Özgür Özel önderliğinde kurulması beklenen ”yeni parti” meselesi CHP’ye mutlak butlan ”gaz bombasının” düşmesinin dolaysız ve iktidarın arzuladığı bir sonucu olarak ortaya çıktı ve tartışılır oldu, malum. Fakat her kim aksini düşünecek olursa olsun, stratejik yönetme örüntüsü artık dünyaya egemen olmuş yaygın iktidar zihniyetinden böyle bir hamlenin gelmiş olması, hatta mükemmel zamanlaması ve yenilerinin de izleyeceği hiç de şaşırılacak veya yeni bir taktik değil.
Kuşkusuz görünürdeki tablonun böyle bir okuması da, 21. yüzyılın ilk çeyreğini de geride bırakmış dünyanın ve Türkiye’nin psikososyokültürel siyasi konjontüründen kopuk değil.
Fakat, Türkiye ”kolektif özne-öncülünün” Cumhuriyet sonrası demokratik toplumlaşma serüveninde gelmiş olduğu şu noktada, asıl gereksinim duyduğu ”sihirli siyasi formül” kesinlikle iktidara yürüyecek yeni bir (ana)muhalefet parti falan da değil.
Elbette başlıkta kullandığım ”yepyeni” sözcüğü, zihinlere nakşedilmeye başlanmış bu olası oluşuma ve adına bir gönderme. Ancak bu yazı özünde, can çekişen biçimsel ve işlemsel temsili partili siyaset temsili senaryosu içinde karşılaşılan kördüğümlere karşı bulunabilmiş zorunlu çıkış yoluna karşı değil. Zaten böylesi bir zorunluluk da özünde salt taktiksel bir çözüm veya popülist pragmatizmin alışıldık bir eseri de değil.
Kısacası, yazım bu konu ile de toplumda bıkkınlık, sıkkınlık ve öfke ile birikmiş siyasi enerjiyle de doğrudan ilintili elbette. Fakat, sonucunu başlığında özetlediğim analitik çözümleme ve öngörülerim ondan tamamen bağımsız. Yani çok öncesinden beri yazmakta olduğum için, aslında hiç de ”yeni” değil.
Kaldı ki, artık miyadını doldurmuş mevcut siyasi sistemde ve çürümüş, hatta kokuşmuş hukuksal ve ahlaki toplumsal düzende, artık miyadını çoktan doldurduğu halde ”Cumhuriyet’in kurucu partisi” olma söyleminden nemalanmasını bir türlü terk edememiş CHP’den kopuş, adı, logosu, v sne olursa olsun, Cumhuriyet parantezini kapatmak ile kesinlikle eş anlamlı değil.
Kuramsal (siyasi) çözümlemeler ve gerçek yaşam pratiklerindeki (toplumsal) değişimler
Bu girişten sonra, şu ana kadar kullandığım bazı kilit kavram terimler ile açık veya örtük olarak demek istediklerimi biraz daha açıklama fırsatı bulayım. Bazı hafif bellek tazelemelerle birlikte yol alalım ki, zaten kapsamı yeterince geniş ve bariz bir iddiası olan bu kısa yazı da gereksiz biçimde uzamasın.
Öyleyse, öncelikle vurgulamamda ve bir de ”kişisel ifşa”da yarar var. Bazı kuramsal siyasi analizler açısından, hele de eğer yararlanması hedeflenen özne de hipotetik/hayali ise; ”tavşanın kendine küstüğünden haberi bile olmayan dağ” gibi bu durumdan bihaberse; muhatap bile almamışsa veya denilenleri anlayamamışsa; kısacası her halükarda zaten zamanında da ”yok” idiyse, bir şeyler ”demek” de, sonradan ”demiştim” demek de işlevsizdir.
Söz konusu kuramsall çözümlemelerde özne ister bir birey, ister küçük bir grup, büyücek bir topluluk veya koca bir toplum olsun, bu sonuç hiç şaşmaz. Hatta böyle bir ”hatırlatma” o özneye ”dışardan” bakabilen analistin kendi kendine mırıldanması şeklinde dahi olsa, belki sadece entellektüel açıdan kendisini tbiraz atmin edebilir, hepsi o kadar!
Oysa analitik ve yeniden-yapılandırcı pratiklerde değişimin gerçekleşebilmesi için, onun muhatap aldığı öznesi bir önkoşul olarak daima vardır, gerçektir ve arzuludur. Zaten analist de o ilişkisel birimin önemli ve fakat vazgeçilemez bir bileşenidir. Her hangi bir yapısal/sistemik birimi ”içerden” değiştirebilmek ise oldukça güçtür. Demeler ve ”demiştim” demeler karşılık bulmuyorsa eğer, analistin bilişsel narsisizmini olumlaması şöyle dursun, duygusal olarak da ona acı verir. Üstelik nesnelliği, yani mesafeli bakışı da kaybolur. O bakımdan da nitekim, ”içerden/dışardan” analitik pozisyonunun daima korunabilmesi de esastır.
Başka bir deyişle, dönüştürücü müdahaleleri öznede herhangi bir karşılık bulmayınca analist de ”geri çekilir”, süreç adeta nadasa girer. Elbette bu ”pasif” bir bekleme süreci değil; bir sonraki ”değişmeye hazır oluş koşullarının” oluşmasını ”aktif” ve ”mesafeli” gözlemek içindir.
Hani, ”kişisel ifşa” bunun neresinde diyebilecek ”eski/yeni okuyucum” için şimdi tarihine baktım ki, ”Yeni Arayış”ta son yazımı 25 Nisan 2025’te sevgili Murat Aksoy’un hazırladığı ”CHP’nin Yol Haritası Ne Olmalı?” dosyası için ”CHP’nin yol haritası ne olmalı? Bir soru, bir düzüne/tek cevap” başlığıyla yazmışım. O günden beri de ”uzaktan/dışardan” (hatta gayet somut anlamıyla da sıklıkla yurt dışından) fakat gayet de ”yakından/içerden” bir izleyici/okuyucuydum.
Zaten ben profesyonel bir yazar filan da değilim. Fakat, asla kendini değil, ama muhtelif ve disiplinlerarası kavramsal çerçevelerden damıttığı çözümlemelerini ve yorumlarını, toplumsal sorumluluk ve görev adına kamusal alanda dönem dönem daha yoğun paylaşımlarını ciddiye almayı öğrenmiş bir teorisyen-pratisyen-akademisyenim sadece. Dolayısıyla, bu sessizlik onun verdiği bir (de)formatif formasyona ve alışkanlığa da bağlanabilir.
Öte yandan, ”mükemmel zamanlamalı” mutlak butlan kararı ile hiç de ilgisiz kalınamayacak bir ”gelişme” olarak ve salt CHP ”topluluksal özne-öncülünün” değil, Türkiye ”toplumsal özne-öncülünün” önünde de yine ve yeni bir ”bütüncül özneleşme”, yani ”toplumsal demokratikleşme” kapısı açıldı. İşte o kapıdan süzülen ”fırsat ışığı”, son günlerde Yeni Arayış’ta çıkmış bazı yazılarca ve özellikle de biraz önce izlediğim, giderek daha da iyi bir hatip ve mücadeleci, enerjik bir siyasi lider olarak olgunlaşmış Özel’in içtenlikli parti grubu konuşmasınca ”çağrıldım” yeniden. Yani hiç değilse Yeni Arayış’ın okur-yazarları için yazıyorum bugün.
Tarihsel kırılma/bölünme noktaları, siyasal bellek ve içgörü
İronik olarak, bu son stratejik değişim fırsatını doğuran da bazı CHPlilerce dillendirilmiş ve ”yarılmayı önleyici, birleştirici, veya yarayı kapatıcı (Band-aid yarabandı gibi) geçici bir siyasi söylem değil. Tam tersi hatta; zaten lime lime parçalanmış zümreye yeni bir kır(ıl)ma, bölme darbe eylemi! Unutmamalı ki , bireysel/kolektif özneleşme ve demokratikleşme de bir ”ayrışma-bütüncülleşme” anlatısıdır.
Elbette bireysel/topluluksal/toplumsal özne öncüllerini çoğulluklarını yitirmeden bütüncül özneleştirecek temel unsurların başında da tarihsel bellek oluşumu gelir. Böyle bir bilişsel kapasite ancak birikimli olarak ve yeni yaşantısal veya entelektüel öğrenmelerin eklemlenip ilişkilendirilmesiyle vücut bulabilir. Uygun bilişsel ve duygusal zemin hazırlamadan siyasal içgörü de gelişemez. Kısacası, ”dedim, dedin, dedi” ancak o amaca hizmet edebilirse faydalı olur. Nitekim tüm bunları daha önceki yazılarımda da gerekçeleri ile birlikte zamanında ”demiş” olduğumu Özgür Özel’i ve özellikle de ”sansasyonel ifşa”sını dinlerken hatırladım.
Çünkü, bu noktadan sonra bazılarının müthiş bir hazla kendilerine engel olamadıkları gibi, üstelik bir takım komplo kuramlarından arınamayarak, Kılıçdaroğlu’na odaklanarak geçmişi yeniden kurgulamya kalkmak ve ona takılı kalmak, yeni siyaset için gerekli siyasi içgörü oluşmasına zerre yardımcı olmayacağı gibi, şu taze ve umutvar değişim çabasının önüne de en büyük “içerden” engel olarak çıkar. Özel’in konuşmasındaki pek çok önemli mesajının yanısıra, kararlı bir şekilde ”unutmayacağız” demesi, kendisi ve sahici yol arkadaşları için de yeterli olabilmeli artık. Baştan çıkarıcı medyatik tuzaklar karşısında da uyanık olunmalı ve popülist siyasi alışkanlıklardan ivedilikle vaz geçilebilmeli.
Zaten CHP’den İmamoğlu ile yerel yönetimlfışkırmış ve uzun zamandır adeta serada tutulmuş bu ”değişim filizi”, kamusal alanda Özel önderliğindeki grup tarafından sulanıp büyütülerek sürdürülüyor gibi durabilir. Fakat ”yapısal ve kökten bir rejim değişimini” gerçekten arzu eden değişimciler arasında da, adli tatil boyunca veya sonrasında siyasi iklim koşulları her ne yönde değişecek olursa olsun, bunun CHPnin toprağı artık son derece yorgun, elverişsiz ve bereketsiz arka bahçesine gömülebileceği fantazisinin bile terk edilmesi gerektiği gerçeği ile de yüzleşilmeli sanırım.
Öte yandan, 15 Temmuz üzerinden sadece bir hafta, fakat dünya siyasetinde de yaygın bir biçim ve biçem değişikliğine işaret eden küyerel bir kırılma noktası olan 2016’dan bu yana tam on yıl geçti. Özel ve dava arkadaşları da bir yana, Türkiye’de on yıldır iktidar değişimi çığırtkanlığı yapan CHP seçmeni veya geniş toplumsal taban, dönüp bir o günkü ”kurumsal iktidar yarılmasına”, bir de bugünkü ”kurumsal muhalefet yarılmasına” baktıklarında acaba ne görüyor? Daha da açıkçası, iktidarın ”ne istediler de vermedik” söylemleri ile muhalefetin ”tıpış tıpış gidip oy verdik” serzenişleri arasında nasıl bir paralellik kurabiliyor?
Kaldı ki, naçizane kanımca, ”Türkiye ittifakına” liderlik ederek iktidara doğru güçlü bir inanç ve enerjiyle yürüyüşe geçen Özel ve yol(arka)daşlarının atması gereken ilk büyük adımlar da var olduğu varsayılan hem ”dava”nın, hem de ”Türkiye itifakının” tam olarak ne olduğunun topluma açıkça telaffuz edilmesi gerekiyor.
Demokratik Değişim Hareketi
Bu yazımda da yine, her ne kadar önplanda değişim misyonunu üstlendiğini ve önce anamuhalefet partisi, sonra da iktidar olmaya soyunup ”ateşten gömlek” giydiğini açıkça dillendirmiş olan öncü siyasiler olsa da, esas hedef elbette her zamanki gibi toplumun kolektif özne-öncülü. Zaten Özel de hep ’sokağın talebine yanıt verdik, onu izliyoruz, bu coşkulu selin önünde durursak bizi de ezer, devir, geçer,’ vs minvalinde konuşmuyor muydu?
Elbette bu talep sokak tarafından en fazla ”kurtar bizi Özgür Baba” şeklinde ifade bulabilmişse eğer, henüz söz imkanı bulamamış geniş toplumsal taleple de birlikte doğru okunması ve çözümlenebilmesi gerekiyor. Bunun yolu ve yöntemi de geçmiş dönemlerde de yapıldığı gibi, millet vekili veya seçmen oyu devşirilecek milliyetçi demokrat, liberal demokrat, Kürt demokrat, sosyal demokrat ve benzeri siyasi veya ideolojik kimlik kategorilerinin sıralanmasından geçmiyor. Tersine ve ne yazık ki, yakın geçmişte yaşanmış Altılı Masa döneminden ve pragmatizminden de yeterince öğrenilemediği sinyalini veriyor.
O halde, bence kesin gibi görünen, dolayısıyla yazının başlığına koyduğum şu üç noktayı vurgulayarak ve bazı metaforlarla kast ettiklerimi ileride açmak üzere, bu yazıyı bitireyim:
(1) Hem her yaştan ve kesimden toplumsal tabanın dillendiremese de arzusu, hem de zaten karşılığı yaptıkları siyasete yansıyamasa, yani salt popülist retoriklerde kalsa da, bu kategorilerde yer alan ortak terim demokratlık. Kısacası, yeni oluşumun söylemini de eylemini de, salt bir siyasi rejim anlamında değil; fakat A’dan Z’ye tutarlı ve bu Cumhuriyet ülkesinde henüz örneği görülememiş bir yaşam biçimi olarak öykünülen topyekün ”demokratikleşme” olmak zorunda.
(2) Değişim zaten bu yeni oluşumun var oluş sebebi (raison d'etre). Fakat değişimin arzulandığı gibi demokratik değişim olabilmesi tarafları özgürleştirebilmesine bağlı. Toplumsal özne-öncülünün özerk , sorumlu ve demokratik bir bütüncül özneye dönüşmesi ise, salt ”Baba iktidarı” eleştirerek/devirerek veya ”Baba ocağını” terk ederek olamaz: Aynı zamanda da ”Ana” muhalefeti de eleştirebilmesi/devirebilmesi ve ”Ana kucağından” da kopabilmesi gerekir zaten. Fakat her halükarda, onlardan alımlanmış ve içselleştirilerek özdeşim kurulmuş yanları kadar, ayrışmış ve farklılaşmış, onları aşmış yanlarının da farkındalığı ve kabullenilmesi ile olabilir ancak.
(3) Her ne kadar, yeni partinin kurucuları halkın vekilleri ve olası baltalamalara karşı dokunulmazlıkları olan halihazırda TBMM’deki milletvekilleri ise ve siyasetin Ankara’da oturdukları yerden değil, sokakta yapılacağı söylense de, her yönüyle bir siyasi parti mevcut siyasi sistemin kurumsal bir bileşeni olarak davranmak zorunda. Eğer amaç gerçekten sokaktaki yurttaştan gelen talebe uygun siyaset arz etmek ise, ”demir tavında dövülerek” bu ivme iyi yakalanmalı ve sorumlu bir ”siyasi hareket” olarak davranabilmeli ve olgunlaşabilmeli. Bu da ancak klişe ve yuvarlak söylemli mitinglere gelecek kitlelerin veya anketlerdeki ”uçucu potansiyel oy yüzdelerini” çoğaltılması yerine, halkın bıkkın ve yorgun isyan ve öfkesinin, ona somut projeler etrafında katılımcı sorumluluklar dağıtılarak toplum yarına yapıcı dönüştürülerek artırılabilmesi ile olabilir ancak.
Kısacası, tıpkı yıllar öncesinde de yazmış olduğum ve fakat o zamandan bu yana gerçekleştirilememiş olduğu gibi. Elbette bu zaman, yeni ve yepyeni siyaste ve güzel şeylere de gebe, unutvar bir zaman!
Odak Noktası 28 yazı Yeni Parti mi, Yeni Siyaset mi? CHP'nin kurumsal kimliğini ikiye bölen anketler ve hukuki krizlerin ötesinde; yargı kıskacına alınan muhalefetin, eski usul iç hesaplaşmaları bir kenara bırakıp demokratik iradeyi ve seçmen meşruiyetini koruyacak yepyeni, dirençli bir siyaset dilini inşa edip edemeyeceği tartışma konusu. "Yeni Parti mi, Yeni Siyaset mi?" odak noktasında bu gelişmeleri ele alan yazı ve söyleşilere yer vereceğiz. Tüm Yazılar

