rehberi de ortaya koyuyor. Rehber kapsamında Türkiye’de de faaliyet gösteren OECD Ulusal Temas Noktası ise, işçiler, sendikalar ve sivil toplum kuruluşlarına çok uluslu şirketler hakkında mahkeme dışı bir çözüm mekanizması sunuyor.
BM Rehber İlkeleri ve OECD standartları, şirketlerin çalışanlardan ve diğer paydaşlardan gelen geri bildirimleri düzenli olarak izlemesini ve bunları risk değerlendirmelerinin merkezine koymasını öngörüyor.
Dolayısıyla işçi eylemleri yalnızca bir çalışma uyuşmazlığının göstergesi değil; şirketlerin insan hakları durum tespiti süreçlerinin yeterli işleyip işlemediğini de ortaya koyan önemli bir uyarı mekanizması olarak görmek gerekiyor.
Flormar Davası: Fabrika Önünden Paris Mahkemesine
Bu dinamiğin Türkiye'den en somut örneklerinden biri, Flormar davasında yaşandı. 2018 yılında Kocaeli Gebze'de Kosan Kozmetik fabrikasında, Flormar işçilerinin Petrol-İş Sendikası çatısı altında örgütlenmesinin ardından 132 işçi işten çıkarıldı. Bunun üzerine işçiler fabrika önünde yaklaşık 296 gün süren bir direniş başlattı.
Fabrika önünde başlayan mücadele Paris ’e taşındı. Fabrikanın çoğunluk hissedarı olan Fransız Groupe Rocher, Fransa'nın Özen Yükümlülüğü Kanunu kapsamında sendika ve sivil toplum kuruluşları tarafından dava edildi. Paris Mahkemesi, 12 Mart 2026 tarihli kararıyla ana şirketin iştiraklerindeki insan hakları risklerini değerlendirme yükümlülüğünü yerine getirmediğine hükmetti.
Kararla, ilk kez bir Fransız ana şirket Türkiye'deki iştirakinde yaşanan sendikal hak ihlalleri nedeniyle Fransa'da hukuki sorumlulukla karşı karşıya kaldı.Mahkeme, uzlaşmayı kabul etmeyen dokuz eski işçiye toplam 8.000 avro, Petrol-İş Sendikası'na ise 40.000 avro tazminat ödenmesine karar verdi.
Karar, çok uluslu şirketlerin tedarik zinciri ve iştiraklerinde yaşanan işçi hakları ihlallerinden dolayı yalnızca faaliyetin gerçekleştiği ülkede değil, ana şirketin bulunduğu ülkede de hukuken sorumlu tutulabileceğini ortaya koydu.
Bu karar yalnızca Flormar bakımından değil, Avrupa'ya üretim yapan binlerce Türk tedarikçisi açısından da önemli bir mesaj içeriyor.
Bugün Türkiye'de hak ihlallerine maruz kalan işçilerin talepleri yalnızca bireysel hak arayışları değil, insan onuruna yakışır çalışma koşullarının ve adil bir yaşamın gereği.
Özellikle Türkiye’de Avrupa pazarına ihracat yapan şirketler için işçi hakları ihlalleri, tedarik zinciri boyunca izlenen ve raporlanan bir risk alanı haline gelmiş durumda. Bu nedenle bu tedarik zincirini takip etmek, şirketlerin insan hakları sorumluluklarını yerine getirmesi konusunda önemli bir baskı ve hesap verebilirlik mekanizması oluşturabilir.

