Özet
Bu makale, kolektif narsisizm kavramını Türkiye bağlamında ele alarak savunmacı Biz örgütlenmelerinin hangi tarihsel, siyasal ve kültürel koşullarda güçlendiğini tartışıyor. Serinin önceki yazılarında geliştirilen kavramsal çerçeveden hareketle, kolektif narsisizm sıradan bir aidiyet ya da grup sevgisi olarak değil, ait olunan grubun değerinin yeterince tanınmadığına ilişkin alıngan, tehdit duyarlı ve savunmacı bir kimlik hali olarak değerlendiriliyor. Türkiye’de bu örüntünün en güçlü sahalarından biri, devlet-merkezli Türk ulusal kimliği, makbul vatandaşlık anlayışı ve “beka” dili etrafında şekilleniyor. Sevr, parçalanma ve ihanet anlatıları seçilmiş travma repertuvarı olarak güncel siyasal tartışmaları kolayca varoluşsal tehdit alanına çekebiliyor. Türk-Kürt meselesinde ise eşitlik ve tanınma talepleri, egemen kimliğin görünmez imtiyazlarını sarsan tehditler olarak algılanabiliyor. Makale ayrıca seküler ve muhafazakâr yaralanma anlatılarını, lider idealizasyonunu ve medya-sosyal medyanın sürekli tetiklenme iklimini tartışıyor. Sonuçta Türkiye’nin ihtiyacının aidiyetlerden vazgeçmek değil, eleştiriye dayanabilen, eşitliği tehdit saymayan, çoğulcu ve demokratik bir Biz kurabilmek olduğu savunuluyor.
Anahtar Kelimeler: kolektif narsisizm, savunmacı Biz, Türkiye, devlet-merkezli kimlik, seçilmiş travma, beka, Türk-Kürt meselesi, imtiyaz psikolojisi, lider idealizasyonu, demokratik Biz
x x x x x
Giriş: Kavramdan Türkiye’ye
Narsisizm serisinin 3.0 yazısında kolektif narsisizmi, sıradan bir aidiyet ya da grup sevgisinden ayırarak, kişinin ait olduğu grubu istisnai ve üstün görürken bu değerin başkaları tarafından yeterince tanınmadığına inanmasıyla ortaya çıkan savunmacı bir Biz hali olarak tanımlamıştım (Paker, 2026a). 3.1’de ise bu savunmacı Bizin hangi mekanizmalarla oluştuğunu ve yeniden üretildiğini tartıştım: Kırılgan özdeğerin grup imajına yatırılması, grup içi normlar ve liderlik yoluyla pekişmesi, tarihsel travma anlatıları ve kimlik rejimleriyle kalıcılaşması (Paker, 2026b). Bu yazıda ise aynı çerçeveyi Türkiye bağlamına uygulamayı deniyorum.
Buradaki amaç, “Türkiye toplumu narsisisttir” gibi kaba ve patolojikleştirici bir iddia ortaya atmak değil haliyle. Daha sınırlı ve analitik bir sorunun peşindeyim: Türkiye’de hangi tarihsel, siyasal ve kültürel koşullar bazı kolektif kimlikleri daha alıngan, daha tehdit duyarlı ve daha savunmacı hale getiriyor? Hangi Biz anlatıları eleştiriyi kolayca hakaret, eşitlik talebini imtiyaz kaybı, çoğulculuğu ise bölünme tehdidi olarak yaşayabiliyor? Bu sorulara yanıt ararken özellikle devlet-merkezli Türk ulusal kimliği, seçilmiş travma repertuvarları, Türk-Kürt meselesi, lider idealizasyonu ve kamusal iletişimdeki sürekli tetiklenme iklimi üzerinde duracağım.
Ana Sahne: Devlet-Merkezli ve Normatif Biz
Türkiye’de kolektif narsisizmin en güçlü ve en kurumsallaşmış sahnelerinden biri, devlet-merkezli ulusal kimlik örgütlenmesidir. Burada Biz, yalnızca aynı ülkenin yurttaşları anlamına gelmez; çoğu zaman devlet, millet, vatan, bayrak, tarih ve makbul vatandaşlık etrafında örülmüş yoğun bir aidiyet rejimi olarak işler. Ulus fikrinin kendisi, doğal ve kendiliğinden oluşmuş bir gerçeklikten çok, ortak anlatılar, semboller ve kurumlar aracılığıyla kurulan bir hayalî cemaattir (Anderson, 1983). Billig’in banal milliyetçilik dediği gündelik tekrarlar da bu cemaatin olağan ve tartışılmaz görünmesini sağlar: Bayrak, harita, marş, okul törenleri, haber dili, yerli ve milli vurguları, biz ve onlar ayrımları (Billig, 1995).
Türkiye bağlamında bu ulusal Biz çoğu zaman devletle iç içe geçmiştir. Devlet, yurttaşların ortak siyasal örgütlenmesi olmaktan çok, toplumun üzerinde duran, korunması gereken, hatta kendisine sadakat borçlu olunan kutsallaştırılmış bir varlık gibi tahayyül edilir. Daha önce egemen politik kültür üzerine yazdığım gibi, bu kültürde yurttaşlık bilinci zayıfladığında bireyler ve gruplar, hak sahibi eşit özneler olarak değil, devletin makbul ya da sakıncalı unsurları olarak konumlandırılabilir (Paker, 2004). Böyle bir zeminde kolektif narsisizm için elverişli bir psikopolitik alan oluşur: Bizin değeri, özgür ve eşit yurttaşların ortak yaşamından çok, devletin büyüklüğü, bekası ve düşmanlara karşı direnci üzerinden tanımlanır.
Bu nedenle Türkiye’de savunmacı Biz çoğu zaman “biz nasıl daha demokratik ve eşit bir toplum kurarız?” sorusundan çok, “bizi kim tehdit ediyor?” sorusu etrafında örgütlenir. Eleştiri, devletin veya milletin iyileşmesi için gerekli bir geri bildirim olmaktan çıkıp kolayca saygısızlık, nankörlük, dış mihrakların dili ya da ihanet olarak kodlanabilir. Böylece devlet-merkezli normatif Biz, yalnızca aidiyet üretmez; aynı zamanda hangi eleştirilerin meşru, hangi kimlik taleplerinin tehdit, hangi yurttaşların bizden sayılacağı konusunda güçlü bir duygu ve sınır rejimi de kurar.
Seçilmiş Travmalar: Sevr, Parçalanma, İhanet ve Beka Repertuvarı
Türkiye’de savunmacı Bizin en önemli duygusal kaynaklarından biri, parçalanma, işgal, aşağılanma ve ihanet anlatılarının oluşturduğu tarihsel repertuvardır. Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülüşü, Balkan kayıpları, Birinci Dünya Savaşı, işgal yılları ve Sevr Antlaşması etrafında örülen hafıza, yalnızca geçmişe ait tarihsel bilgiler olarak kalmaz; güncel siyasal tartışmalarda da kolayca harekete geçirilebilen duygusal işaretlere dönüşür. Burada mesele bu tarihsel deneyimlerin gerçek olup olmaması değildir. Mesele, bu deneyimlerin hangi biçimde işlendiği, hangi duygularla aktarıldığı ve bugünkü siyasal çatışmalara nasıl bağlandığıdır. Bir grubun geçmişte yaşadığı ağır kayıp ya da aşağılanmaya ilişkin ortak temsil, zaman içinde, seçilmiş travma olarak büyük grup kimliğinin merkezî işaretlerinden biri haline gelebilir (Volkan, 2001).
Türkiye’de Sevr, çoğu zaman yalnızca imzalanmış ve uygulanmamış bir antlaşmanın adı değil, bitmeyen bir parçalanma korkusunun simgesi olarak da işlev görür. Güncel bir dış politika krizi, azınlık hakları tartışması, Kürt meselesi, insan hakları eleştirisi ya da demokratikleşme talebi hızla “yine aynı oyun”, “Türkiye’yi bölmek istiyorlar”, “iç ve dış düşmanlar iş başında” anlatısına eklemlenebilir. Volkan’ın zamanın çökmesi (time collapse) dediği süreç burada devreye girer: Bugünkü gerilim, geçmişteki travmatik duyguyla üst üste biner; böylece güncel bir eleştiri, sıradan bir siyasal itiraz olmaktan çıkıp varoluşsal bir saldırı gibi yaşanabilir (Volkan, 1997, 2001).
Bu repertuvar kolektif narsisizmi iki yönden besler. Bir yandan “biz tarih boyunca haksızlığa uğradık, yeterince tanınmadık” duygusunu canlı tutar; diğer yandan bugünkü güç, üstünlük ve itaat taleplerini hak edilmiş bir telafi gibi sunabilir. Böylece Bizin kırılganlığı, yalnızca bugünün gerilimlerinden değil, geçmişten devralınmış ve sürekli yeniden etkinleştirilen bir tehdit hafızasından da beslenir. Sonuçta beka dili, çoğu zaman demokratik tartışmanın alanını daraltır: Eleştiri, hak talebi ya da çoğulculuk talebi, içeriğiyle değil, “ülkenin varlığına tehdit” olup olmadığı kuşkusuyla karşılanır.
Türk-Kürt Meselesi: Eşitlik Talebinin İmtiyaz Kaybı Gibi Yaşanması
Türkiye’de kolektif narsisizmin en görünür ve en ağır sonuçlar üreten sahalarından biri Türk-Kürt meselesidir. Burada sorun yalnızca iki etnik kimlik arasındaki karşılıklı önyargılar olarak görülemez; asıl mesele, devletin kuruluşundan itibaren Türk kimliğinin normatif, kurucu ve merkezî bir konumda yer almasıdır. Türk kimliği, “kimliklerden biri” gibi değil; ülkenin doğal ve varsayılan kimliği gibi işlemektedir. Bu nedenle Türk olmak, birçok durumda görünmez bir imtiyaz konumu sağlar: Dil, tarih, okul, bürokrasi, medya ve vatandaşlık tahayyülü zaten bu kimliği merkeze alır. İmtiyazın en güçlü yanı da çoğu zaman imtiyaz olarak fark edilmemesidir (Paker, 2025a, 2025b).
Bu zeminde Kürtlerin eşit yurttaşlık, anadil, kültürel tanınma, yerel demokrasi ya da siyasal temsil talepleri, kolayca demokratik eşitlenme talepleri olarak değil, Türk Bizinin merkezî konumuna yönelmiş tehditler olarak yaşanabilir. Kolektif narsisistik açıdan bakıldığında, sorun tam da buradadır: İmtiyazlı Biz, eşitliği çoğu zaman ortak alanın genişlemesi olarak değil, kendi değerinin azalması, kendi merkezî konumunun sarsılması ya da ülkenin bölünmesi olarak hisseder. Böylece somut hak talepleri hızla “ayrıcalık isteme”, “nankörlük”, “terörle arasına mesafe koymama”, “devlete meydan okuma” ya da “bölücülük” repertuvarına çekilir.
Bu dinamikte önyargı yalnızca “Kürtler hakkında yanlış fikirler” meselesi değildir; egemen Bizin kendini koruma biçimlerinden biridir. Önyargı ve ayrımcılık çoğu zaman yalnızca dış gruba dönük olumsuz bir duygu değil, iç grubun değerini, saflığını ve üstünlüğünü koruma girişimi olarak da işler (Paker, 2012). Türk-Kürt meselesinde de Kürt kimliğinin eşit ve kurucu bir özne olarak tanınması talebi, savunmacı Türk Bizi açısından narsisistik bir incinme gibi yaşanabilmekte ve korku-öfke karışımı bir tepkiyi tetiklemektedir.
Bu nedenle demokratik çözümün önündeki engeller yalnızca anayasal, hukuki ya da güvenlik politikalarına ilişkin değildir. Aynı zamanda egemen kimliğin kendi görünmez imtiyazını fark edebilmesi, eşitliği kayıp gibi yaşamaktan çıkabilmesi ve makbul vatandaşlık kalıbının dışındaki yurttaşları da ortak Bizin eşit kurucuları olarak tanıyabilmesi gerekir. Bu gerçekleşmeden, her demokratikleşme girişimi kolayca yeni bir tehdit, yeni bir bölünme korkusu ve yeni bir savunmacı sertleşme döngüsüne bağlanabilir.
Seküler ve Muhafazakâr Yaralanma Anlatıları
Türkiye’de kolektif narsisistik örüntüler yalnızca devlet-merkezli Türk ulusal kimliği içinde değil, farklı politik-kültürel kampların kendi yaralanma anlatılarında da görülebilir. Cumhuriyetçi-seküler Biz, bazı durumlarda kendisini ülkenin kurucu, aydınlanmacı ve modern yüzü olarak konumlandırır; muhafazakâr-İslamcı Biz ise uzun süre hor görülmüş, dışlanmış, “milletin aslı” olduğu halde merkezin dışında tutulmuş bir kimlik anlatısıyla örgütlenebilmektedir. Bu iki anlatı tarihsel ve siyasal olarak oldukça farklıdır; özellikle hangi kimliğin hangi dönemde devlet gücüyle birleştiği, hangi kurumlara eriştiği ve hangi grupları dışladığı da ayrıca önemlidir. Ancak psiko-politik düzeyde her iki hatta da benzer bir savunmacı mekanizma işlemektedir: Eleştiri kolayca hakaret, farklılık tehdit, siyasal rekabet ise varoluşsal bir mücadele gibi yaşanır.
Bu nedenle Türkiye’de kamplaşma çoğu zaman yalnızca çıkar çatışması ya da ideolojik ayrışma olarak işlemez; karşı tarafın ahlaki olarak düşürülmesiyle de beslenir. Bir taraf “gerici”, “cahil”, “yobaz” ya da “ortaçağcı”; diğer taraf ise “elitist”, “millete yabancı”, “dinsiz” ya da “yerli ve milli olmayan” olarak kodlandığında, tartışmanın konusu somut politikadan kimlik savunusuna kayar. Kolektif narsisizm açısından temel mesele şudur: Her kamp kendi yarasını merkeze aldığında, diğerinin yarasını görme kapasitesi azalır. Böylece tanınma ihtiyacı karşılıklı olarak demokratik bir müzakereye değil, birbirini aşağılamaya ve dışlamaya dayalı bir savunmacı döngüye bağlanır.
Lider, Devlet ve Prototip: Bizin En Saf Temsilcisi
Kolektif narsisizmin Türkiye’deki yansımalarını anlamak için lider figürünün işlevine ayrıca değinmek gerekir. Lider, yalnızca bir siyasal programın taşıyıcısı değil, çoğu zaman Bizin idealleştirilmiş ve kişileştirilmiş temsili haline gelir. Freud’un grup psikolojisi üzerine klasik metninde belirttiği gibi, grup üyeleri lideri kolayca bir ego ideali konumuna yerleştirebilir ve birbirleriyle bağlarını da bu ideal figür üzerinden kurabilirler (Freud, 1921/1959). Bu durumda lider eleştirisi, sıradan bir siyasal değerlendirme olmaktan çıkar; millete, devlete, cumhuriyete, dine, davaya ya da kurucu değerlere yönelmiş bir saldırı gibi yaşanabilir.
Türkiye gibi devletin kutsallaştırıldığı ve siyasal liderliğin güçlü sembolik anlamlar taşıdığı bağlamlarda bu mekanizma daha da belirginleşir. Lider “milletin sesi”, “devletin bekçisi”, “kurucu iradenin temsilcisi” ya da “mazlumların intikamı” olarak kurulduğunda, kolektif narsisistik yatırım tek bir figürde yoğunlaşır. Kriz dönemlerinde lider, yalnızca yönetici değil, büyük grubun kaygılarını düzenleyen ve tehdit ile güvenlik algısını şekillendiren bir odak haline gelebilmektedir (Volkan, 2004). Aynı zamanda, belirsizlik ve tehdit arttığında, grubun prototipini en güçlü biçimde temsil ettiği düşünülen liderler daha çekici hale gelmektedir (Hogg, 2001).
Bu nedenle lider idealizasyonu, Türkiye’de savunmacı Bizin yeniden üretiminde kritik bir ara halka oluşturur. Prototip daraldıkça lider hakiki Bizin en saf temsilcisi olarak yüceltilir; lider yüceltildikçe de Bizin sınırları daha dar ve daha dışlayıcı hale gelebilir. Böyle bir döngüde lidere sadakat, siyasal bir tercih olmaktan çok bir kimlik kanıtına dönüşür. Lideri eleştirmek ise politika tartışmasına katılmak değil, Bize ihanet etmek gibi kodlanabilir.
Medya, Sosyal Medya ve Sürekli Tetiklenme İklimi
Kolektif narsisizmin Türkiye’deki yeniden üretiminde medya ve sosyal medya, yalnızca mevcut duyguları yansıtan araçlar değildir; bu duyguları hızlandıran, çoğaltan ve ödüllendiren alanlar olarak da işlev görür. “Millete hakaret”, “devlete saldırı”, “yerli ve milli olmamak”, “dış güçlerin diliyle konuşmak” gibi kalıplar, siyasal tartışmayı hızla içerikten kimlik savunusuna kaydırır. Böylece bir haber, bir konuşma, bir sosyal medya paylaşımı ya da bir sanat eseri, kolayca Bize yönelmiş sembolik bir saldırı gibi kodlanabilir. 3.1’de tartıştığım yeniden üretim döngüsü burada gündelik bir ritim kazanır: incinme, öfke, saflaşma, teşhir, kısa süreli rahatlama ve yeni bir tetikleyici (Paker, 2026b).
Bu ortamda öfke yalnızca bir duygu değil, aynı zamanda görünürlük ve aidiyet performansıdır. Sosyal medyada ahlaki içerikle yüklü duygusal mesajların daha hızlı yayılabildiğini gösteren bulgular, kolektif narsisistik dilin neden bu kadar kolay dolaşıma girdiğini açıklamaya yardımcı olur (Brady ve ark., 2017). Türkiye’de de “kim bizden, kim değil?” sorusu çoğu zaman siyasal tartışmanın önüne geçer. Sadakat gösterisi statü, iç düşman teşhiri ahlaki üstünlük, sert tepki ise Bize bağlılık kanıtı haline geldiğinde, savunmacı kolektif kimlik yalnızca düşünsel bir anlatı değil, gündelik bir davranış ekonomisi olarak yeniden üretilir.
Sonuç: Savunmacı Bizden Demokratik ve Güvenli Bize
Türkiye’de kolektif narsisizmin yansımalarını tartışırken temel mesele, herhangi bir aidiyeti başlı başına sorunlu ilan etmek değildir. İnsanların Türklük, Kürtlük, Müslümanlık, sekülerlik, cumhuriyetçilik ya da başka kimlikler üzerinden kolektif bağlar kurması son derece olağandır. Sorun, bu bağların eleştiriye dayanıksız, eşitliği tehdit olarak algılayan ve değerini Ötekinin değersizleştirilmesine bağlayan savunmacı bir Biz örgütlenmesine dönüşmesidir. Böyle olduğunda tarihsel yaralar tamir edilmek yerine sürekli yeniden kanatılır; liderler tartışılabilir siyasal aktörler olmaktan çıkıp kimliğin kutsal temsilcileri haline gelir; hak talepleri demokratik müzakere konusu olmaktan çok bölünme ya da ihanet tehdidi olarak yaşanır.
Bu nedenle Türkiye’nin ihtiyacı, Bizsizleşmek değil; daha güvenli ve demokratik bir Biz kurabilmektir. Güvenli Biz, kendi tarihini sevebilir ama onu eleştiriden muaf tutmaz; kolektif gurur duyabilir ama bunu başkalarının aşağılanmasına bağlamaz; tarihsel travmaları tanır ama onları sürekli yeni düşmanlar üretmek için kullanmaz. Böyle bir dönüşüm, yalnızca bireysel iyi niyetle gerçekleşemez. Çoğul kimlikleri eşit biçimde tanıyan demokratik kurumlara, liderleri ve kurucu anlatıları eleştirilebilir kılan bir kamusal kültüre, geçmişle yüzleşmeyi mümkün kılan ortak yas süreçlerine ve gruplar arasında gerçek temasla karşılıklı tanınmayı güçlendiren ilişkilere ihtiyaç vardır.
Kolektif narsisizmin cazibesi, kısa vadede yaralı Bize güçlü, haklı ve bütünleşmiş hissettirmesidir. Fakat bu sahte bütünlük, uzun vadede toplumu daraltır, farklılıkları tehdit gibi gösterir ve demokratik ortak yaşamı zayıflatır. Daha olgun bir kolektif özdeğer ise kırılganlığını düşmanlaştırarak değil, çoğulluğu taşıyabilecek kurumsal ve duygusal kapasiteyi geliştirerek güçlenir. Türkiye için asıl psiko-politik eşik de burada duruyor: Başkasını bastırmadan, küçültmeden ve inkâr etmeden var olabilen geniş, esnek ve demokratik bir Biz kurabilmek.
Türkiye’de sahici bir barış ve demokrasi derdi olan hiçbir siyasal-toplumsal hattın bu psiko-politik eşiğin üzerinden atlaması mümkün değildir.
Kaynakça
Anderson, B. (1983). Imagined communities: Reflections on the origin and spread of nationalism. Verso.
Billig, M. (1995). Banal nationalism. SAGE.
Brady, W. J., Wills, J. A., Jost, J. T., Tucker, J. A. ve Van Bavel, J. J. (2017). Emotion shapes the diffusion of moralized content in social networks. Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America, 114(28), 7313–7318. https://doi.org/10.1073/pnas.1618923114
Freud, S. (1959). Group psychology and the analysis of the ego. J. Strachey (Der. ve Çev.), The standard edition of the complete psychological works of Sigmund Freud (Cilt 18, s. 67–143) içinde. Hogarth Press. (Özgün eser 1921).
Hogg, M. A. (2001). A social identity theory of leadership. Personality and Social Psychology Review, 5(3), 184–200. https://doi.org/10.1207/S15327957PSPR0503_1
Paker, M. (2004). Egemen politik kültürün dayanılmaz ağırlığı. Birikim, 184–185, 61–71.
Paker, M. (2012). Önyargı ve ayrımcılığa ilişkisel psikanalitik bir bakış. K. Çayır ve M. Ayan Ceyhan (Der.), Ayrımcılık: Çok boyutlu yaklaşımlar içinde (s. 53–61). İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
Paker, M. (2025a, 1 Haziran). İmtiyaz psikolojisi bağlamında Türk-Kürt meselesi (1). Yeni Arayış.
Paker, M. (2025b, 19 Haziran). İmtiyaz psikolojisi bağlamında Türk-Kürt meselesi (2). Yeni Arayış.
Paker, M. (2026a, 12 Mart). Narsisizm 3.0: Kolektif narsisizme giriş. Yeni Arayış.
Paker, M. (2026b, 25 Haziran). Narsisizm 3.1: Kolektif narsisizmin mekanizmaları ve yeniden üretimi. Yeni Arayış.
Volkan, V. D. (1997). Bloodlines: From ethnic pride to ethnic terrorism. Farrar, Straus and Giroux.
Volkan, V. D. (2001). Transgenerational transmissions and chosen traumas: An aspect of large-group identity. Group Analysis, 34(1), 79–97. https://doi.org/10.1177/05333160122077730
Volkan, V. D. (2004). Blind trust: Large groups and their leaders in times of crisis and terror. Pitchstone Publishing.
Yazı Dizisi 9 yazı Narsisizm Murat Paker bu yazısı dizisi de narsisizmi, bireysel ruhsallıktan toplumsal yapılara, hatta günümüzün dijital ve yapay zekâ destekli benlik mimarilerine kadar uzanan bir süreklilik içinde, mesleki jargondan olabildiğince uzak durmaya çalışarak kavramsal olarak yeniden netleştirmeyi amaçlıyor. Tüm Yazılar

