“Necla, kalk kızım… Hastaneden aradılar. Özcan’a araba çarpmış, durumu ağırmış. Gelin dediler. ”Üstümüze ne geçtiyse öyle fırlıyoruz evden. Yol boyunca tek kelime yok. Sessizlik cam gibi; en ufak sesle kırılacak. Hastaneye yaklaştığımızda annem elleriyle oynuyor. Parmaklarını öyle sıkıyordu ki neredeyse korkusunu da acısıyla birlikte oraya gömecekti.
“Emin misin burası olduğuna? İyice baktın mı, yanlış olmasın?”
“Burası anne… Sen Bakırköy demedin mi?”
İçimden kendime kızıyorum. Onca yıl sonra adını bu kadar rahat söylemek… Dilim sürçmüyor, ben sürçüyorum. “Korkma,” diyorum. İkimizin yerine. Annem yine elleriyle oynuyor ve durmadan kaşınıyor. “Anne, lütfen… Yapma. Bir şey olmayacak. Bu kez onun için geldik.” Derin bir nefes alıp içeri giriyoruz.
Acilin önünden geçerken başı iyice düşüyor. Yürüyüşü dağınık, adımları sanki havada kalıyor.
“Anne, hadi… Aç gözlerini. Geldik.”
Doktor yanımıza gelip konuşuyor: Bilincinin kapalı olduğunu, yaşı dolayısıyla ameliyatın risklerini anlattıktan sonra bir müddet susuyor. “Babanız bundan sonra yatağa bağımlı kalabilir.”
“Baba” kelimesi başkalarının ağzında nasıl da parlıyor. Bende ufalanıyor. Annemle göz göze geliyoruz. Koridor uzadıkça uzuyor, kokusu içimize siniyor.
“Sonuçlar çıksın, sabah tekrar değerlendirelim. Acınızı anlıyorum,” diyor doktor. Uzun bir koridorda kayboluyor. Giderken bir şeyler daha söylüyor; dudaklarını görüyorum ama duyamıyorum. Annemin yüzü darmadağın, kum gibi ufalanıyor karşımda.
Kapının önündeyiz. Elim kapıya gitmiyor, ayaklarım kaçmak istiyor. “Aç artık,” diyor annem. Sesi yabancı geliyor. Nihayet kapıyı açıyorum. Yıpranmış yatağın ortasında küçücük yatıyor. Nefesi yaprak dökümü gibi; yavaş, solgun, arada hırıltılı...
Annem kocasını arıyor o yüzde. Ben on yıl sonra gördüğüm babamı. Üzerine basılmış iki hayat, öylece seyrediyor yataktaki adamı. Teni buz gibi! Karanlığın içinden üç altın diş bana göz kırpıyor.
“Duruyor… Bu o!” Sesim yankılanıyor eski bir odada.
Annem koltuğa çöküyor. Çantasından su çıkarıp iştahla içiyor. Ben dayanamayıp çarşafı aralıyorum. Ayakları küçücük. Bir zamanlar bana kocaman gelen o ayakları şimdi avuç içi kadar.
“Necla, baksana… Dolunay o geceki gibi, sanki birazdan aramıza düşecek.”
Sandalyeyi çekip annemin yanına oturuyorum.
“Ölecek mi dersin?”
“Bilmem.”
“Üzülür müsün?”
“Yaşarken sevindirmedi ki…”
Telefonun alarmı çalıyor. İlaç saati. “Kırmızı olandan iki tane ver Necla. Çantaya koymuştum. Bol suyla demişti doktor. Sen gidip su mu alsan?”
Odadan çıkıyorum. Bahçedeki ağaçlar yapraklarıyla selamlıyor beni. “Ne oldu Necla, yine mi geldin?” der gibi. Kantine doğru gidiyorum. Her yer karanlık. Vazgeçmek üzereyken “Satılık su” yazısını görüyorum.
Keşke “satılık baba” da olsaydı.
Şefkatlisi… Yalan söylemeyeni… Gitmeyeni…
Parayı uzatıyorum.
“Üç tane ver. Üçümüze de...” Odaya döndüğümde onu yatakta, annemi ise hala koltukta buluyorum. “Acaba ben yokken sarıldılar mı? Hesap sordular mı birbirlerine? Annem ‘kal’ dedi mi? “
İkisi de duymuyor odaya girdiğimi. Annem yaşlanmış geliyor gözüme. Elleri buruşuk, dudakları kupkuru… “Anne… Gözlerime bak.” Bakıyor. Kapkaranlık içi. Babama bakıyorum kımıldamadan yatıyor. “Korkma,” diyorum anneme içimden. “Sıra onda.” Bu düşünce hoşuma gidiyor. Sandalyeme geri dönüp oturuyorum. Sabah oluyor. Güneş tam yatağın üzerine düşüyor, altın dişleri daha da parlıyor. “Ne yani… İnsan kaza yapınca gençleşir mi?” diyor, öfkeyle.
Omuzlarından tutup babamı silkelemek istiyorum.
“Neredeydin bunca yıl? Annem senin yüzünden neler yaşadı biliyor musun? Sen sokaktaki karıncaya acırdın… Bize acıyamadın,” diye hesap sormak istiyorum. Yapamıyorum. Yüzüne bakıyorum. Aramızda koskoca bir duvar var. O duvarın öteki tarafında… Göremiyorum.
“Anne!”
Annem yanıt vermiyor. İçine içine konuşuyor:
“Mayıstı… İlk geldiğimizde. Üzerinde bal rengi tişört vardı. Bana ayakkabı almıştın… Hatırladın mı? Demir parmaklıklar… Ihlamur ağacı… Gece ağaca tırmanıp beni beklemiştin. Korkmamış mıydın Necla?” diyor, hepsini duyuyorum.
“Anne… Yoksa burada kaldığın odanı mı düşündün?”
Koltuğundan hızla kalkıp kocasının yanına gidiyor. Telaşla saçlarını düzeltiyor.
“Özcan… Eve gelirken araba çarpmış sana. Dün kıyafetlerini yıkadım. Aşure bile yaptım… Gelecek misin, yoksa gidecek misin?” Sesi tanıyorum, bu annem.
“Necla da gelecek demiştin ya… Pazartesi gecesi… Bakırköy Meydanı…” “Bir sürü şeyler konuşuyor annem, hem içinden hem dışından. Hepsini duyuyorum. “
Doktor içeri giriyor. Annem sevinç içinde kocasını sarsıyor. “Özcan bak! Baban gelmiş, hadi kalk da öp elini!”
Doktor şaşkın gözlerle anneme baktıktan sonra, yanıma geliyor.
“Hanımefendi, babanızı acilen ameliyata alacağız…”
“Ben de annemi… Eski odasına, ikinci bloğa…” diyorum. Boğazım düğümleniyor.
Tam o sırada babam öksürüyor. Ağzından bir diş pat diye yer düşüyor. Annem hemen eğilip alıyor. Eteğine silip bana uzatıyor.
“Al,” diyor.
“Çocukluğun…”
Sesi sıcacık. Koluma giriyor.
“Akşamları yine gelirsin değil mi… Ihlamura?” Bu kez dışından konuşuyor.

