Başlık Theodore Roethke’nin şiirinin son kıtasından…

Fizikçi Roger Penrose sanırım, uzay-zamanı hareket halinde bulunduran asıl unsurun zaman değil uzam yani bu uzamın bir modu olarak da uzay olduğunu söylemişti. Belki ben Penrose’a yanlış bir atıf yapıyorum belki de değil. Bilmiyorum.

Sabah kalkıyorsunuz, bir şeyler yiyorsunuz, işe gidiyorsunuz. Tuvaletiniz gelince kendinizi tutamıyorsunuz. Aç iseniz yine kendinizi tutamıyorsunuz.

Bir süre sonra fark ediliyor ki esasında dış dünyayla ilişkimizde onunla aramıza mesafe koyabileceğimiz kesin bir sınır yok. Bu ne anlama geliyor? Hangi mesafeyi koyarsanız koyun tüm bedeninizin devinimini, hareketini engelleyebilecek hiçbir içsel yapı yok. O yapıların kendileri de kendi devinimleriyle zamana muhtaçlar. Nöronlarınız, mesaneniz, rahminiz, penisiniz, kasıklarınız ve baştan ayağa tüm vücutlarımız.

Bunun sebebi tüm bu hareketi açıklamak için zamana muhtaç olup olmadığımız ile ilgili ama zamanı sadece varsayımsal bir “zorunluluk” değil ama sadece zorunlu bir gereklilik alsaydık bile pek bir şey değişmeyecekti.

Ezcümle bu sonsuz samsara içerisinde olup olmamız gerekmediğini; yani ona mahkûm olup olmadığımızı soracaktık.

Ve tekrar çığlıklar atıp dans edecektik.

Çünkü Arapların ad-dahr, Yunanlıların chronus dediği şey kemiklerimizi un ufak edip toz haline getirene kadar durmayacaktı hiçbir şey. Dionysos’un vahşeti, ateş etrafındaki çiğ etin gerçekliğinde, elinde kılıcıyla bekleyen kâhinin delirmiş bakışlarıyla kendini ifade edecekti. Biz ise bundan kaçamayacaktık. Çünkü kelimenin, lafzın oyunları gerçekliğin yerini dolduramayacaktı: Varolan şeylerin, reddedilemez, inkâr edilemez dehşeti, onların etrafımızda dönüp durduğu gerçeği.

Bu çemberi delip geçmenin hiçbir imkânı yoktu; o dönüp durdukça ona itaat ve biat etmekle yükümlü olduğunuz gerçeği bir kadınla bir erkeğin cinsel birleşmesinin ritmine dahi kazındı, o birleşmeden olan çocuğun bedeninin ritmine ve bir sonrakinin de ritmine. Derken tüm canlı varlıklar bir şekilde buna uydu, canlı olmayanlar dahi bu varlık çemberinde dans edip durdular.

Ta ki bir gün insan onu ölçüp biçecek bir haslet kazanana kadar…

Bu ise insanın hem laneti hem de ona verilen lütfu oldu. Bu lanet ve lütuf; ritmi ölçmek idi. Hiçbir şeyin ondan kaçamayacağını, hiçbir şeyin ondan münezzeh ve ari olmadığını bilmemizi sağlayan bu lütuf oldu.

Lütuf kendisini açtı, çiçeklendi, bize yapılar kurdurdu; öldük, dirildik, tekrar öldük ve dirildik. Binlerce insan basit hastalıklardan, diş apsesinden, basit bir iltihaptan, kırılan bir koldan dolayı öldü ve lütuf bizim bunu anlamamıza izin verdi.

Başka neyin laneti ve lütfuydu bu? Pervanelikten, bedenimizin derinlerine kadar dünyadaki her bir varlığın devinimini anlamamız ve ölçmemiz için bir anlam dünyasını kazandıran da bu lanet ve lütuftu.

Türküde olduğu gibi “ay karanlıktı ve gece vurdular beni” dedirtecek bir lütuf.

Karanlık dehlizlerin, unutulmuş köşelerin ve lanetlerin varlığına hem dokunacak hem onları anladığında dişleri tıkırdayacak kadar korkacak bir insanın doğuşuydu.

Homo sapiens sapiensis

Şimdi bu zayıf, dayanıksız, üzgün ve sosyal ilişkilerin mahkûmu canlının beyninde bir şeyler yanıyordu. Onu sonsuza götürecek kadar uçsuz bucaksız bir ufka bakıyor ama ona doğru gittikçe ufkun ondan uzaklaştığını da görebiliyordu. Nöronları, aksları boyunca yanıyor, işlediği her bir veriyi kendine yaklaştırdığı kadar da uzaklaştırıyordu. Bir şeylerin ona yaklaştığını bilse de bazı şeylerin ondan uzaklaştığını anlamaya başlamıştı.

Bildikçe bir şeyler uzaklaşıyordu. Lütfun karanlık tarafı buydu. Keşfettiği her bir cehalet adasını didik didik etse de keşfedilmesi gereken başka bir cehalet adası karşısına çıktı. Sapiens’in ikinci laneti, bulduğu her şeyin sonsuza kadar gidip gitmeyeceğini bilememesiydi. Eğer sonsuza kadar arayacaksa bunu bilmeliydi eğer bitecekse de yine bilmeliydi. Bir şey nerede biter ve nerede başlardı?

Büyük bir umutla başladığı sonsuz yolculuğunda acı verici, hüzünlü ama bir o kadar da özgürleştirici bir gerçeğin varlığını anladı.

Kırık dökük veya kıran sen ol

Bahşeden veya atılgan olan sen ol

Kilidi kır ve kapıyı aç

Şifacı ya da sahteci ol

Anahtarlar senin elinde

Sen kendi büyük planının tek yaratıcısısın

Sapiens, kontenjan olanın gerçekliğini, onun zorunlu olup olmadığını anladı. Hiçbir toplumsal kesinlik, hiçbir laf, söz ve omurga sapının sarsılmaz nörolojik kontrolü artık onu belirlenmiş bir yoldan alıkoyamazdı. Ya da böyle sandı. O ölçülebilir gerçekliğin kontrol altına alınabilir mekanizmanın bir çarkıydı ve çemberin zayıflığını, makinenin zafiyetini gördü.

Belki onu aşabilirdi. Ama aşamayacağını kısa sürede anladı. Kendi planının yaratıcısı oldu olmasına. Ama hiçbir mekanizmanın ona verebileceği bir özgürlük yoktu. Özgür olmadığını anlaması çok uzun sürmedi. Ne olursa olsun dünyada her şey tıkırında gidiyordu; eğer belirli bir amaçsallık yoksa zorunluluğun nasıl bir anlamı olup olmayacağını kendine sormak zorundaydı.

Ve çemberi dönüp durdu böyle.

O, geldiği yere geri dönemezdi artık. Kapılar açılmıştı. Kapılar gözleriydi. Kapılar elleriydi. Taş oymaya, buğday ekmeye adanmışlıktan, görünmeyen dünyanın en küçük parçalarını manipüle etmeye yarayan ellerini ve gözleri kapıları açmıştı.

Bunu hangi tanrı başardı? Kim bu hareketi bahşetti?

Neydi çekiç? ya zincir neydi?

Beynin nasıl bir fırın içindeydi?

Neydi örs? ve hangi dehşetli kabza

Ölümcül korkularını alabilir avcuna?

Kimin başarıp başarmadığını hiçbir zaman bilemeyecekti. İpleri kimin tuttuğunun. Kimin emrine amade olduğunun. O düşünülebilir, düşünülemeyebilir, tasavvur edilebilir ve edilemeyebilir tüm varlıkları yine de semerinde tuttu. Bu yolculukta o semerdeki her şey gerekecekti. Bazılarını yolculuk boyunca atması gerekse bile, o ağırlığı taşımalıydı ki zorluğu fark etsin.

Artık hangi dağa çıkıp çıkmadığını umursamıyordu. Belki aynı tepeyi, aynı uçurumu aşıyor ama ona geri dönüyordu ama biliyordu ki bu bitmeyecekti. Durduğu tepede her şey yalnız, her şey ona bakıyor ve o da tam o tepeden her şeyin yalın, kaçınılmaz sadeliğine gülüyordu. Onlar oradan oraya hareket ederken o piposunu aynı ölümsüz tepenin üzerinde yakıyor, tüm varlıkların trajedisini ve komedisini oradan görebiliyordu. Kendisi semerinde taşıdığı varlıkların bir kopyasıydı artık.

Neye dönüşüyordu? Ne oluyordu? Kendisine sordu ve anladı. Çünkü tüm zamanlar, tüm krallıklar, Şeytan’ın dağa götürdüğü İsa’nın ona söylediğini söylüyordu; o tüm krallıkların tek bir anda kurulup yıkıldığını görüyordu.

O artık zamanı bedenin salınımıyla ölçüyordu.