Giriş: Küreselleşme ve Temsili Hükümet
Sanayi Devrimi son hızıyla devam ederken küresel iletişim ve bağlantılık (connectivity) müthiş bir hızla artmaya devam ediyor. Dünya üzerinde birbirlerinin yaşadıkları yerleri ve hatta ülkeleri bile bilmeyen kişiler bir çok elektronik medyada birbirleriyle iletişim kurabiliyor, fikir, bilgi, enformasyon, veri v.b. alışverişlerinde bulunabiliyorlar. Üstelik bunları hepsi de hayırhah, masum içerikte değil. Bir kısım iletişim iftira, aldatmaca, dolandırıcılık, hırsızlık, sahtekarlık v.b. saiklerle yapılıyor. Bu derecede bağlantılılık insanlık için de, insanların egemen olduklarına inandıkları ulusal siyasal sistemleri için de güvenlik tehdidi oluşturuyor.
Bundan beşbin yıl kadar önce bugünkü yapılarına benzeyen devletler Kuzey Çin ve Mısır gibi siyasal coğrafyalarda ortaya ilk kez çıktıklarından beri egemenlik, yani belirli bir toprak parçası üzerinde (ülke) yaşayan toplumun tümü için ödül veya ceza gibi yaptırımlarla desteklenen (bağlayıcı) kararlarla çeşitli değerlerin tahsisine kimin sonsal (nihai) olarak, bir daha değiştirilmesi mümkün olamayacak şekilde ve içerikte karar verme hakkına sahip olması gerektiği ve bu iddianın gerekçesi tartışılmıştır. Egemenliğin zaman zaman bir kral, şah, padişah v.b. kişiye ait, ilahi bir kaynaktan gelen hak olduğu (divine right of kings), tanrının bir kişiye veya onun üyesi olduğu bir hanedana (aileye) bu bağlayıcı sonsal siyasal karar alma meşru hakkını verdiği toplumda genel kabul görmüştür. Ünlü Alman siyaset sosyologu Max Weber, en az bir yüzyıl kadar önce bu konudaki kabulün hep böyle olduğuna dair, toplumun en yaşlı üyesinin bile ne zamandır bu uygulamanın sürdüğünü bilemediği bir kökenden gelen, kanıksanmış, değer ve istikrar kazanarak kurumsallaşmış olmasına vurgu yaparak bu tür bir yönetime meşru geleneksel otorite denmesini önermiştir. Bu geleneksel otorite (yetki) kavramı Sanayi Devrimi sonrasında ortaya çıkan yeni toplumlar ve onların içinde özellikle büyük servet sahibi olan, deniz aşırı keşifleri ve ticareti yapan kişi ve şirketlerin oluşturduğu kapitalizmle birlikte, dinde Reform ve Rönesans’ın da etkisiyle, bireyin usuna (rationality) dayalı olarak karar verebilme yetisine de dayanarak yetersiz, anlamsız, gerçek dışı olarak bulunarak, egemenliğin kaynağının ilahi bir güç olmadığı, bilakis bireylerin us, vicdan, muhakeme ve tercihlerine dayandırılabilecek bir toplumsal, ulusal içerikli bir halk egemenliği olduğu (popular sovereignty) Amerikan ve Fransız Devrimleriyle kabul edilmiştir. Bu durumda da halk yönetiminin esas olduğu siyasal rejimlerin kurulması ve işletilmesine yönelme söz konusu olmuştur. Halk yönetimi kuramsal (teorik) olarak erdemli ve ahlaklı bir siyasal rejim olanağı olarak önerilmiş olsa bile, uygulamada bunun nasıl olacağı bir sorun olarak ortaya çıkmıştır. Kısacası, halkın kimlerden oluştuğu, nasıl bağlayıcı siyasal karar alıp bunu uygulamaya koyabileceği ilk andan itibaren farklı önerileri ortaya çıkartmıştır. Aslında küçük site devletlerinde M.Ö. 400’lerden itibaren belirli bir yaşın üzerindeki aile babası konumundaki erkeklerin toplanarak, görüş ve fikir teatisinde bulunup, bilahare işari oyla siyasal karar almaları yöntemi uygulanmıştır.
Ancak, bu tür doğrudan halk olarak tanımlanan toplumdaki bir kesimin, belirli bir yaşın üzerindeki aile babası, mülk ve iş sahibi, erkek nüfusun toplanarak karar alması ancak bir kaç bin nüfuslu olan siyasal sistemlerde mümkündür. Nüfus arttıkça bu uygulama ergonomik olmaktan uzaklaşmıştır. Onun yerine, halk tanımına giren kişilerin az sayıda vekil seçerek bu kişileri kendi yerlerine bağlayıcı toplumsal karar almakla yetkili, sorumlu hatta yükümlü kılmaları yoluyla temsili hükümet uygulamalarına geçilmiştir. Çağdaş halk yönetimlerinin tamamı temsili hükümet uygulamaları şeklinde tasarlanmış, kurulmuş ve çalışmaktadır. Ancak bunların küçük bir kısmı demokrasidir; çoğunluğu demokrasi – otokrasi karışığı uygulamalar olup, bir kısmı da otoriter ve hatta totaliter rejimlerden oluşur.
Demokrasi ile halk yönetimi özdeş değildir. ABD eski Başkanlarından Abraham Lincoln’ün tanımıyla demokrasi halkın, halk için, halk tarafından yönetilmesidir. Bunun mümkün olabilmesi için halkın siyasal kararların alınmasına etki yapacak biçimde, özgürce, korkusuzca, çekincesiz davranması, kısaca özgürce siyasal katılmanın mümkün olması zorunludur. Demokrasiler ülke nüfuslarının milyonlarla ifade edildiği dünyamızda siyasal temsile dayalı olarak çalışabilir. Bunun için de halkın yapılacak adil ve serbest seçimlerle temsilcilerini seçmesi zorunludur. Halk seçmen olarak yetkili olacak, seçimlere katılarak tercihini vereceği oya yansıtarak temsilcilerini seçeçektir. Siyasal temsil için de siyasal katılma (seçimlere katılma) gerekli ve kaçınılmazdır. Bu yolla halk siyasal kararların alınması sürecine dahil edilmiş (inclusivity) olur. Nihayet alınan siyasal kararlardan memnun olmazsa, yine siyasal katılma yoluyla protesto, yürüyüş, gösteri, yazılı, sözlü beyan ile fikrini, eleştiri ve önerilerini belirterek itiraz etmesi de saygın ve zorunlu bir uygulama olarak kabul edilecektir. Buna da muhalefet adını veriyoruz[1]. Demokrasi siyasal katılma, temsil ve muhalefet üçlüsünün etkili, saygın ve erdemli olarak uygulandığı bir halk yönetimi türüdür[2]. Ancak, bu üçlü uygulamanın gerçekleşmesi yazıldığı gibi kolay da değildir, iktidarda olanlar açısından cazip de değildir. Onun için ilk kurulduğu zamandan itibaren bu üç süreci yozlaştırmak için siyaset erbabı elinden geleni arkasına koymamıştır. Bu süreçlerin çok farklı uygulamalarına 18. yüzyılın sonundan beri tanıklık etmiş bulunuyoruz. Şimdi bu tür yozlaştırmaları bir hayli kolaylaştıran yeni bir tehdit olarak küreselleşen bağlantılılık ortaya çıkmış bulunuyor. Küreselleşmenin sınırları aşan ve anlamsızlaştıran iletişim olanaklarıyla sadece ve yalnızca halkın kendi özgür takdiri ve iradesine dayanarak gözlemlediği gerçekleri çözümleyip kararını oy olarak sandığa yansıtması, sorunsuz olarak mümkün olabilecek midir?
Temsili Demokrasi’de Seçmen Tercihlerinin Oluşumu ve Seçimler
Temsili hükümet sisteminin en temel savı halkın egemenliğini hayata geçiren temel ilişki olan halk – temsilci bağını tesis etmesi ve bunu mümkün ve etkili kılmak için seçim sistemini kurup işletmesidir. Temsilciler heyeti ile yönetim esasının en temel kurumlarının başında seçim kurumu gelir. Halkın seçmen olarak küçük bir özveri ile seçim süreci, özellikle temsilcilerin tekil veya örgütlü (siyasal parti) etkinliklerini izleyerek, kendi tercihlerini oluşturmaları ve bunları bir oy pusulasına işleyerek resmileştirmeleri ile halkın temsilcileri belli olur. Bu küçük çaba ile yapılan seçimlere katılma etkinliğinin sonuçları son derecede büyük ve kritiktir. Özellikle sandıkta verilen oy fazla bir çaba, zaman ve saik gerektirmediği için onu etkilemek ve seçmen tercihlerini manipüle etmek suretiyle kimin veya hangi siyasal parti ve ideolojinin temsil heyetinde çoğunluk olacağı ve hükümet edeceğinin saptanması mümkündür. Bu nedenle seçim sürecinin halk – temsilci iletişiminden, medya ve basın haberlerine, sivil toplum etkinliklerine kadar uzanan bir çerçevede etki altına alınarak seçim sonuçlarının belirli bir biçimde oluşmasına çalışılması hep yapılagelmiş bir uygulamadır. Bunların hepsi başarılı olmamakla birlikte, bir çok kez yapılan denemelerin bazılarında iktidar yanlıları, iktidardan yararlanan sermaye grupları, kültürel gruplar (etnik, ırk, din, mezhep gibi kökenlerden gelen seçmen grupları), toplumsal sınıf örgütleri (sendikalar, işveren dernekleri v.b.) bu girişimlerinde başarılı olabildikleri dünyadaki örneklerde görülmektedir.
Bunlara yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren devletlerin psikolojik savaş aygıtları da eklenmiştir. Dov Levin tarafından yapılan araştırmalara göre 1 Ocak 1946 ile 31 Aralık 2000 arasındaki zaman diliminde ABD ve 1991’e kadar Sovyetler Birliği ve sonrasında da Rusya Federasyonu dünyanın çeşitli ülkelerinde yapılan partizan seçimlerin 117 tanesine müdahalede bulunarak kendi istedikleri gibi sonuçları çıkması için etkili olmuşlardır[3]. Levin’e göre bu 117 müdahalenin 81 tanesini ABD ve 36 tanesini de Sovyetler ve Rusya Federasyonu yapmıştır. Levin’in makalelerine göre ABD 8 defa Italyan, 5 defa Japon, 4 defa İsrail, 4 defa Laos, 4 defa Sri Lanka seçimlerine müdahale ederken, Sovyetler ve Rusya Federasyonu da 5 defa Federal Almanya, 4 defaFinlandiya, 4 defa İtalya, 2 defa Fransa ve 2 defa da Hindistan seçimlerine müdahale etmişlerdir.
2016 yılında yapılan Birtanya’daki Brexit referandumuna da Rusya Federasyonu’nun büyük bir etkisi olduğu Britanya’nın Guardian, Independent, Observer, London Times gibi gazatelerinde haftalarca süren makale ve haberlerle iddia olunmuştur[4]. 2016 ABD Başkanlık seçimleri hakkında da benzer bir iddia ortaya atılmış, Mueller Raporu diye anılan bir soruşturma belgesi 2020’li yıllarda yayınlanmış, New York Times’da çıkan çeşitli makalalelerde de benzer bir medya manipülasyonunun Rusya Psikolojik Savaş Dairesi tarafından ABD seçimleri sırasında söz konusu olduğu ileri sürülmüştür[5].
Bu durumda seçimlerin, pekişmiş temsili demokrasi yönetimlerinde dahi halkın egemenliğinin tezahürü, siyasal temsilin veya demokratik hükümetin tesisi için halkın / seçmenlerin tercihlerinin saygın, meşru sonucu olarak kabul edilmesi mümkün müdür? Halk yerine eğer süper güçlerin psikolojik savaş aygıtları seçim sonuçlarını belirleyeceklerse, burada halkın kendi kendisini yönetiminden bahsedilebilir mi? Uluslararası savaş için geliştirilen elektronik, siber savaş teknikleri ve uygulamaları artık demokratik seçimlerin manipülasyonu olarak kullanılan sıradan uygulamalar halini almışa benzemektedir. Seçimler halkın tercihi midir? Yoksa, büyük güçlerin, büyük sermayenin, psikolojik savaş yapıları, istihbarat teşkilatlarının farklı çıkar hesaplarına göre oluşturulan kurgulara mı dönüşmektedir? Üstelik bu fırsatı ganimete çevirmek isteyen siyasal liderler ve partiler de boş durmamaktadır. Örneğin, 2020 seçim sonuçlarının gerçeği yansıtmadığını, kendisinin seçimleri büyük farkla kazandığını ileri süren Donald J. Trump, yaptığı 60 civarı itirazın tamamı bizzat kendinin de atamış olduğu federal yargıçlar tarafından kanıtlanamamış olmaları nedeniyle reddedilemesine karşın, bu iddiayı bugüne kadar sürdürmeye devam etmiştir. Bu iddianın doğru olduğuna inanan bir Cumhuriyetçi Parti seçmeni kitleyi de peşinden sürüklemeyi başarmış olan Donald J. Trump, böylece ABD‘nde yapılan seçimlere olan güveni olabildiğince aşındıran, onların meşruluğunu sorgulayan, bu yolla demokratik sistemin aşınmasını sağlayan bir girişimin baş aktörü olmuş bulunmaktadır.
Sonuç: Küreselleşme ve Halk Egemenliği
2011 yılında yayınladığı bir kitapta Harvard Üniversitesi öğretim üyelerinden Dany Rodrik, küreselleşme, milliyetçilik ve demokrasi arasında bir trilemma (üçlü açmaz veya üçlem) olduğuna işaret etmişti[6]. Bu üçlüden ikisinin bir arada mevcut olabileceğini, ama üçünün bir arada sürdürülebilir bir ilişkisinin olamayacağını öne sürmüştü. Örneğin, demokrasi ve milliyetçiliğin bir arada mevcut olabileceğini veya küreselleşme ve demokrasinin ya da milliyetçilik ve küreselleşmenin bir arada var olabileceklerini, ama aynı anda demokrasi, milliyetçilikve küreselleşmenin yürümeyeceğini vurgulamıştı. Şimdi geldiğimiz aşamada temsili demokrasi bile değil, ister demokratik ister otoriter olsun herhangi bir temsili hükümet ile küreselleşmenin, bugünkü bağlantılılık (connectivity)[7] düzeyinde bir arada var olabilmesi pek kolay değilmiş gibi duruyor. Siyasal temsilin gerçekleşmesi için zorunlu olan seçmenlerin tercihlerinin ürünü olan bir temsilciler heyetinin seçimi kolayca yabancı devletlerin psikolojik savaş aygıtları, elektronik teknoloji şirketleri veya istihabarat örgütleri tarafından seçmen tercihleri etkilenerek shate veya içi boş bir hale dönüştürülebiliyor. Bu durumda bir seçim sonucunun gerçekten seçmenlerin tercihlerinin ürünü mü olduğu, yoksa siber savaş teknikleri kullanılarak çarpıtılarak bir yabancı devletin, bir büyük sermaye şirketi sahibi veya sahiplerinin istediği bir içeriğe mi dönüştürülebildiğini bilebilmek giderek zorlaşıyor.
Bu koşullarda halkın kendi kaderini kendisinin tayin edebildiği, kendi kendisini yönetebildiğine, halkın egemen olabildiğine ve seçmen iradesine dayalı bir temsilin mevcudiyetine nasıl emin olabileceğiz? Bundan emin olamadığımız bir ortamda seçim – temsil ilişkisi ne anlama gelecektir? Bu koşullarda temsili hükümete de ve doğal olarak demokrasiyede olan güven aşınacak, otoriter hükümet biçimleri çeşitlenip sürüdürülebilir hale gelirken, demokrasi artık bir istisna olarak giderek marjinalleşecekmiş gibi duruyor. Bu koşullarda temsili hükümetleri ve demokrasiyi yaşatmak için çok özel bir çaba, siyasal irade ve etik anlayış ve teknolojik altyapı gerekiyor. Artık demokrasi küresel bir dünyada, çok bilinçli davranılamaz ve gerekli siyasal irade gösterilemezse, kolay kolay sürdürülemeyecek bir rejimmiş gibi duruyor.
[1] Dahl, R. (1971) Polyarchy: Participation and Opposition, (New Haven, London: Yale University Press): 3 - 4.
[2] Aynı eser: 4.
[3] Levin, Dov (2018) “Voting for Trouble? Partisan Electoral Interventions & Domestic Violence,” Terrorism and Political Violence, Vol 32 (3): 1 - 17.
Levin, Dov (2019) “Partisan Electoral Interventions by Great Powers: Introducing the PEIG Data Set,” Conflict Management & Peace Science, Vol. 36 (1): 88 - 106.
[4] Brexit referandumu hakkında Guardian’da yayınlanan (7 Mayıs 2017) bir makalenin sonuç olarak takdim ettiği bulgu şöyle özetlenmişti. “…Giderek “yönetilen” bir demokrasiye benzeyen bir Britanya. ABD'li bir milyarder tarafından finanse ediliyor. Askeri tarzda teknoloji kullanılıyor. Facebook tarafından sunuluyor. Ve bizler tarafından mümkün kılınıyor. Bu referandum sonucunun geçerli kalmasına izin verirsek, zımni onayımızı vermiş oluruz. Bu, Kalmak (Remain) ya da Ayrılmak (Leave) meselesi değil. Parti siyasetinin çok ötesine geçiyor. Bu, cesur, yeni ve giderek daha az demokratik bir dünyaya atılan ilk adımla ilgili…” (https://www.theguardian.com/technology/2017/may/07/the-great-british-brexit-robbery-hijacked-democracy?CMP=share_btn_link).
[5] Shane, Scott ve Mazzetti, Mark (20 Eylül, 2018) “The Plot to Subvert an Election: Unraveling the Russia Story So Far,” The New York Times. (https://www.nytimes.com/interactive/2018/09/20/us/politics/russia-interference-election-trump-clinton.html).
[6] Rodrik, Dany (2011) The Globalization Paradox: Democracy and the Future of the World Economy. (New York and London: W.W. Norton): 7-8.
[7] “Küreselleşmenin kalbi olan bağlantılılık (connectivity), düşmanca niyetleri olan develtler tarafından hedeflerine ulaşmak için sömürülebilir. […] Söz konusu rizikolar kapsamlıdır ve egemenliğimiz için temel bir tehdit oluşturmaktadır.” (İngilizce orijinali: “The connectivity that is the heart of globalisation can be exploited by states with hostile intent to further their aims.[…] The risks at stake are profound and represent a fundamental threat to our sovereignty.” Alex Younger, MI6’in Başkanı, Aralık, 2016 (zikreden: https://www.theguardian.com/technology/2017/may/07/the-great-british-brexit-robbery-hijacked-democracy?CMP=share_btn_link).

