Beyoğlu Anadolu Lisesi’nde okurken soluğu sık sık rehber öğretmenimiz Ayşe [Kalaycı] ablanın yanında alırdık.
Ben öğrencileriyle onun kadar ilgilenen başka rehber öğretmen bilmiyorum.
Kimin, ne derdi olsa soluğu onun yanında alır, uzun uzun anlatırdı.
Ayşe ablanın bir gün bile öğrencilerine kapısını kapadığını görmedim.
İsterseniz ergenlik heyecanlarının başınıza vurduğu bir gün, çatkapı dünyanın en ipe sapa gelmez şeylerini makul birer fikir gibi anlatın, Ayşe abla sizi kırmadan dinler, sonra nasıl olduğunu anlamadan sizi teskin ederdi.
Ayşe ablanın sosyal medya hesabında Ahmet Figankaplan’ın fotoğrafını paylaştığını görünce ürperdim çünkü böyle paylaşımların “ölüm ilanı” olduğunu biliriz.
Evet, Ahmet Hoca’yı kaybetmişiz.
Ahmet Figankaplan, Beyoğlu Anadolu Lisesi’nde benim okul müdürümdü.
Müstesna bir insandı.
Malum, bizim lisenin bahçesi yoktur, okul servisi diye bir şeyi bilmeyiz, adresi “İstiklal Caddesi’nde Panter Kırtasiye’nin üst katı” diye verebilirsiniz.
Okulun girişi de Nur-ı Ziya sokağının hemen başındadır.
Dolayısıyla, öğrencilerin tamamı ya Tünel’den ya da Taksim tarafından İstiklal Caddesi’ni yürüyerek gelir.
Ahmet Figankaplan sabahleyin herkesten önce okula gelir, jilet gibi takımelbisesiyle caddede öğrencilerini beklerdi.
Okula gelen bütün öğrenciler onu kapıda görür, “günaydın hocam,” der, okula öyle girerdi.
Yağmur, kar, kış, sıcak…
Hiç fark etmezdi, her sabah, bizi karşılardı.
Tabii liseliyiz, İstiklal Caddesi’nin ortasında okuyoruz, illa ki bazı günler okul kırılacak.
Dilek Pastanesi gibi okulu kırdığımızda kahvaltı yapmaya gittiğimiz yerler olurdu, Ahmet Hoca da bir müddet sonra pastaneleri ve cafeleri dolaşıp bizi toplar, okula yollardı.
Ben okula genellikle geç kalırdım, yani, övünülecek bir şey değil ama okula ilk derste yetiştiğim nadirdi ama bilirdim ki Ahmet Hoca oradadır.
Özellikle kışları bazı sabahlar okula karanlıkta giderdik.
İstiklal Caddesi geceleri hovardaların, âlemcilerin, müşteri arayan fahişelerin mekânı olur, sabahın ilk ışıkları görünmeden belediyenin arabaları caddeyi sabunlu sularla yıkar ve güne hazırlardı.
Bazen belki yeterli hasılatı toparlayamadığından belki bambaşka bir sebepten ötürü gün ışığına kalan fahişeler olurdu caddede.
Bir gün, bizim arkadaşlarımızdan biri, Galatasaray’ın oralarda bir yerde bunlardan birine laf atmış, ergen düşüncesizliği işte, ulan sen kimsin kerata bin yılın travestisine laf atacaksın, kadın dellenip bizim arkadaşın peşine düşmüş, başlamışlar koşmaya, bizimki önden travesti arkadan okula doğru koşuyorlar.
Kadın yakalasa bir temiz benzetecek, belki bir-iki de tokat aşkedecek.
Ama hesapta olmayan bir şey var; Ahmet Hoca…
Kapıda bekliyor her zamanki gibi.
Bakıyor öğrencilerinden biri arkasındaki travestiye yakalanacağı korkusundan okula doğru Olimpiyatlara hazırlanan sporcu gibi depara kalkmış, “ulan bilmemesini bilmemne yaptığımın…” diyerek başlıyor onlara doğru koşmaya.
Sonrası daha matrak, bu kez kadın önde Ahmet Hoca arkada Taksim’e doğru koşmaya başlıyorlar, Hoca, sabah sabah öğrencisini rahatsız ettiği için yakalasa kadını paralayacak.
Bereket, kimse kimseyi yakalayamadığı için İstiklal Caddesi o sabaha sportmen ama vukuatsız başladıydı.
Pazartesi sabahları uzun uzun konuşurdu.
Bir keresinde, Zeki Müren’in “kibarlığından” söz etmişti.
Bağlamı neydi hatırlamıyorum ama o basit “kibarlık” kelimesinin içine merhametin, hoşgörünün ve anlayışın bütün hissiyatını yüklemişti.
Ahmet Hoca, Beyoğlu Anadolu’dan sonra Kadıköy Lisesi’ne müdür atandı.
Bir Öğretmenler Gününde ona bir paket çikolata götürdüm.
Paketi gördü, “bu nedir?” dedi, “çikolata hocam,” dedim, “size aldım.”
Masaya bırakmamı söyledi, sonra sekretere öğretmenler odasını araması ve herkesi çağırması talimatını verdi.
Bir on kadar öğretmen odaya gelince pakete uzandı, “eski öğrencim Öğretmenler Günü diye getirmiş,” dedi, “ama bu hediyeyi ancak sizlerle birlikte kabul edebilirim.”
Ömrünü eğitime adamış, binlerce öğrenci yetiştirmiş, mesleğini büyük gururla yapan, öğretmenliğin saygınlığını üstünde taşıyan bir insandı.
Ayşe abla ilk kez beni bu kadar üzdü.
Sevgili hocam, son senelerde sizi aramadığım için lütfen beni affedin.
Ama bu sizi unuttuğumuz anlamına asla gelmez.

