Bürokrasinin Unuttuğu Perde: Jung, Psikedelikler ve Zihnin Yeraltı Örgütü
Heinrich Heine bir şiirinde ne güzel takılır o kibirden şişen rasyonel aklın tahtına: "Hayat ve dünya çok parçalanmış! Bir Alman profesörüne başvuracağım; o hayatı bir araya getirmesini ve anlaşılır bir sistem kurmasını çok iyi bilir..."
Bizim modern çağ insanı da işte tam olarak o "profesör" halindeyiz. Kendimize biçtiğimiz o steril, ütülü ve hizalanmış ceketi her sabah gururla giyiyoruz. Ajandamızı açıp kahvemizi yudumlarken, kendimizi "tamamen özerk, rasyonel ve sistemin efendisi" bireyler sanıyoruz. Oysa gelin şu soruyu dürüstçe soralım: Biz gerçekten kendi hayatımızın mutlak iktidarı mıyız, yoksa beynimizin o nemli, loş bodrum katlarında, resmî ideolojilerin hiç girmediği gayriresmî bir yeraltı örgütü mü var?
Oruç Aruoba'nın Yürümek'te fısıldadığı o sade ama acımasız gerçeği hatırlayalım: "İnsan, kendisiyle karşılaştığında hep başkalarını görür."
İtiraf edelim, bu neoliberal rasyonalizm çağı bize büyük ve yaldızlı bir yalan sattı. Bizi "birey" adı altında yalıtılmış cam fanuslara kapattı; her derdimizin, her çıkmazımızın kişisel bir başarısızlık olduğunu öğütledi. Halbuki bir rüyada yakamıza yapışan o esrarengiz figür, ya da gece yarısı uykumuzu kaçıran o iç sıkıntısı—ister bilge bir ihtiyar, ister otoriter bir yargıç, isterse de o sürekli halının altına süpürdüğümüz tekinsiz "gölge" olsun—bize hiç de yabancı değil.
Bilge Karasu'nun Gece'sinde tırnaklarıyla kazıdığı o adsız karanlık gibi, zihnimizin alt katlarında, bürokrasilerin ve devletlerin paspasladığı o zeminin hemen altında, hiç uyumadan çalışan bir meclis var. Karasu'nun anlattığı gibi, belki de en mutlu masal birbirine saygıyla, gerçek bir eşitlik arayışıyla sevmiş iki insanın masalıdır — bir araya gelebilmeleri için ölüp gömülmeleri gerekmiş olsa bile.
Biz bu meclisin zabıtlarını, o gömülüp dirilen masalların izlerini ancak el frenimiz boşaldığında okuyabiliyoruz.
Steril Burjuvaziden Yeraltı Şamanına: Arketiplerin ve İktidarın İcadı
Geçen yüzyılın başlarında, Zürih Gölü kıyısındaki kliniğinde koltuğuna kurulan burjuvaların nevrozlarını dinleyen bir hekim, tuhaf bir şey fark etti: Bu insanların zihnindeki imgeler; Amazon'daki bir şamanın rüyalarıyla, Antik Yunan'daki bir köylünün ritüelleriyle ya da Babil masallarıyla neredeyse birebir aynıydı. Hekim, bu şaşırtıcı insani ortaklığa "arketip", bu devasa ve denetlenemeyen kütüphaneye de "kolektif bilinçdışı" adını verdi. Adı Carl Jung'du.
Tabii ki devrin katı akademisi ve pozitivist bilim dünyası bunu duyunca gözlerini devirdi. "Mistik fantezi!", "Şarlatanlık!" dediler. O çok sevdikleri "test edilemeyen ve yanlışlanamayan şey bilim değildir" düsturunu bir kılıç gibi sallayıp kapıyı kapattılar. Ne de olsa kurulmuş hiyerarşik düzende, laboratuvarda tüpün içine koyup tartamadığın, kanunlara uymayan ve dizginlenemeyen bir sezgi ya da köklü hafıza, rasyonel beyefendilerin o konforlu uykusunu kaçırırdı. İktidar, her zaman öngöremediği ve envanterine kaydedemediği zihinden korkmuştur.
Fakat tarihin cilvesine bakın ki, bugün nörobilimciler fMRI cihazlarıyla, psikedelik araştırmacıları ise klinik deneylerle Jung'un o mezarında bıyık altından gülmesine sebep olacak kanıtlar topluyor. Çünkü o kadim imgeler, ne birer fanteziydi ne de kişisel sapmalar; onlar, türümüzün en eski anılarından bugüne taşıdığı bir mirastı. Dilimizden önce gelen, duygularımızı şekillendiren o kadim katmandı.
O "El Freni" Meselesi: Neden Bu Kadar Yavaş Gidiyoruz?
Şimdi gelin, modern nörobilimin bize söylediği ama pek de kulak asmadığımız o komik gerçeğe bakalım: Beynimiz aslında müthiş bir kehanet ve manipülasyon makinesidir.
Şu an bu satırları okurken beyniniz, geçmişte yaşadıklarınıza ve toplumun size dayattığı ezberlere göre bir sonraki anın tahminini üretiyor. Yani dünyayı olduğu gibi değil, bize "güvenli" diye pazarlanan o sansürlü mod üzerinden deneyimliyoruz. Beynimizin o terbiyeli üst merkezleri—özellikle kendimizi çok özgün birer aktör sandığımız o anlatıları yazan bölge—tıpkı bir İçişleri Bakanlığı gibi çalışıyor; alt birimlere sürekli genelgeler ve yasaklar yağdırıyor.
Adeta el freni sonuna kadar çekilmiş bir arabada gidiyor ve biz "Virajları ne kadar da kontrollü alıyoruz!" diye kendi kendimizi alkışlıyoruz. Bukowski'nin görece kaba ama kristal netliğindeki dürüstlüğüyle söyleyelim: asıl dert, insanların kendini gerçekte olduğundan çok daha zeki sanmasında.
Peki, klinik deneylerde psilosibin gibi maddeler ya da zihnin o el frenini zorla boşaltan derin varoluşsal şoklar devreye girdiğinde ne oluyor? O kendini beğenmiş Sansür Bakanlığı aniden çöküyor. El freni boşalıyor.
Ve işte asıl komedi burada başlıyor: O meşhur rasyonel kontrol mekanizmamız devre dışı kalınca, zihin sanıldığı gibi rastgele saçmalamıyor; aksine, dönüp dolaşıp binlerce yıldır anlatılan o aynı kadim hikâyelere, o bastırılmış toplumsal hafızalara takılıyor. Kahramanın trajik yolculuğu, ölüp dirilmesi, karanlıkla yüzleşmesi... Eski Yunan'da, Orta Asya'da, Amazon ormanlarında ne kadar farklı giysiler giyerse giysin, hep aynı oyun sahneleniyor.
Tıpkı Matrix'teki o kırmızı hap gibi; hapları yuttuğunuzda karşınıza çıkan mistik bir peri masalı değil, milyonlarca yıllık evrimin, hayatta kalma çığlıklarının ve toprağa kazınmış tarihsel acıların ta kendisi. İşte bu yüzden biz sandığımızdan çok daha eskiyiz, ama sandığımızdan çok daha az özgünüz. O kadim masalların kahramanları gibi biz de bir bedel ödemeden, kendi gölgemizle yüzleşmeden, kendi karanlık bodrumumuza inmeden o "mutlu masala" ulaşamıyoruz.
Zihnin Kat Planı ve Siyasetin O Sığ Dekorları
Bu durumu biraz açalım, çünkü mesele sadece bireysel bir buhran değil, tam bir devlet maketi bu.
En alt katmanımızı düşünün: Subkortikal bölge, yani ilkel beyin. Burada henüz resmî bir dil yok, sadece saf hayatta kalma panikleri var: "Tehdit var!", "Açlık var!", "Ötekileştir şunu!". Bu katman tamamen bir mülteci kampı gibidir; kanun tanımaz, nezaket bilmez. Burası, daha dil bile şekillenmeden önceki o kadim korkunun yattığı yerdir. Atalarımızın mağara girişinde hissettiği o ürperti, bugün hâlâ ensemizde dolaşır. İşte Jung'un "gölge" dediği şey tam olarak buradadır; bastırmaya çalıştığımız ama asla yok edemediğimiz o ilkel, o karanlık, o hayvani miras.
Derken bu ham korku, orta katmanda—yani duyusal kortekste—şekillenmeye başlar. İşte tam burada muktedirin güç gösterisi devreye girer. Yeşil sahalarda küresel finansla şişirilmiş o egolar, ya da tayt giyip bisiklet sürdü diye bir valinin arkasından kuyu kazan o sinsi müzevir vekil aklı... Tüm bu gündelik politika tiyatrosu, işte bu orta katmanda vücut bulur. Duygularımıza dokunur, korkularımızı okşar, öfkemizi körükler.
En üst katmana, yani o meşhur kortikal ağlara çıktığımızda ise işin rengi iyice değişir. Resmî ideolojiler, anayasalar, parti tüzükleri, o ilkel hırsları ve ham korkuları alıp, "ulvi ve meşru" senaryolara dönüştürür. Immanuel Kant'ın o meşhur "Aydınlanma nedir?" sorusuna verdiği yanıtı hatırlayalım: "Sapere aude! Kendi aklını kullanma cesaretini göster!" Ne kadar parlaktır bu çağrı. Ama ne yazık ki üst katmandaki sistem, tam da bu cesareti köreltmek, bizi o bodrumdaki kadim seslerden koparmak için kurulmuştur. Kant'ın umudu, bireyin kendi aklıyla dünyayı yeniden kurmasıydı; oysa bugün o "akıl", egemen ideolojilerin en sadık hizmetkârına dönüşmüş durumda.
Ego ve siyaset tam da bu noktada göğsünü gere gere, "Bu büyük düzeni biz kurduk, biz yönetiyoruz!" diye böbürlenir. Oysa biz, aşağıdaki o iki katmanın gürültüsünü duymamak için kulaklarımızı bu üst kattaki marşlarla tıkıyoruz. Muhalefetteki "butlan" tutkunlarıyla, iktidar bürokrasisinin koltuk sevdalıları arasındaki o kısır döngü de işte tam bu üst katmanın eseridir; her iki taraf da aynı ilkel hırsı farklı bir meşruiyet kıyafetiyle giydirir.
Friedrich Nietzsche ise bu oyunu daha en başından görmüştü. Onun ünlü "Werde, der du bist" (ol, ne isen) çağrısı, aslında hepimizin birer kukla olduğumuzu, ama o kuklalığı fark etmenin bile bir tür özgürlük olduğunu fısıldıyordu. "Uçuruma bakma" uyarısı ise aslında bir davetti; çünkü ancak uçuruma baktığımızda, uçurumun da bize baktığını ve o bakışta kendi gerçekliğimizi, kendi karanlık bodrumumuzu bulabileceğimizi söylüyordu. Nietzsche'nin "tanrı öldü" diye haykırdığı o meşhur cümlesi de tam olarak bunun içindi: Otoriteler çöktüğünde, geriye sadece kendi uçurumumuzla yüzleşmek kalır.
Aynada Kendini Ararken Atalarına Çarpmak: Köklerin Sessiz Israrı
İşte bu bodruma indiğimizde karşılaştığımız şey, ne yabancı bir ülkedir ne de mistik bir alemin kapısı. O; köklerin, nesillerin, açlığın, göçün ve coğrafyanın sinir sistemimize işlemiş o inatçı sürekliliğidir. Bu hafıza, türümüzün en eski anılarından bugüne taşıdığı bir mirastır; dilimizden önce gelen, duygularımızı şekillendiren o kadim katmandır. Jung'un bütün bir kariyerini adadığı kolektif bilinçdışı, işte bu katmandır; sistemlerin, ideolojilerin ve ego aynalarının arkasına saklanan o devasa, o denetlenemez, o gerçek miras.
Aynaya bakıp "Ne kadar bağımsız ve özgün bir benlik!" derken, birdenbire genlerimizin kıvrımlarında atalarımızın sessiz bakışını yakalarız. O gölgeler, aslında sadece korkularımız değil; aynı zamanda bizi bugüne taşıyan o cesur, o inatçı, o hayatta kalmış atalarımızın izleridir. Onların suskunluğu, konuştuğumuz her kelimede, korktuğumuz her karanlıkta, hatta öfkelendiğimiz her adaletsizlikte gizlidir. Bu, bireysel bir rastlantı değil; insan olmanın en derin, en eski, en görünmez yasasıdır.
Büyük büyük… dedem Ahmedi Hani, o ölümsüz eseri Mem û Zîn'de, kalbinin bir parçası hep başka bir yerdeyken bu dünyaya nasıl sırtını dönemediğini anlatır.
Aynı damardan beslendiğimizi hissedip oturup kendi sesimi aradığımda, aslında o kadim insani yankının bende tekrar ettiğini fark ettim:
‘Köküm derinlerde bir yerde sızlar / Ben yaprak sanırdım kendimi, meğer gövdeymişim…’
Ne kadar tanıdık, değil mi? Hayatınız boyunca takıntıyla izlediğiniz o filmlere, "Ben asla böyle olmam" deyip de gece rüyasında karşınıza çıkan o karanlık karakterlere bir de bu gözle bakın. Onlar sizin "biricik ve şans eseri" kişisel trajedileriniz değil; Ahmedi Hani'den bugüne uzanan o kesintisiz çizgide, insanın özgürlük ve varoluş çığlığının sizdeki küçük bir tekrarı. (Burada bahsi geçen çizgi benim çizgim,herkes ismi değiştirip kendi çizgisi üzerinden yorumlayabilir.) Tıpkı Karasu'nun o sevgilileri gibi; belki de biz de o mutlu masala ulaşmak için önce kendi yanılgılarımızı, kendi kibrimizi, o "profesör" ceketimizi gömmek zorundayız.
Son Söz: Oyunu Kim Yazıyor?
Bu haftaki arayışımız; sizi o çok güvendiğiniz aklın, ideolojilerin ve konforlu ego aynalarının karşısından alıp, zihninizin o biraz rutubetli ama son derece gerçek yeraltı mimarisine davet etmek. Oralara inmek korkutucu olabilir; orası tozlu, karanlık ve tanıdık gelmeyen yankılarla dolu. Ama orası aynı zamanda en gerçek yer. Kant orada kendi aklını kullanma cesaretini sorgular, Jung orada kolektif hafızanın şifrelerini çözer, Nietzsche ise orada uçurumun gözlerinin içine bakarak güler.
O aynaya yeterince uzun, ve hafif bir alayla bakarsanız, orada sadece kendi küçük dertlerinizi görmeyeceksiniz. Arkamızda durmuş, sistemlerin ve bireylerin "tamamen özgün ve mutlak hâkim" olma iddiasına bıyık altından gülen koca bir insanlık tarihini fark edeceğiz. O tarih, bize her şeyin bir tekrar olduğunu, her kibrin bir gün bodruma gömüleceğini ve geride sadece o kadim masalların kalacağını fısıldıyor.
Şimdi soralım bakalım; biz hâlâ kendi dünyamızda tamamen özerk ve özgür bir aktör olduğumuza inanmaya devam mı edeceğiz, yoksa bu senaryoyu hangi atamızın yazdığını sorgulayacak kadar cesur muyuz?
‘Derini görmeyen, kıyıda boğulmayı hürriyet sanır.’
ÇIKIŞ/ Yazar Notu:
Bu yazı, herhangi bir psikiyatri kliniğinden, farmasötik şirketten ya da "zihinsel refah" pazarlayan bir uygulamadan destek almadan, tamamen kendi bodrumunda, kendi el freniyle üretilmiştir. Yazar, Jung'u okurken uyuyakaldığını, uyandığında ise arketiplerin değil, birikmiş bulaşıkların kendisine baktığını üzülerek belirtir.
Kolektif bilinçdışına dair burada dile getirilen hiçbir görüş, yazarın şahsi bilinçaltıyla iltisaklı değildir; zira yazarın bilinçaltı son kontrol edildiğinde sadece unutulan faturalarla meşguldü.
Metinde adı geçen "atalar", yazarın soy kütüğünde resmi olarak kayıtlı kişilerdir; ancak bu atalardan hiçbiri, torunlarının bir gün kira öderken Nietzsche okuyacağını öngörememiştir. Bu öngörüsüzlükten dolayı kendilerini kısmen mazur görüyoruz.
Yazar, "el freni boşalıyor" ifadesini kullanırken gerçek bir aracı kastetmemektedir; zira yazarın gerçek aracı yoktur, sadece metaforik bir el freni ve gerçek bir migreni vardır.
Son olarak: Eğer bu yazı size fazla karanlık geldiyse, bilin ki yazar da aynı karanlıkta, sadece biraz daha az şikayet ederek oturuyor. Mesai bitince ışığı o da kapatacak.
Kalın sağlıcakla.

