Kaçıngan bağlanmayı çoğu zaman sevgisizlik sanıyoruz. Oysa mesele sevmemek değil; sevilmenin güvenli olduğuna bir türlü inanamamak. İçinde büyüyen yakınlık isteğiyle, aynı anda kaçma ihtiyacı arasında sıkışıp kalmak.

Bir ayağı kapının içinde, diğeri hep dışarıda durur. Çünkü kalbinin en derin yerinde, “Bir gün beni gerçekten tanırlarsa mutlaka giderler.” diye fısıldayan eski bir korku vardır.

İnsan bazen en çok istediği şeye en çok mesafeyi koyar. Sarılmak ister ama sarılırsa kaybedeceğini düşünür. Anlatmak ister ama anlaşılmamaktan korkar. Gitmek istemez ama kalmanın bedelini de taşıyamaz.

Dışarıdan kararsız görünen bu hâl, aslında yıllar önce öğrenilmiş bir hayatta kalma biçimidir. Kalbini korumak için duvar ören insan, zamanla o duvarın içinde yalnız kaldığını fark eder.

Psikolog ve yazar Brené Brown’ın şu sözü tam da bunu anlatır: “Kırılganlık zayıflık değildir; cesaretin en doğru ölçüsüdür.” Kaçıngan bağlanan kişi çoğu zaman cesaretsiz olduğu için değil, kırılmanın bedelini çok ağır ödediği için geri çekilir. Bu yüzden sevdiği insana yaklaşırken bile içinde görünmez bir fren vardır. Kalbi “Git.” derken korkuları “Dur.” diye fısıldar.

Belki de en büyük iyileşme, kimsenin bizi terk etmeyeceğine dair garanti bulmak değil; biri yanımızdayken yavaş yavaş savunmalarımızı indirebilmektir. Çünkü insan, gerçekten güvende hissettiğinde kapıları kilitlemeyi bırakır.

Ve bazen en büyük sevgi, “Gitmeyeceğim.” diyen bir cümleden çok, her gün sessizce orada kalabilen bir varlığın kendisidir.