Bize gerçekten en çok acı veren şey, uğradığımız haksızlık mı, yoksa o haksızlığın hiçbir karşılığı olmayabileceği ihtimali mi?
İnsan ruhu, adaletsizliğe sandığımızdan çok daha az dayanabiliyor. Çünkü psikolojik olarak en temel ihtiyaçlarımızdan biri, dünyanın öngörülebilir ve güvenli bir yer olduğuna inanmak. Eğer iyi insanlar durmadan inciniyor, kötü insanlar ise hiçbir bedel ödemeden yollarına devam ediyorsa, yalnızca adalet duygumuz sarsılmıyor; hayatla kurduğumuz güven ilişkisi de çatlamaya başlıyor.
Sosyal psikolog Melvin Lerner’in ortaya attığı “Just World Hypothesis”, yani Adil Dünya İnancı tam olarak bunu anlatır. Lerner’e göre insan zihni, dünyanın özünde adil olduğuna inanmak ister. Çünkü aksi durumda kaosla yüzleşmek zorunda kalır. Eğer kötülük bazen gerçekten cezasız kalıyorsa, o zaman hiçbirimiz güvende değiliz demektir.
Belki de bu yüzden ilahi adalet fikrine yalnızca inancımızla değil, sinir sistemimizle de tutunuyoruz.
Nöropsikoloji araştırmaları, belirsizliğin insan beyninde fiziksel acıya benzer bölgeleri aktive edebildiğini gösteriyor. Beyin, cevapsız kalan olayları tamamlanmamış bir dosya gibi sürekli işlemeye devam ediyor. Bu yüzden bize haksızlık yapan birini unutamıyoruz. Çünkü zihnimiz, kapanmayan hikâyeleri sevmez. Sürekli aynı soruyu sorar: “Peki sonra ne oldu?”
Belki de ilahi adalet beklentisi, karşı tarafın cezalandırılmasını istemekten çok, kendi zihnimizde eksik kalan hikâyeyi tamamlamaya çalışmaktır.
Viktor Frankl’ın şu cümlesini her okuduğumda uzun uzun düşünürüm:
“İnsan her şeye dayanabilir; yeter ki yaşadığının bir anlamı olduğuna inanabilsin.”
İşte ilahi adalet, çoğu zaman yaşadığımız acıya anlam verme çabasıdır. Çünkü anlamsız acı, ruhun en ağır yüküdür.
Fakat zaman bana başka bir şey daha öğretti. İlahi adaleti beklerken fark etmeden hayatımı askıya almışım. Sanki onun pişman olacağı gün ben de iyileşecektim. Oysa psikolojide buna dış kontrol odağı deniyor; yani duygularımızın anahtarını kendi elimizden çıkarıp başkasına vermek. O üzülürse rahatlayacağım, özür dilerse iyileşeceğim, kaybederse huzur bulacağım…
Ne büyük bir yük.
Belki de bu yüzden bazı insanlar yıllarca aynı öfkeyi taşıyor. Çünkü bekledikleri şey adalet değil; içlerindeki yaranın sonunda görülmesi. Birinin “Evet, sana haksızlık yapıldı.” demesine ihtiyaç duyuyorlar. Görülmeyen acı, en uzun yaşayan acıdır.
Artık ilahi adaleti eskisi gibi düşünmüyorum. Onu, gökten gelecek dramatik bir ceza olarak hayal etmiyorum. Daha çok insanın karakterinin er ya da geç kendi kaderine dönüşmesi gibi görüyorum. Çünkü kim olduğumuz, eninde sonunda nasıl bir hayat yaşayacağımızı da şekillendiriyor.
Belki ilahi adaleti bu kadar çok istememizin nedeni, kötü insanların kaybetmesini görmek değildir. Belki sadece dünyanın hâlâ güvenilebilecek bir yer olduğuna inanmak istiyoruz. Ve bazen insanın en büyük iyileşmesi, adaletin ne zaman geleceğini öğrenmesiyle değil; artık huzurunu onun gelişine bağlamayı bırakmasıyla başlıyor.

