Bir ülkenin zenginliği yalnızca kasasındaki döviz rezerviyle ölçülmez. O ülkenin insanlarının birbirine ne kadar güvendiğiyle de ölçülür. İşte tam da bu yüzden Türkiye'nin son kırk yılına baktığımda aklıma ilk gelen kelime enflasyon olmuyor. Faiz olmuyor. Döviz kuru olmuyor. "Güven" oluyor. Çünkü biz bu ülkede yalnızca paramızı kaybetmedik. Birbirimize güvenmeyi de yavaş yavaş kaybettik.
Dolandırıcılık...
Aslında ne kadar masum bir kelime. Sanki biri sizi küçük bir oyunla kandırmış gibi. Oysa gerçek öyle değil. Dolandırıcılık; bir annenin yıllarca biriktirdiği bileziklerin yok olmasıdır. Bir emeklinin otuz yıllık kıdem tazminatının buharlaşmasıdır. Bir çiftçinin traktörünü satıp "yatırım" diye teslim ettiği paranın geri dönememesidir. Bir öğrencinin eğitim hayalinin yarım kalmasıdır. Yani mesele para değildir. Mesele hayattır.
Şimdi gözlerinizi kapatın. Ve son kırk yılı düşünün.
1980'ler...
Banker Kastelli.
Bir sabah herkes aynı cümleyi konuşuyordu: "Filanca parasını ikiye katlamış." Bu cümleyi duyan ikinci kişi parasını götürdü. Onu gören üçüncü kişi de götürdü. Dördüncü... Beşinci... Onuncu... Sonra sistem çöktü. Geriye sadece boş cüzdanlar kaldı. Aslında Banker Kastelli para satmıyordu. Umut satıyordu.
Sonra Titan geldi. Sonra saadet zincirleri... Sonra Jet Fadıl... Her dönemin bir "kurtarıcısı" oldu. Her dönemin bir "çok kazanacaksınız" vaadi... Her dönemin lüks arabaları... Gösterişli otelleri... Kalabalık salon toplantıları... Alkışlayan insanlar... Ve aynı cümle: "Bu sistem çok farklı."
Hayır...
Hiçbiri farklı değildi. Sadece dekor değişiyordu. Senaryo hep aynıydı.
Derken internet çıktı. Bilgisayarlar küçüldü. Telefonlar büyüdü. Dünya avucumuzun içine sığdı. Biz zannettik ki teknoloji geliştikçe insanlar daha bilinçli olacak. Tam tersi oldu. Dolandırıcılar teknolojiye bizden daha hızlı uyum sağladı.
Çiftlik Bank... Bir bilgisayar oyunu... Sanal inekler...Sanal tavuklar...Sanal çiftlikler... Gerçek olmayan üretim... Ama gerçek olan milyarlarca lira... İnsanlar yalnızca para yatırmadılar. Çocuklarının geleceğini yatırdılar. Evlerini yatırdılar. Emekliliklerini yatırdılar. Sonra bir sabah sistem kapandı. Bir ekran karardı. Binlerce hayat da onunla birlikte karardı. Henüz toplum o şoku atlatamamışken bu kez kripto para furyası başladı. Bir anda herkes blockchain uzmanı oldu. Token konuşmaya başladı. Coin tavsiyesi verir hale geldi. Kafede oturan garson da aynı coin'i öneriyordu. Taksi şoförü de. Berber de. Komşu da. Çünkü Türkiye'de yatırım tavsiyesi vermek için bilgi sahibi olmaya gerek yoktu. Kazandığını söylemek yeterliydi. İşte tam o dönemde Thodex patladı. Bir kez daha gördük ki teknoloji çağ atlamış olabilir. İnsan psikolojisi hâlâ aynı yerde duruyor.
Bugün ise dolandırıcılık bambaşka bir boyutta. Telefonunuz çalıyor. Karşınızdaki ses oğlunuzun sesi. Ama oğlunuz değil. Patronunuz gibi konuşuyor. Ama patronunuz değil. Yapay zekâ artık yalnızca hayatı kolaylaştırmıyor. Suçun da yeni ortağı hâline geliyor. Eskiden dolandırıcı kapınıza gelirdi. Bugün cebinizde taşıdığınız telefonun içinde yaşıyor.
Fakat beni en çok düşündüren bunların hiçbiri değil. Beni düşündüren başka bir şey. Her büyük dolandırıcılıktan sonra hep aynı cümleyi kuruyoruz: "Bu insanlar buna nasıl inanmış?" İnanıyorlar... Çünkü açgözlü oldukları için değil. Çünkü çoğu zaman çaresiz oldukları için. Bir emekli düşünün. Maaşı ay sonuna yetmiyor. Bir anne düşünün. Çocuğunu okutmaya çalışıyor. Bir genç düşünün. Ev sahibi olamayacağını biliyor. Böyle zamanlarda insan mucize arıyor. Dolandırıcı tam da o mucizeyi satıyor. İşin daha acı tarafı ise şu… Dolandırıcılar hiçbir zaman önce para istemez. Önce güven ister. Size sürekli kendini ispatlamaya çalışır. Ünlülerle fotoğraf verir. Lüks ofis gösterir. Kalabalık toplantılar düzenler. Sosyal medyada milyonlarca takipçi satın alır. "Bak herkes burada." "Bak herkes kazanıyor." "Bak herkes güveniyor." Çünkü insan psikolojisi kalabalığın yanlış yapmayacağına inanır. Oysa tarih bunun tam tersini söylüyor. Kalabalıklar da yanılır. Hem de defalarca.
Son yıllarda yardım kampanyaları, bağış organizasyonları ve sosyal medya üzerinden yürütülen bazı faaliyetler de zaman zaman kamuoyunda tartışmaların odağı oldu. Bazı kişi ve kuruluşlar hakkında çeşitli iddialar ortaya atıldı, bazıları hakkında soruşturmalar yürütüldü, bazıları ise kamuoyu önünde yoğun biçimde tartışıldı. Ancak hukuk devletinin temel ilkesi açıktır: Kesinleşmiş bir mahkeme kararı olmadan hiç kimse suçlu ilan edilemez.
Ama bu tartışmaların bize gösterdiği önemli bir gerçek var. Toplumun güven duygusu zedelendiğinde, yalnızca tartışmalar büyümez. Gerçek yardım kuruluşları da zarar görür. Gerçek gönüllüler de sorgulanır. İhtiyaç sahiplerine uzanacak yardım eli de tereddüt eder. Dolandırıcılık yalnızca para çalmaz. İyiliğe olan inancı da çalar.
Belki de Türkiye'nin en büyük sorunu denetimsizlik değildir. Unutkanlıktır. Çünkü biz çok çabuk unutuyoruz. Her on yılda bir yeni bir "Tosuncuk" çıkıyor. Yeni bir saadet zinciri kuruluyor. Yeni bir yatırım masalı yazılıyor. Yeni bir mucize vaat ediliyor. Ve biz yine şaşırıyoruz. Oysa şaşırmamız gereken dolandırıcılar değil. Aynı hataları tekrar etmemiz.
Bugün çocuklarımıza İngilizce öğretiyoruz. Kodlama öğretiyoruz. Yapay zekâyı öğretiyoruz.
Peki finansal okuryazarlığı öğretiyor muyuz? Bir yatırımın neden gerçek olamayacak kadar yüksek kazanç vaat ettiğini anlatıyor muyuz? "Bütün yumurtalarını aynı sepete koyma" sözünün yalnızca bir atasözü değil, hayat kurtaran bir finans kuralı olduğunu öğretiyor muyuz?
Hayır. Sonra da ekranların karşısına geçip mağdurları izliyoruz. Onlara acıyoruz. Oysa acımamız gereken tek tek insanlar değil. Bu ülkenin finansal bilinç seviyesidir. Bugün belki de yeniden şu cümleyi kurmanın zamanı geldi: Bir toplumun serveti yalnızca bankalarındaki para değildir. Bir toplumun en büyük sermayesi güvendir.
Güven kaybolduğunda ekonomi de yara alır. Yatırım da yara alır. Ticaret de yara alır. İnsan ilişkileri de yara alır.
Ve en kötüsü… İyilik bile şüpheyle karşılanmaya başlanır. İşte asıl yıkım budur. Belki de artık şu gerçeği kabul etmeliyiz: Dolandırıcılar hiçbir zaman sadece birkaç kişiyi kandırmaz.
Her büyük dolandırıcılık, aslında bütün topluma kesilmiş görünmez bir faturadır. O faturanın bedelini bazen vergilerimizle… Bazen kaybolan yatırımlarla… Bazen geciken adaletle…
Bazen de birbirimize duyduğumuz güvenin eksilmesiyle öderiz. Ve o yüzden mesele yalnızca çalınan paralar değildir. Mesele, her büyük dolandırıcılığın ardından biraz daha fakirleşen vicdanımızdır. Çünkü para yeniden kazanılır. Şirket yeniden kurulur. Piyasa yeniden büyür.
Ama güven…
Bir kez kırıldı mı, onu yeniden ayağa kaldırmak bazen bir neslin ömrünü alır. İşte bu yüzden Türkiye'nin en büyük yatırımı yeni bir bina, yeni bir yol ya da yeni bir teknoloji değil; yeniden inşa edilecek güven olmalıdır. Çünkü güvenin olmadığı yerde ne ekonomi büyür ne demokrasi güçlenir ne de toplum huzur bulur.

