Sayın Cumhurbaşkanımız NATO toplantısı vesilesiyle ülkemizi ziyaret eden bazı devlet adamlarını sarayında karşılarken törene Mehter Takımı ve tarihi Türk devletlerinin askerlerini temsil eden asakir de katılmış. Sizler de izlediniz, özellikle Yunanistan başbakanının Mehter Takımı ile karşılanması ilgi uyandırmış, acaba bunun özel bir anlamı mı var diye merak edenler çıkmış. Cumhurbaşkanımız ise artık geçmişimizle barışık bir yaşama kavuştuğumuzu buyurmuş. Kendisinin değerli görüşlerine göre, daha önce toplum kendi geçmişinden kopuk bir ortamda yaşamaya mecbur ediliyormuş ama çok şükür o günler geride kalmış, artık herkes geçmişi ile barışık yaşayabilirmiş. Anlaşıldığına göre, geçmişten kopma baskıları altında yaşamaktan kurtulmayı da onun iktidarına borçluyuz.
AKP iktidara geldikten, özellikle ülkemiz Başkanlık sistemine geçtikten sonra, geçmişimizin bir bölümünün abartılı bir şekilde ele alındığını, iyi gösterilmek istendiğini, böylece belki de Cumhuriyet gibi bir yeniliğe ihtiyaç bile duyulmadığı düşüncesi kitlelere aktarılmak istenmektedir. En son bu merak Milli Eğitim Bakanımız da tezahür etmiş, kendisi acaba neden kurtulmuşuz ki, Kurtuluş Savaşından söz ediyoruz diyecek kadar tarihimizden bihaber olduğunu ilan etmiş, Padişahın İngiliz himayesine sığınarak ülkeden kaçtığını gençlerimizin öğrenmemesini tercih etmiştir.
Bendeniz ilkokul tahsilimi 1940lı yılların sonunda yaptım. 1950li yılların ilk yarısında ortaokula gittim. O yıllarda ülkemizde öğretilen tarih derslerinde bizler bol bol Fatih Sultan Mehmet ve Kanuni Sultan Süleyman’ın başarıları ile övünmeyi öğrendik. Buna karşılık İmparatorluğun çöküşü bize bir yozlaşmanın ürünü olarak gösterildi. Yapılan islahatın yetersiz kaldığı, kötüye gidişi durduramadığı açıklandı. İmparatorluğun son yıllarında ise Sultanların kendi durumlarını korumaya ülkeyi korumaktan daha fazla ağırlık tanıdıkları da ifade edildi. Bunlar yanlış şeyler değildi. Belki milliyetçiliğin yayılması karşısında, tüm çok uluslu imparatorlukların tarihe karışmaya mahkum olduklarını, gerilemenin sadece yozlaşma ile ilgili olmayıp, tarihi güçlerin etkisi altında kaldığı üzerinde daha fazla durulabilirdi. Keza, yeryüzünde kalan kıraliyet sistemlerinin tümünün ellerindeki siyasi gücü popular temsil kurumlarına aktardıkları ve sembolik bir konumu kabul ettikleri, bunu beceremeyen kraliyet sülalerinin ise yerlerini cumhuriyete bıraktıkları da anlatılabilirdi. Ancak o seviyedeki tarih öğretiminden çok sofistike tahliller beklemek haksızlık olur. Gençlere geçmişlerini anlamak için kaba bir anahtar verilmektedir, Geçmişlerinden kaçmamak, toplumun kötüye gidişi iyiye çevirdiği fikir aktarılmak istenmektedir. Tabii, bu değişime önderlik yapanlar da hayırla anılmaktadır. Ancak, toplumun geçmişinden koparılmak istendiği, bunun ancak mevcut liderler sayesinde önlendiği doğru değildir. Olsa olsa, yeninin doğuşunda eski liderlerin davranışları yanında tarihin akışının rolü olduğu daha iyi anlatılabilirdi.
Sayın Cumhurbaşkanımızın toplumsal değişme ile belki anlamakta zorluk çektiği olay milliyetçilik akımının Orta Doğu’ya gelişidir. Önce daha ziyade Hristiyan ahali arasında ve Balkanlar da ortaya çıkan ulusçuluk, bilahare Orta Doğu’ya da gelmiş, daha önce imparatoluğun sadık tebası olarak görülen topluluklar yavaş yavaş imparatorluktan ayrılarak kendi devletlerin kurmağa yönelmişlerdir. Aslında kendilerinin de bir millet olduğunu idrak etmek bakımından Türkler sonda gelmişlerdir. İmparatorluğun egemen unsuru olarak onlar milliyetçilik karşısında imparatorluklarını koruma yolunu seçmişlerdir. İmparatorluğun son günlerine kadar Türk unsurun bir kafa karışıklığı yaşadığı görülmektedir. İmparatorluğun kurucu unsuru olmakla beraber bir türlü Osmanlı mı, Müslüman mı yoksa Türk mü olduklarına karar verememişler, bu karışıklık ancak Batılı emperyalist güçlerin Türklere bir yurt dahi bırakmayacak şekilde imparatorluğu paylaşmaları söz konusu olduğu zaman kendiliğinden hallolmuştur.
Osmanlı İmparatorluğu’nun haritadan silinmesine paralel olarak yürütülen Kurtuluş mücadelesi aslında bir Türk milli devletinin kurulması mücadelesi idi. Bu devleti kuranlar uyruğunu kabul edenlerin de Türk milletini oluşturduğunu da kabul ediyorlardı. Bu millet siyasi manada bir milletti. Diğer bir deyimle, kişinin kökeni üzerinde durulmuyor, ülkeye vatandaşlık bağıyla bağlı olması öngörülüyordu. Atatürk’ün “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözünden kast ettiğinin bu olduğundan eminim. Ancak, hemen itiraf etmemiz gerekiyor ki, ne kökenden gelirseniz gelin Türkçe konuşmanız ve İslami bir geçmişe sahip olmanız gerekiyordu. Herkesin başka diller yanında, ortak bir anlaşma aracı olarak Türkçe’yi kullanması anlaşılabilir. Buna karşılık kişinin mümin olmasa bile İslami köklerden gelmesinin iki nedeni olacağı akla gelmektedir. İlkin, Türk milletinin tanımlanmaya çalışıldığı dönemde, Hristiyan nüfus başka milliyetçilikler peşinde koştuğundan, Barış görüşmelerinde de çoğu zaman Avrupa himayesi aradığından milletin bir parçası olarak görülmemişlerdir. Fakat ikinci ve belki de daha önemli olarak, olarak kurucuların İslami kökenli olmayan bir Türk’ü tahayyül edememeleridir. Türk soyundan gelenler arasında Müslümanlık dışı inanca sahip olanlar da olduğunu Türkler çok sonraları öğrenmişler ve bu Türklerle ne yapacaklarına da bir türlü karar verememişlerdir.
Gelelim Türk kimliğinin oluşmasına. Cumhuriyeti kuranlar, Cumhuriyet vatandaşlarını Türk milletine dönüştürürken, bu kişilerin İngiliz veya Fransız olmadığını herkes biliyordu. Buna karşılık, bu kişilerin Fars veya Arap olmadığını , kendi dilleri ve kültürleri olan bir başka grup oluşturduklarını göstermek gerekiyordu. Dolayısıyla, Cumhuriyetin kimlik inşasında bu ayrılığı vurgulaması tabiidir. Bu Fars veya Arap aleyhtarlığı ile ilgili değildir. Sadece Türklerin farklı olduğunun ifadesidir. Eğer Cumhuriyet Türkiyesi özellikle Arap ülkelerinden uzak durdu ise, bunun nedeni Arap olmaları değil, sömürge yönetimleri altında olmalarıdır. Kendisi sömürge yönetimini kabul etmeyen bir halkın sömürgelere yakınlık duymamasını fazla yadırgamak için bir sebep yoktur.
Atatürk’ün ölümünden sonra millet inşa edilmesine devam edilirken, etnik köken unsurları fazla vurgulanmağa başlamış, başta vatandaşlık bağı üzerine kurulmak istenen anlayış güçlü etnik bağlarla da takviye edilmek istenmiştir. Ben bunu kişisel olarak da yaşadım. 1940 sonu ve 1950ler Ankarasında o gün artık Türkiye toprakları dışında kalmış yörelerden gelenlere kuşku ile yaklaşılmağa başlanmıştı. Rahmetli pederim, köken itibarile Rumeli’den gelmemize rağmen, anneannemin ve annemin Rumeli kökenli diğer kişilerle temas etmemesini istemiş, bizlerin de aslında Tokatlı olup, Fatih Sultan Mehmet tarafından oraları Türkleştirmek için Rumeli’ye gönderildiğimiz gibi, doğruluğunun incelenmesi gereken bir tezin taraftarı olmuştu.
Bütün bu anlattıklarım aslında zaman içinde çok uluslu bir imparatoluğun yerini ulus-devletlerin aldığını göstermek içindir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucuları yeni dönemin milli devletlerin egemen olacağı bir yapı olacağını görmüş, egemen oldukları topraklar üztinde yaşayan ahaliyi bir millete dönüştürmeyi büyük ölçüde başarmışlardır. Bu süreç içinde tarihi inkar etmek yoluna gittiklerini kanıtlayacak veriler yoktur. Şüphesiz, tarihin yorumunda kendi ihtiyaçlarını düşünmüşler, tüm yönetimlerin yaptığı gibi hangi dönemi ele alacaklarını, neyini ele alacaklarını hesaplamışlardır. Sistem oturdukça geçmişin bir bölümünün daha iyi hatırlanması ve eski kurumların geri gelmesi bu çerçevede tabii karşılanacak gelişmelerdir. Bir örnek vermek gerekirse, Sayın Cumhurbaşkanının üzerinde durduğu Mehter Bandosu 1952 yılından itibaren faaliyet göstermektedir. Hatta Edinburg Kalesinde her yıl düzenlenen Gelenekesel Askeri Bandolar konserinde ülkemizi temsil etmesi sanıyorum kendisinin siyasete girmesini takaddüm eder.
Sayın Cumhurbaşkanımızın imparatorluğun yıkılması ve cumhuriyetin kurulması konularından pek hoşlanmadığı muhtelif vesilelerle ortaya çıkıyor. Sanıyorum kendisi Cumhuriyet tarafından inşa edilen millet kavramına da sıcak bakmıyor, bunun ümmet pahasına gerçekleştirilen bir uygulama olduğunu düşünüyor. Ancak, Suriyelilerin, Mısırlıların, Suudilerin kendilerini farklı gördükleri bir ortamda dinin sağladığı ortak paydanın yeterli olmadığı aşikar. Bu durumda Sayın Cumhurbaşkanı modası geçmiş bir kavramın savunucusu durumunda kalabilir. Türk milleti kavram karışıklığını gidermenin yolunu lider yenilemekte bulabilir. Cumhurbaşkanımızın geçmişi ifadeden artık korkmayın darken, yeni kimliğe ihtiyacınız var demek istediğini zannetmek istemiyorum.

