Sanat duygular veya akıl için vardır. Bazı sanat ürünleri ikisine de başarılı bir şekilde hitap eder, onların derdini anlar ve onların içinde bulunduğu kasvetli ve soğuk yalnızlığa bir örtü örerek insan zihnini ve kalbini teskin ederler. Sonra da o örtüyü tıpkı kadim Arap geleneğinde olduğu kahinin üzerinden çıkararak, onun gerçekliğe dönmesini sağlarlar. 

Dün tam da bu tanıma uyacak bir şeyi izledim. Christopher Nolan’ın Homeros’un bronz çağının sisli mitolojilerine ait iki hikâyeden birisinden uyarladığı Odysseus’u izledim. Bu yazı bir film eleştirisi olmayacak. Bu filmin bende nasıl duygular ve düşünceler uyandırdığı üzerine bir yazı olacak.

Tanrılar…Uzun süredir böyle bir şey izlememiş olabilirim. 

Çok bilinen bir klişe vardır. Yaklaşık 20’ye yakın yapısal bir hikâye arketipi vardır ve çoğu hikâye bu örüntülerin tekrarından oluşur. Levi Strauss ve Levi Bruhl gibi antropologların da katkı yaptığı bu açıklamada doğruluk payı bulunabilir. Ancak Odysseus’un pek çok hikâye için ilklerden biri olduğuna, onlara bir başlangıç teşkil ettiğine kuşku yoktur. 

1985 yılının sonbahar ayları olmalı. İlkokula yeni başlamıştım ve okuma yazmayı kısa sürede sökmüştüm. Elime ilk başta nereden geçtiğini bilmediğim Yunan mitolojisi ile ilgili çocuklara özel bir kitap geçti. O kitabı yalayıp yuttum. Tanrılar toprağını bol kılsın, bu kitabı dedemin aldığını söyledi annem ve babam. Kitabı bitirmekle kalmayıp üzerine aynı Yunan mitolojisi karakterlerinin olduğu kendimce hikayeler yazmıştım. Şimdiki gençlerin “multiverse” dediği türden genişletmeler. Nympheler, Kalipso, Poseidon, Hekate, Hera, Eo, Zeus, Odysseus hepsi oradaydı. 

Sanki hepsi gözümün önünden geçiyor tek tek… Onları görüyorum. Denizde, okyanuslarda, çalılıklarda, defne ağaçlarında. Onların kutsallığına saygı duyuyorum. 

Denizde onları aramaktan asla bıkmadım. Her yaz nereye yüzsem sirenlerin beni çağırdığını, nymphelerin soğuk nehirlerde beni aradığını düşünüyordum. Mucizenin olmadığı bir çağın, bir doğanın muğlak boşluklarında onları gördüm. İster Ayvalık’ta, ister güney Ege’de, ister herhangi bir Yunan adasında tepeden denize bakarken bu kahramanların işlerini gördüm, onların gemilerinin denizi nasıl arşınladığını izledim. Kutsal kral Aegeas’ın denizine gözyaşlarım defalarca karıştı. 

Bundan birkaç sene önce Eski Yunanca öğrenmeye başladım ve hatırı sayılır şekilde ilerledim. İlk öğrendiğim Eski Yunanca kelimelerden birisi Homer’in daktilik heksametrevezni ile İlyada destanına yazdığı ve benim kalbime kazınmış şu ilk iki beyit oldu: 

μῆνιν ἄειδε θεὰ Πηληϊάδεω Ἀχιλῆος

οὐλομένην, ἣ μυρί᾽ Ἀχαιοῖς ἄλγε᾽ ἔθηκε

Azra Erhat bu sözleri şöyle çevirmişti: 

Söyle, tanrıça, Peleusoğlu Akhilleus’un öfkesini söyle.

Acı üstüne acıyı Akhalara o kahreden öfke getirdi. 

İçimdeki Akdenizli kökenlerini hiç bu kadar şedit bir şekilde hissetmemişti. O dünyayı fetheden, savaşan, sevişen, şarap içen, felsefe yapan ve her yerde misafir Akdenizli. 

Odysseus bir misafir; Nolan hikâyenin özünü çok iyi yakalamış. Bu basit bir yolculuk hikayesi değil. Eylemlerinin sonucu olarak her yerde uzun süre misafir olmak zorunda kalan ve dolayısıyla varlığını, bilincini unutan bir adamın hikâyesi. 

Gerçek bir insanın hikayesi bu. Odysseus’un tüm maceraları boyunca pişmanlıklarını, korkularını, hislerini birebir izliyorsunuz. İzlemiyorsunuz. Size geçiyor. Filmde meşhur mağaradaki Kiklops sahnesinde nasıl korktuğunu hissediyor, ona baktığını gördüğünüzde siz de o deve bütün korkularınızla bakıyorsunuz. Dev sizin bir aynanız oluyor. 

Ve bu filmin ne kadar akla hayale gelmeyen bir iş yaptığını anlıyorsunuz. Devin Odysseus’un adamlarından birini yedikten sonra sakinleşip yan gelip oturduğu sahnede öyle bir “ilkel” yapı var ki, sanki beyninizin arkasında bir yer tıngırdıyor. Amigdalanız alarm veriyor, o çok kadim, çok fazla unutulmuş bir döneme ait bir varlık gibi karşınızda dikiliyor ve siz Odysseus’un tüm korkularını buz gibi içinize çekerek izliyorsunuz. 

En sonunda mağaradan kaçmadan önce dev Polyphemos’un tek gözüne ağaç parçasını sapladıklarında zavallı yaratığın çıkardığı sesleri bir sinemada tecrübe etmeniz gerekiyor. Sinema sanatının tüm araçlarının insan uyaranlarına bu kadar hitap etmesi şeytan işi olmalı diyorsunuz içinizden. Poseidon’un piçlerinden biri olan bu devin acı içerisinde babasına yalvarması ve çığlıkları, bugün hiçbir insanda olmayan o primeval yani arkaik ve unutulmuş olanın varlığının yankılarını aklınızın ve ruhunuzun her yerinde hissettiriyor. 

Nolan, film boyunca sizi Odysseus’un Truva’daki geçmişine götürüyor. Size katman katman tüm olayları anlatırken farkına varmadan siz de onunla hatırlıyorsunuz. Burada Nolan’ın inanılmaz detaycı, şeytani ve labirentvari anlatımında onun yanındaki rehberi unutmanız mümkün. Her yolcunun bir rehberi var. Dante’nin Virgil’i, Frodo’nun Samwise Gamgee’si, Yüzük Kardeşliği’nin Gandalf’ı olduğu gibi Odysseus’un da ruhsal rehberleri var. Kalipso ve Athena da aynı şekilde Odysseus’un rehberi. Birisi onun hafıza labirentinde yolunu bulmasına yardımcı olurken, diğeri de yolculuğu sırasında hem ruhsal hem de bir anlamda fiziksel rehberi oluyor. 

Tüm film, Odysseus’un tüm bu kurnazlığının, bilgeliğinin onun her yerdeki zorunluğu misafirliğine nasıl sebep olduğunu anlatıyor. O ruhundan, aklından ve tüm bilgeliğinden uzak, başka bir haritanın ikliminde kendini kaybediyor. Çünkü Truva’yı kazanmasına sebep olan bilgeliği aslında çok temel, çok kadim ve çok önemli bir yasanın çiğnenmesi üzerine kurulu: Hediye kılığındaki ihanetin yani Truva atının kaleyi fethederek Zeus’un yasasını çiğnemesi üzerine. Misafirlere hiçbir koşul öne sürmeden karşılıksız bir dostluk emreden yasa. 

Bütün filmin bu yasayı ne kadar vurguladığını anlatsak azdır. Odysseus, devin mağarasında adamları “koyunları çalmalıyız” derken o, misafir olduklarını ve Zeus’un yasasına uymalarını dolayısıyla ev sahibini beklemeleri gerektiğini söyler. Menelaus, Odysseus’un oğlu Telemakhos’u ağırlarken aynı yasaya uyduğunu gururla açıklar. 

Film bunun üzerine kurulu demişken bence artık sinema tarihine geçmiş olması kaçınılmaz olan Kirke sahnesi üzerine de düşünmeliyiz. Dev, beyaz zırhlı askerler olan Laestrygonianlar, Odysseus’un gemilerini batırdıktan sonra Odysseus’un adamları açlık ve çaresizlik içerisinde başka bir adada cadı Kirke’nin evine o yokken girerler. Üstü kapalı bir isyan ile de Odysseus’u ava gönderirler. Kirke daha sonra geldiğinde korkarak adamları doyuracağını söyler ve onları domuza çevirir. Odysseus vurduğu geyiğin bir erkek olduğunu öğrendiğinde hemen Kirke’nin evine koşar. 

Zeus adına! Bu sahneler kâbus materyalinden yapılmış gibidir. Odysseus, Kirke’ye adamları neden domuz haline getirdiğini sorduğunda Kirke’nin cevabı adeta bir tokat gibidir: Onları kendi gerçek kılıklarına geri döndürdüm! Doymak bilmezlikleri, azgınlıkları, erkeklerin doyumsuzluklarını domuzla kıyas eder ve Odysseus bu sözlere karşı hiçbir şey diyemez. 

Her yerde Zeus’un misafirlik ve dostluğa ilişkin yasasının çiğnenmesinin sonuçlarını görürüz. Kirke de askerlerin bu yasayı çiğnediğini söyleyecektir. 

Odysseus ve oğlu Telemakhos da aynı şekilde Ithaka’ya kralı olduğu kendi adasına geri döndüğünde karıs Penelope’nin taliplerinin misafirliklerinin uzun sürmesini vereceği korkunç cezanın sebebi olarak görecektir. Taliplerin Penelope’nin kapısında beklemesi ile ilgili Penelope’nin Telemakhos’a “bunlar erkeklerin yasaları” demesi, Helen’in ve Athena’nın yer yer bunlardan bahsetmesi Nolan’ın saçma woke hesaplarına girmeden ne kadar ince eleyip sık dokuyarak filmi işlediğini gösteriyor adeta. 

Ve Hollywood’un yıllardır Er Ryan’ı Kurtarmak’tan tutun, Interstellar’daki Dr. Mann karakterine, Jason Bourne’a kadar kayıp adamı oynatmayı sevdiği Matt Damon da yaşlanınca yurduna dönüyor. Odysseus, artık ailesini hatırlıyor. Yapılması gerekeni hatırlıyor. Kahramanlar ve anti-kahramanlar arasında esasında bir fark olmadığını görüyor. Tüm yolculuğunun Truva’da ezip geçtiği masumlar ve kadim yasanın kefareti olduğunu anlıyor. 

Ve o da tüm kahramanlarla birlikte Hades’te yatıyor. Achilleus, Patrokles, Aiax ve diğer niceleri ile birlikte. Bana Odysseus’un ilk kitabını alan dedem de onlarla birlikte şimdi Hades’te.  

Hepimizin misafirliği bir gün bitecek ve biz de orada yerimizi alacağız. Geri döneceğiz. Hades’e.