Hayatın en büyük yanılgılarından biri, huzurun her şeyi kontrol edebilmekle geleceğine inanmaktır. Oysa insanın en çok yorulduğu yer, olayların kendisi değil; değiştiremeyeceği şeyleri değiştirmeye çalıştığı o görünmez mücadeledir. Belki de bu yüzden kadim öğretilerin yüzyıllardır fısıldadığı üç kelime, modern psikolojinin de farklı bir dille anlattığı aynı hakikate çıkar: teslimiyet, tevekkül ve tevafuk.
“İnsan bazen hayatı bırakınca değil, hayatla savaşmayı bırakınca iyileşmeye başlar.”
Teslimiyet çoğu zaman yanlış anlaşılır. Sanki pes etmek, vazgeçmek ya da edilgenleşmek gibi algılanır. Oysa teslimiyet, gerçekle kavga etmeyi bırakmaktır. Yaşanmış olanı inkâr etmeden, “Keşke böyle olmasaydı.” cümlesini zihinde sonsuza kadar döndürmek yerine, “Evet, oldu.” diyebilmektir. Çünkü insan zihni geçmişi tekrar tekrar düşünerek onu değiştirebileceğini sanır. Oysa yalnızca aynı yaranın kabuğunu her gün yeniden kaldırır. Psikolojik dayanıklılık, yaşananı sevmekten değil; yaşananın artık değişmeyeceğini kabul edip enerjiyi bugüne taşıyabilmekten doğar.
“Kaygı, çoğu zaman geleceği yönetmeye çalışan zihnin bugünü kaçırmasıdır.”
Tevekkül ise teslimiyetin tamamlayıcısıdır. Elinden geleni yaptıktan sonra sonucu serbest bırakabilme olgunluğudur. Çünkü kontrol edebileceklerimiz ile edemeyeceklerimizi birbirine karıştırdığımız anda kaygı büyümeye başlar. İnsan çoğu zaman sonucu yönetmeye çalışırken, aslında kendi huzurunu kaybeder. Oysa psikolojik olarak en sağlıklı zemin; çabanın sorumluluğunu almak ama sonucun yükünü omuzlamamaktır. Tevekkül, “Nasıl olsa olur.” demek değildir. “Ben üzerime düşeni yaptım, gerisi benim gücümü aşan bir alanda.” diyebilmektir. İşte bu cümle, zihni sürekli ihtimaller üreten yorucu döngüden çıkarıp yaşamın içine geri getirir.
“Bazen hayat cevaplarını bağırmaz; onları ancak yavaşladığımızda duyabiliriz.”
Ve sonra tevafuk gelir… Kimi için anlamlı rastlantı, kimi için hayatın ince işaretleri. Psikolojik açıdan bakıldığında ise insanın umutla kurduğu ilişkinin en zarif hâlidir. Çünkü beyin yalnızca bilgiyle değil, anlamla da beslenir. Tam umudunu kaybettiğin gün duyduğun bir cümle, yıllardır görüşmediğin birinin beklenmedik telefonu ya da hiç planlamadığın bir karşılaşma… Belki bunlar yalnızca tesadüftür, belki de değildir. Fakat insan ruhu bazen devam edebilmek için yalnız olmadığını hissettiren küçük anlamlara ihtiyaç duyar. Bu anlamlar, karanlığın içindeki ince bir ışık gibi yol göstermeye yeter.
Belki de ruh sağlığı; geçmişi değiştirmeye çalışmaktan vazgeçebilmek, geleceği bütünüyle kontrol etme arzusunu bırakabilmek ve bugünün içinde beliren küçük anlamları görebilecek kadar yavaşlayabilmektir. Çünkü insan bazen en büyük dönüşümünü, hayata hükmettiğinde değil; onunla uyum içinde yürümeyi öğrendiğinde yaşar.

