Haluk Levent hakkındaki iddialar gündeme bomba gibi düştü. Onun şarkıcı kimliği bile bu olayın konuşulması için yeterliydi. Ancak Haluk Levent ülkemiz için bundan fazlasıydı. Bir sivil toplum aktivisti olarak deprem sürecindeki çabaları onu toplumsal dayanışmanın sembolü haline getirmişti. Kurduğu AHBAP derneği örnek bir STK olarak gösteriliyordu. Kamu kurumlarındaki yolsuzluk dedikodularından rahatsız olanlar için burası, gönül rahatlığı ile bağış yapabilecekleri bir adresti. Oysa şimdi karşımızda bambaşka bir tablo var. Elbette savcılığın iddialarını doğru kabul etmek zorunda değiliz. Gerçeğin ne olduğunu yargılama sürecinde hep birlikte öğreneceğiz. Öte yandan soruşturma dosyasından sızanların pek çok kişide bir hayal kırıklığı ve güven krizi yarattığı da gerçek.
Uzunca bir süredir devam eden bir kriz aslında bu. Adalete olan güvenin en aza indiği, toplumsal yozlaşmanın zirve yaptığı günlerdeyiz. Ortak yaşamı düzenleyen kurallar, hakkaniyet duygusunu pekiştiren gayrı-şahsi düzenlemeler çoktandır anlamsız. Kanunlar, muktedirler için etrafından dolanacak onlarca yolu içerisinde barındıran yavan birer prosedür. Siyasetçilerin yolsuzluk haberleri eskisi gibi bir toplumsal tepkiye yol açmıyor. Kayırmacılık vakai âdiyeden sayılıyor.
AHBAP’ın popülaritesi bu toplumsal güven ve ahlak krizinin bir sonucuydu. Ancak gündeme düşen iddialara bakılırsa, söz konusu kriz bu STK’da yaşananlarla birlikte daha da derinleştirecek gibi görünüyor. Savcılık iddialarını tümden doğru kabul edenler ile soruşturmanın altında bir bit yeniği arayanlar arasında şimdiden bölünmüş durumdayız. Kimsenin birbirine güvenemediği bir toplumsal anominin ortasındayız aslında.
Burada elbette kişilerden çok yapıları konuşmak, çözümü kurumlarda aramak gerekiyor. Zira toplumsal güvenin kalıcı üretimi ancak kurumlar aracılığıyla mümkün. Belirli kural ve içtihatlarla hareket eden, öngörülebilir, denetlenebilir ve şeffaf kurumlar, meşruiyeti tesis eder. Kriz anlarında insanların sığınabileceği bir liman işlevi görür. Türkiye’de böylesi güven üreten yapılar ortadan kalkmış durumda. Kurumsal yapıları adım adım aşınan yargı ve denetim organları, artık insanlar için çok bir şey ifade etmiyor. Deprem zamanı çadırlarını satmaya kalkan, yerel kadroları liyakatsiz ve torpilli atamalarla dolu kuruluşların toplum gözünde prestiji kalmadı. Durum böyle olunca da seçmenler, peşinden gidilecek kahramanlar, sonsuz itimat edeceği liderler arıyor, bulduğu isimlere sonsuz kredi açmaya hazır hale geliyor.
Ancak kurumsal denetimin güçsüz, yolsuzluğun yaygın olduğu bir ortamda bu tür umutların eninde sonunda boşa çıkması kaçınılmaz. Dolayısıyla kişiselleşmiş ilişkilerle gidilebileceğimiz bir yol aslında yok. Ortak kaynakların kontrolü ve dağıtımı için bürokratların, siyasilerin ve gönüllülerin bireysel ahlaklarına değil, kurumlara itimat edebilmeliyiz. Bunun için de güven üretecek kurumları inşa etmek, Türkiye’yi gerçek bir hukuk devletine dönüştürmek zorundayız.
Kendisi bir kişisel güven dinamiği üzerinden yükselen AKP, elbette kurumsal yapıların onarılması ve denetim mekanizmalarının yeniden inşa edilmesi sürecine yanaşmıyor. Zira böyle bir adım, toplumsal zenginliği bölüştükleri mekanizmaların da ortadan kalkması anlamına gelecektir. Bunun yerine iktidar, çareyi bireysel ahlak söylemini yaymakta ve bu ahlakı tümüyle dine indirgemekte buluyor. Burada vermek istedikleri mesaj açık: Cumhuriyetin kurumlarına değil, dini terbiye almış siyasetçi ve bürokratların kişisel ahlakına güvenin!
Tam da bu yüzden, son günlerde Deniz Göktaş etrafında kopan tartışma yalnızca ifade özgürlüğüyle ilgili değildi. Deniz, ahlakın kaynağına ilişkin çok daha temel bir sorunu da görünür kıldığı için iktidar çevrelerinde bir deprem etkisi yarattı. Zira genç komedyen burada bir cumhuriyetçi ahlak örneği sergiledi. Alacağı olası tepkiden ürkmeden ama kahraman olmaya da çalışmadan, aklından geçenleri olduğu gibi paylaşmayı seçti. Tek yaptığı fikir ve ifade özgürlüğünü sonuna kadar kullanmakta ısrar etmekti. Bu az bir şey mi? Hiç de değil. Zira tehdit altındaki bir özgürlükleri kullanmaya dönük bu kararlılık, toplumsal sorumluluğun ve demokratik aktivizmin ta kendisi aslında.
Harbiye sahnesinde Cumhurbaşkanını eleştirmekle yetinse, belki “kendi kitlesine oynuyor” denilebilirdi. Ancak aynı gösteride İmamoğlu’nun ucuz popülizmi ve Kıbrıs’tan İstanbul’a uzanan öğrencilik kariyeri ile de dalga geçiyor, izleyicisinin haşema alerjisini yüzlerine vuruyordu. Ölü Deniz, hemen herkesin tepki gösterecek bir şeyler bulabileceği bir gösteriydi. Göktaş tüm bunları belki de yalnız kendisine dürüst kalabilmek adına yaptı. Ve ardından bu gösteriyi herkesin izleyebilmesi için ücretsiz şekilde Youtube’a yükledi.
Vicdanını bir banka şubesinde unutmuş olanlar, Youtube izlenmelerinden para kazanmayı bile reddetmiş olmasını o kadar inanılmaz buldu ki, Deniz’in fonlandığını ileri sürdüler. Ne de olsa başka bir ihtimal düşünülemezdi. Kim gösterisini karşılık beklemeden herkesin erişimine açmak isteyebilirdi ki? Deniz’in suçu bununla da kalmadı. Hakkında başlatılan soruşturmayı ve başına gelecekleri bile bile ülkesine geri döndü. Ondaki cesaretin yarısına sahip olamayanlar bu defa da amacının şov yapmak olduğunu, ülkesine bunun için döndüğünü, üstelik dönüş tarihini tam da Sivas olaylarına denk getiren ince hesaplarla hareket ettiğini yazdı. Kendisi ve ailesi hakkında türlü türlü teori ve iddialar ortaya atanlar, Deniz Göktaş’ın basit ama önemli bir meziyete, bir ‘yurttaşlık ahlakına’ sahip olabileceğini bir türlü akıllarına getiremediler. İnsanların ilkeleri uğruna, kendilerine karşı dürüst kalabilmek uğruna bedel ödemeye razı olabileceğine inanamadılar.
Deniz’e karşı hınçları büyük. Çünkü o, ilkeli duruşuyla iktidarın dayandığı çok temel bir argümanı boşa düşürüyor: Ahlakı dindarlıkla ilişkilendirmeye, dürüst bir yaşamın yegâne yolunun din olduğunu dayatmaya çalışan iktidara karşı duruyor Deniz. “Kutsal davaların” ötesinde, gündelik ve minör bir etik yaşamın olduğunu hatırlatıyor bize. İşte iktidarı en çok rahatsız eden de bu. Çünkü çoğunluk desteğini yitirmiş iktidar için meşruiyetin biricik kaynağı, ahlak ile din arasında kurmaya çalıştığı bu ilişki. Deniz hiç büyük laflar etmeden, yalnızca içinden geldiği gibi davranarak bunu boşa düşürdü. Bu iktidar için kolay kolay affedilecek bir suç değil. Teşekkürler Deniz. Varol mare nostrum…

