Cumhuriyet tarihimizin geçmişi yüzyılı çoktan aştı. Bazı dönemlere verilen isimler hala anımsanıyor.

Cumhuriyetin ilk yıllarında henüz belleklerden silinmeyen, savaş ve zafer kavramları gibi. “Çıktık açık alınla, on yılda her savaştan” ile başlayan “Onuncu Yıl Marşı” gibi.

Ardından 2.Dünya Savaşı bitiminde, Nato eksenli ABD ile başlayan yakınlık, örneğin. “Amerika, Amerika, beraberdir, Türkler seninle hürriyet savaşında” ellili yıllarda okullarda söyletilen, marş geldi. Ülkede esen siyasal rüzgarların göstergesiydi.

Hürriyet söylemine öylesine kendimizi kaptırdık ki, DP’nin ilk iktidar yıllarında küçük Amerika olmaya odaklandık. Oysa aynı dönemde ülkede senatör  McCharty önderliğinde, sol eğilimlilere gerçek bir cehennem hayatı yaşatıldığını fark etmedik.

Marshall yardımları, tarımsal üretim ve ithalatla büyüyen ekonominin rotası, “her mahallede bir milyoner” yaratmaya çevrilmişti. 1958 yılına kadar sürdürülen  bu politika yüksek oranlı bir devalüasyon ile sonlandırıldı.

Geçici mutluluk sona ermişti. Yeni bir dönem başlıyordu. Artık “az gelişmiş” bir ülkeydik. Darbeler ve eylemlerle sürdürülen, bu süreci 1982 yılında Özal’ın “serbest piyasa ekonomisi adını verdiği uygulamalar alacaktı.

Amerika ile başladık. Günümüzde yaşananlarla  bağlantı kurmazsak, iktidarımıza ve gönüllü payandalarına haksızlık etmiş oluruz.  Son çeyrek yüzyıla “Milli Görüş ve Türk Milliyetçiliği “ görüşlerini savunan AKP-MHP İttifakı damgasın ı vurdu. Yeniden ya da sürekli seçilebilmek amacıyla başlattıkları, son girişimi görmezden gelemeyiz. 1950’li yılların başında, okullarda söyletilen marş yeniden gündeme getirildi dense, yeridir.

ABD ile Bölgedeki üç ülkeden sorumlu büyükelçisi üzerinden sürdürülen, ilişkilerin  “Türk-Kürt-Arap” ekseninde tanımlanmasına, son günlerde bir siyasetçi de katıldı. Sözcü TV’deki  yayında; kendi ifadesine göre “kayyumluğu “ değil ama “mutlak butlanı” kabul ederek, CHP genel merkezine kolluk gücüyle girdi.  Tam 13 yıl boyunca yönettiği, partisini arındırmaya çok istekliydi :Kemal Kılıçdaroğlu. Neo-Osmanlıcılar kervanına resmen katıldı. Her ne kadar yayında KJ Operatörüne adının altına CHP Genel Başkanı ünvanını yazdıramasa da ağzındaki baklayı çıkardı. ABD B.Elçisinin ülkesinin sağladığını söylediği,  “meşruiyet” bir kez daha seçim yasaları hiçe sayılarak, CHP’ye atanan, Kılıçdaroğlu tarafından teyit edildi.

Ancak ABD ile bu denli yakınlaşmanın iktidara katkısı hayli kuşkulu. Kılıçdaroğlu’nun Sözcü TV’deki performansı, sadece yakın çevresine değil AKP’ye de beklediği yararı sağlamaktan çok uzak.

Bir konu daha var. AKP ile aynı düşünce frekansındaki 2. çemberde yer alan, “iş çevreleri” ve yakınlarının “halı saha” düzeyini aşmayan, yapay heyecanları ve TFF Başkanının, “küçük dünyaları ben yarattım” tavrı”  başarı için yeterli olmadı.

Kanallarda bağırtılan “bizim çocuklar” sloganları, Dünyaya ders vereceklerini sanan, ucuz kahramanlık gösterileri, hiç gol atmadan elendiğimiz bir Dünya Şampiyonası ile bitti.

Kılıçdaroğlu’nu bu haliyle TV söyleşilerine çıkarmak, TFF Başkanı ile futbolu yöneterek başarılı olunacağını ummak ciddi bir siyasal iletişim hatasıydı.

İki yanlış bir doğru etmiyor.