Bu yazıyı klavyenin başına geçip yazmaya başladığımda, kızım da dahil olmak üzere milyonlarca genç henüz o büyük girdaba, YKS salonlarına adım atmamıştı. Ama siz bu satırları okurken, o devasa çark dönmüş, optik formlar teslim edilmiş, çocukların gelecekleri üç saatlik bir zaman diliminin içine hapsedilip çoktan bitmiş olacak. Bir anne olarak içimdeki o titreyen kaygıyı, bir yazar ve sosyolojik gözlemci olarak entelektüel bir öfkeye dönüştüren tam da bu araf hali. Biz neyi ölçüyoruz? Stephen Jay Gould’un başyapıtı İnsanın Yanlış Ölçümü, kütüphanemin rafından tam da bu sorunun ortasına düşüyor ve yüzümüze sert bir tokat gibi çarpıyor.
Gould, 19. yüzyılda bilim insanlarının kafataslarına darı ve kurşun saçma doldurarak "ırkların, sınıfların ve cinsiyetlerin zeka üstünlüğünü" kanıtlama çabalarını, yani biyolojik determinizmi anlatır. Kitap, bilimin nasıl nesnellikten uzaklaşıp egemen ideolojinin fahişesi haline gelebileceğinin adli raporudur adeta. Cesare Lombroso’nun "doğuştan suçlu" kafatasları icat etmesinden, sömürgecileri haklı çıkarmak için siyahilerin beyin hacmini kasıtlı olarak küçük hesaplayan Samuel George Morton’a kadar uzanan bir manipülasyon tarihi… Amaç tarih boyunca hiç değişmemiştir: Egemen olanın ayrıcalığını, mülkiyetini ve liyakatsizliğini "Doğa böyle emrediyor, onların kapasitesi bu kadar" diyerek felsefi ve bilimsel bir zorunluluk gibi meşrulaştırmak. Görünürde o utanç verici antropoloji müzeleri rafa kalktı. Peki ya zihniyet? Bugünün Türkiye’sine baktığımızda, o eski kraniyometri (kafatası ölçüm) cihazlarının yerini çok daha sinsi, çok daha modern "ölçüm" mekanizmalarının aldığını görmüyor muyuz?
Aydınlanma Paradoksundan "Makbul Vatandaş" Terazisine
Gould’un kitabındaki en büyük felsefi uyarı, "somutlaştırma" (reification) hatasıdır; yani zeka, yetenek veya onur gibi soyut, devingen ve çok boyutlu kavramları alıp onları tek bir sayıya (IQ’ya veya sınav puanına), fiziksel bir nesneye indirgemek.
Türkiye, uzun süredir bu somutlaştırma cinnetini yaşıyor. Sınav sistemimiz, neo-liberal birer yarış atına dönüştürülen çocukların entelektüel potansiyelini, dünyayı anlamlandırma çabasını ya da insani tözünü değil; sistemin vahşi hızına, ezberine ve baskısına ne kadar uyum sağlayabildiklerini ölçüyor. Sınav bittiğinde, o optik formlardan çıkan sayılar birer liyakat belgesi gibi sunulacak. Oysa biliyoruz ki; mülakat odalarındaki akrabalık bağları, diplomaların değersizleştiği bu çürümüş akademik iklim ve fırsat eşitliğinin tamamen yok oluşu, "insanın yanlış ölçülmesi" gerçeğini artık bir istisna değil, bir sistem karakteri haline getirdi.
Nietzsche’nin Aynasından Türkiye’deki Sosyolojik Kırılma
İşin sosyolojik boyutu ise bizi Gould’un biyolojik determinizm eleştirisinden alıp, Friedrich Nietzsche’nin o sarsıcı "efendi-köle ahlakı" analizine götürüyor. Tıpkı 19. yüzyıl burjuva biliminin yoksulları "biyolojik olarak gerizekalı" ilan etmesi gibi, bugünün Türkiye’sinde de kamplara bölünmüş mahalleler birbirinin kafasının içini tartıyor.
Kendini seküler, Batılı ve "üstün" ilan eden bir güruh, sosyo-ekonomik nedenlerle manipüle edilmiş geniş halk kitlelerini "Anadolu çomarı" diyerek adeta genetik bir zeka geriliğiyle itham ediyor. Bu, Nietzsche’nin deyimiyle tam bir hınç (ressentiment) ahlakıdır; kendi değerini üretmek yerine, karşısındakini "aşağı ve aptal" kodlayarak kendini yukarıya yerleştirme zavallılığı. Cehaletin veya sınıfsal reflekslerin yapısal bir adaletsizliğin, bilinçli olarak çökertilmiş bir eğitim sisteminin sonucu olduğu gerçeği, tıpkı Gould’un eleştirdiği o eski kafatası avcıları gibi örtbas ediliyor.
Madalyonun diğer yüzünde ise, gücü ve hiyerarşiyi elinde tutan reaktif çoğunluğun, liyakati ve entelektüel sermayeyi tamamen dışlayıp, kendi havuzundan olmayan her beyni ahlaki ve zihni birer "kusur" olarak damgalaması var. Her iki taraf da elindeki modern kumpaslarla birbirinin kafasını ölçüyor; ama kimse ortadaki devasa kültürel ve ekonomik sömürüyü konuşmak istemiyor.
Sonuç: Ölçemediğimiz İnsanlığımız
Biz insanları, çocukları, geleceği yanlış tartıyoruz. Bir genci sadece YKS sıralamasıyla, bir vatandaşı sadece sandıktaki oyuyla, bir kadını ya da işçiyi sadece ona biçilen sosyal rollerin niceliğiyle ölçüyoruz.
Kızımın ve milyonlarca çocuğun sınav salonlarından çıktığı o dakikadan itibaren, ellerinde kalan sayılar ne olursa olsun bilmemiz gereken tek bir şey var: İnsanın potansiyelini tek bir sayıya veya kalıba indirgediğimiz her an, 150 yıl öncesinin o ırkçı bilim insanlarının düştüğü karanlığa gömülüyoruz. Türkiye’nin kurtuluşu, insanları yapay terazilerde tartmayı bırakıp; herkese eşit, adil ve insanca bir yaşam alanı açabildiğimiz gün başlayacaktır. Çünkü asıl mesele zekayı ölçmek değil, insana verilen değeri ölçebilmektir. Ve ne yazık ki bugünün Türkiye’si, o büyük sınavda fena halde sınıfta kalmaktadır.
Yazar Notu: Gould, kitabın bir yerinde "Zekayı tek bir niceliğe indirgemek ve ona hiyerarşik bir değer biçmek, baskı altındaki grupları yerinde tutmak için her zaman etkili bir araç olmuştur" der. Sınav salonlarının kapısında beklerken anladım ki; çocuklarımıza reva görülen bu amansız yarış, onların zekasını geliştirmek için değil, bu ülkenin adaletsiz hiyerarşisini kalıcı kılmak için.
Varsın onlar bizim çocuklarımızı yanlış ölçmeye devam etsinler; hayatı, sanatı ve o kırılgan insanlık onurunu sığdırabilecekleri hiçbir cetvel henüz icat edilmedi.
Bir de MENS NON EST NUMERUS ;))

