Bugün antropoloji, felsefe ve mitoloji felsefesinin en ilginç konularından birinden bahsedeceğim.

Bu yazının konusu, M.Ö. 1243-1207 yılları arasında Asur ülkesini yönetmiş olan Kral I. Tukulti-Ninurta’ya ait bir stel. Bu stelde Asur kralı, boş bir tahtta bir “namevcut tanrı”nın (absent god) önünde diz çökmüş dua ederken görülüyor.

Ve Julian Jaynes’in aktardığına göre şunları söylüyor:

Tanrım beni bıraktı ve ortadan kayboldu,

Tanrıçam beni yüzüstü bıraktı ve bana mesafe koydu,

Yanımda yürüyen iyi melek, benden yolunu ayırdı.

Neden “namevcut tanrı” diyoruz? Stelde görüldüğü gibi, bir taht var ve bu tahtın önünde Kral, önce ayakta, sonra diz çökmüş şekilde tanrıya dua ederken görülüyor. Başka bir ilginç nokta; kralları tanrıların önünde temsil eden bu tür steller içerisinde, bir kralın tanrıya diz çöktüğü ilk stelin bu olması. Daha önceki tüm stellerde (Hammurabi’nin Marduk karşısında tasvir edildiği stel gibi) krallar, Tanrı ile göz göze temsil ediliyor.

Merak edilen konu, tanrı ile ilişkilerin bu kadar güçlü olduğu bir toplumda tanrının koltuğunu bırakıp gitmesinin sebebi. Tarihçiler, antropologlar, psikologlar, felsefecilerin bu konuda pek çok açıklaması var. Julian Jaynes’in açıklamasına göre, bu tarihlerden önceki halklar, tanrıları bir halüsinasyon olarak duyuyorlardı; Jaynes, buna “bikameral zihin” diyor. Ancak ne zaman yazının icadı ve çeşitli toplumsal dinamikler değişti, tanrılarla ilişki de değişti. İnsan zihninin ayrılmaz bir parçası olan tanrı artık zihinde değildi. Sadece bir tefekkür konusu olarak kaldı. Jaynes insan bilincinin de bu şekilde yaratıldığını, bir “kültürel yaratım” olduğunu iddia etti.

Bu iddia çok büyük ve bunu burada tartışmayacağız. Ancak kısa bir özet geçmem gerekirse, Jaynes’e yönelik en büyük eleştiri şu olabilir; tarihte kimi dönemlerde yaşanan dinsel bunalımlardan sadece birisi bu. Neden sadece o diğerlerinden önemli olsun?

Başka bir örnek, Antik Mısır tarihinde Amarna döneminden, Ipuwer’e Öğütler olarak bilinen metinden verilebilir. Amarna dönemi, Freud’un da sıklıkla üzerinde durduğu gibi, monoteist dinler ortaya çıkmadan önce firavun Akhenaten’in tüm çok tanrılı sistemi yasaklayıp, tek tanrı kültü Aten’e ibadeti şart koşmasını içerirken, Ipuwer’e öğütlerde de toplumsal çöküşün eşiğinde bir toplumun, tanrılara inancını kaybetmesini içermekteydi.

Bu kaos dönemlerinin sadece belirli bir inanç krizini ortaya çıkarması değil aynı zamanda yeni dinlerin ya da dinsel reformların ortaya çıkışını tetiklediği da bilinir. Eğer bu dinsel kriz dönemleri genişletilirse, Hristiyanlık, Yahudilik ve İslam’ın bile bu kriz dönemlerinden sonra çıktığı ileri sürülebilir. Elbette tartışmaya açık bir konudur bu. Hristiyanlık ile ilgili olarak, o dönemin Roma toplumunda bir kriz olduğu yönünde bazı çıkarımlarda bulunsak da Yahudiliğin karanlık tarihinden (Tevrat’ın şahitliği hariç gerçekten çok az veri bulunmuştur) ve yine İslam’ın, İslam öncesi muallak ve çok az yazılı belgenin olduğu tarihten bunları çıkarmak güçtür.

Benzerini reform hareketleri için de söyleyebiliriz. Macaristan’da iki kralın savaşması (Wenceslaw ve Sigismund), kilise tarihinde bir ilke sebep olmuş, kilise iki ayrı Papa tarafından temsil edilmiş ve Protestanlık öncesi ilk prototip Protestanların yani Hussitlerin ortaya çıkışını sağlamıştı.

Başka bir şeyi, Moğol işgallerinden sonra, rasyonalizmi, bilimi ve felsefeyi tümüyle olmasa da entelektüel bir habitus olarak terk etmek zorunda İslam toplumları için tek yol olduğunu iddia eden Selefi hareketler için de söylemek mümkündür.

Ancak dinsel kriz, dinsel karmaşa ve bunalım ne demektir? Eğer bu tanımları çok genişletirsek mitoloji ve dinlerin tarihinde karmaşanın olmadığı bir dönemi bulmak imkansızdır dolayısıyla her dinin böyle çıktığını ileri sürmek yersiz bir genelleme olacaktır. Çok daraltırsak da bu sefer bazı rasyonel açıklamaları bulmak zorlaşır.

Belki biz modernler, her şeyin kendi çağımızda gerçekleştiğini düşünerek bir tür istisnacılık (exceptionalism) yapıyoruz. II. Dünya Savaşı’nın dehşetinin boyutunun herkesi ve sonraki dünya tarihini pek çok anlamda etkilediği gerçeği, bu savaşın, M.Ö. ikinci bin yılda yaşanan büyük bir afetin, ekonomik bir krizin etkisinden daha fazla olduğu anlamına gelmiyor da olabilir.

Bu statik bir tarih okuması gibi görünüyor olabilir. Ama tarihin ne kadar ciddiye alınacağı da sadece tarihin değil felsefenin de önemli bir konusu. Burada “sınanmayan inanç sağlam bir inanç değildir” şeklinde formüle edilebilecek bir argüman ortaya çıkıyor. Kitleler belirli bir güce inanıyorlar, bu inanç çeşitli krizlerle zayıflıyor ve yeni bir inancın doğması kaçınılmaz oluyor.

Esasında bunu Aydınlanma sonrası modern toplumlardaki spiritüalizm, teodise, komplo teorileri, burçlar ve Yeni Çağ inançları gibi pek çok şeyde görmek mümkün. Aydınlanma’nın bilimin her şeyi çözebileceğine yönelik “inancı”nın (bu genellemeyi şimdilik bir kenara bırakalım, bu o kadar doğru da değildir) karşısında mistisizmi, Schopenhauerci karamsarlığı, Alman romantizmini, Sturm und Drang hareketini ve ta oralardan buralara Yeni Paganizmi ve pek çok Yeni Çağ inancını ortaya çıkarması bu bağlamda şaşırtıcı olmayacaktır.

Ancak bunun -modern sonrası olsa bile- belirli bir döngü olup olmadığını nasıl biliyoruz? Bu zihinsel dönüşümün maddi temelleri olsa bile her dönüşüm bu örüntüyü izliyor mu? Bu örüntü her yerde tekrarlanıyor mu?

Kur’an’da Maide suresi 76. Ayet şöyle diyor: “"Allah'ı bırakıp kendilerine zarar veya fayda vermeye gücü yetmeyen şeylere mi tapıyorsunuz?” Bugün aynı soruyu, çeşitli İslam ülkelerinde ister emperyalizm isterse de iç sebeplerle zarar gören Müslümanlar kendilerine sorsa yeni bir dini reformun ortaya çıkması kaçınılmaz olmaz mıydı?

Ancak mesele bu kadar basit görünmüyor. Dinler tarihiyle ilgili en büyük hatalı yargı, belirli toplumların eski bir dini bırakıp (genelde pagan) yeni bir dine (genelde monoteist) geçiş yaptıklarında bunu sanki peyderpey, zaman içerisinde değil toplu bir geçiş halinde yaptıkları yargısıdır.

Roma’nın resmi olarak Hristiyanlaşması 300 yıl, resmi Hristiyanlığın eksiksiz bir Hristiyan Roma vatandaşı yaratması 100 yılı aldı. Benzerini İslam toplumları için de söyleyebiliriz. İslam’ın yayılması çok hızlı olsa da İslam işgallerinin olduğu coğrafyalardaki toplumların İslam’a geçmesi yüzlerce yılı buldu; o da tıpkı Hristiyanlıkta olduğu gibi belirli yorum farklarıyla, mezhep farklılıklarıyla…

Peki ne değiştiriyor? Yani ekonomi teorilerinde, bilim tarihi ve felsefesinde olduğu gibi belirli bir zihinsel dönüşümü önceleyen yapısal şartlar mı var? Ben bu yapısal şartların olması gerektiğini ileri sürüyorum. Hatta İslam tarihi ve İslam toplumlarının antropolojisi üzerine yazan İbn Haldun ve El-Biruni gibi en parlak Müslüman yazarlar, bu yapısal bağların önemine dikkat çekiyor.

Tukulti-Ninurta’nın mevcut olmayan tanrıya diz çökmesi ile ilgili hikâye aklıma, bundan sanırım 6-7 yıl önce, bir çizgi-romandan uyarlama absürt ve eğlenceli ama oldukça derin anlamı olan Preacher dizisini getirdi. Dizide Tanrı (yani bildiğimiz Hristiyanlığın Tanrı’sı) tahtını bırakıp gidiyor, kahramanımız olan eski suçlu yeni tövbe nedamet getirmiş olan Vaiz’imiz de bu Tanrı’yı arıyordu. Hatta kilisede bir komünyon ayininde melekler kilisede oturan inananlara canlı bağlanıyor, ilk başta “sahte tanrı” oturtuyorlar ancak foyaları ortaya çıkıyordu. Tanrı tahtı terk etmişti ve onu bulmak Amerika’nın back water (taşra) kasabalarından birinde vaizlik yapan kriminal geçmişiyle bilinen bir adama düşmüştü.

Tukulti-Ninurta’nın stelindeki hikâye Rabbi İşmael’in “göksel arabalarla” Tanrı’nın katına yükselip Tanrı’nın kürsüsünü gördüğü Metatron’a, Enoch’un Tanrı’nın katına çıktığı hikayelere benzetilebilir. Bu ve benzeri hikayelere baktığımızda esasında orada bir şüphenin açığa çıktığını ve bu şüphenin Gnostiklerde olduğu gibi “iki ayrı dünyanın” iki ayrı Tanrı’sını içeren açıklamaları içerdiğini de görebiliriz. Gnostiklere göre, bu dünya cahil ve tamamen kör bir tanrı olan Demiurgos tarafından yönetilirken, gizli tanrı oralarda bir yerlerdedir.

Nietzsche’nin meşhur sözü akıllardadır: Gott ist tot. Tanrı öldü. Ancak devamında geçen cümlelerden pek bahsedilmez;

Tanrı öldü, O artık ölü. Ve biz onu öldürdük. Tüm canilerin canisi olarak biz artık nasıl kendimizi teskin edebiliriz? Dünyanın bu ana kadar sahip olduğu en kutsal ve en yüce varlığı kendi bıçaklarımız altında kanatarak öldürten neydi? Bu kanı üzerimizden kim silecek?

Nietzsche’nin olağanüstü edebi anlatımıyla büyük bir teolojik derdi bu yönden de anlamak mümkündür. Peki modern sonrası dünyada cidden öldü mü? Bu da gelecek yazının konusu olsun.

Gerçekten Tanrı belki hiç ölmüyor. Belki de Tukulti-Ninurta’nın hikayesinde olduğu gibi hep ölüyor ve hep diriliyor.