İkinci Dünya Savaşı'nda büyük bir yıkım yaşayan Almanya’nın yeniden ayağa kalkmasına büyük katkı sağlayan Türk göçmenler, neden bugün aşırı sağın hedeflerinden biri hâline geldi? İlk bakışta bu durum bir “vefasızlık„ gibi görünüyor ancak mesele yalnızca tarihsel hafıza üzerinden ele alındığında önemli bir ayrıntı gözden kaçıyor. Çünkü Almanya'daki aşırı sağ/neonazizm açısından sorun hiçbir zaman Türklerin ekonomiye ya da ülkenin yeniden imarına katkısı olmadı. Onların asıl derdi, “üstün insan Almanlardan oluşan ulusal kimliğin„ nasıl tanımlandığı meselesiydi her zaman. Bugünkü Alman faşizmini anlamak açısından önemli bir argüman bu.
Türkiye ile Batı Almanya arasında 1961 yılında imzalanan İşgücü Anlaşması, yalnızca iki ülke arasındaki ekonomik ilişkileri değil Avrupa'nın sosyal tarihini de değiştiren dönüm noktalarından biri oldu. O yıllarda Almanya'nın fabrikaları çalışıyor, siparişler artıyor ancak üretim bantlarını çevirecek yeterli sayıda işçi bulunamıyordu. Türkiye'den gelen on binlerce "gastarbeiter" yani misafir işçi, otomotiv sanayisinden madenciliğe, inşaattan demir-çelik sektörüne kadar ülkenin en ağır işlerini üstlendi. Bu nedenle bugün Almanya'nın ekonomik mucizesi olarak anlatılan “Wirtschaftswunder„in yalnızca Alman mühendislerinin veya sermayesinin başarısı olmadığını vurgulamak gerekiyor. Bu başarı hikâyesinin görünmeyen kahramanları arasında Türkler, İtalyanlar, Yugoslavlar, Yunanlar ve daha birçok milletten emekçiler var. Yani göçmenler… Bugün üçüncü ve dördüncü kuşak Türkiye kökenlilerin önemli bir bölümü doktor, mühendis, akademisyen, öğretmen, polis, girişimci ve siyasetçi olarak ülkenin her alanında görev yapıyor. Bütün bunlara rağmen Almanya'da aşırı sağın yükselişiyle birlikte en çok hedef alınan toplumsal gruplardan biri yine Türkiye’den gelenler oldu. Peki neden? Çünkü aşırı sağın siyasal kimyası ekonomik gerçeklikten çok “kimlik siyaseti„ üzerine kurulu. Dünyanın her yerinde sağcılar, ülkelerini emperyalizme ve sermayeye peşkeş çekerken, rıza üretmek adına “yerli ve milli„ oldukları masalını çok sık tekrar ederler. Oysa ki emperyalist ağın bileşeni olan, sermayenin arka bahçesinde beslediği faşist çeteler, insanların kutsalları üzerinden politika üretmek, onların korkularını ve kaygılarını hunharca yağmalamak için bir araya gelenlerden oluşur. Bu çeteler, insanları kendilerinin yerli ve milli olduğuna inandırdıktan sonra ülkeyi hızlı bir şekilde emperyalist talana açarlar. Bugün de bu yapılıyor. Kendisini yerli ve milli diye satan Alman neonaziler, Rusya’dan ABD’ye kadar ne kadar kapitalist/faşist varsa hepsine uşaklık ediyor. Bu bağlamda, ülkenin ayakta kalmasına yardımcı olan göçmen iş gücüne, devletten yardımla geçinen azınlık muamelesi yapan Almanya için Alternatif (AfD) ve benzeri neonazi partilerin, birer yıkım projesi olduğunu anlamak için alim olmaya gerek yok kanımca.
Bununla birlikte bugün başta AfD olmak üzere aşırı sağ hareketlerin kullandığı diskura bakıldığında, tartışmanın merkezinde iş gücü ihtiyacı ya da ekonomik katkı değil, "Alman kimliğinin korunması" yer alıyor. Onların siyasal anlatısında göç, yalnızca sınırlardan ülkeye giriş yapan insanları ifade etmiyor; yıllardır Almanya'da yaşayan milyonlarca göçmen kökenli insan da bu tartışmanın bir parçası hâline getiriliyor. İşte tam da bu nedenle üçüncü hatta dördüncü kuşak gurbetçiler "yabancı" olarak tanımlanıyor. Bunun nedeni, yukarıda da vurgulağımız gibi sosyolojik olmaktan çok ideolojiktir. Bakıldığında modern Almanya'da açık biyolojik ırkçılığı savunmak güya mümkün değil. Nazi geçmişi bunun önünde büyük bir toplumsal bariyer oluşturuyor ancak bu durum, etnik milliyetçiliğin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Uyanık neonaziler, “biyolojik Alman„ ifadesinin yerine günümüzde daha sofistike kavramlar kullanıyor. Yersen tabi. Örneğin, "Kültürel uyum - Leitkultur", "ulusal kimliğin korunması", "Alman değerleri" falan filan… Bu kavramların tümü net bir şekilde etnik dışlayıcılığı kültürel bir dile çeviriyor. Böylece biyolojik üstünlük iddiaları yerine kültürel farklılıklar üzerinden benzer bir "biz ve onlar" ayrımı kurulmak isteniyor. Siyaset biliminde bunun önemli bir karşılığı var. Birçok araştırmacı, Avrupa'daki yeni aşırı sağın klasik faşizmden farklı olarak biyolojik ırkçılığı değil kültürel dışlayıcılığı merkeze aldığını savunuyor. Fransız siyaset bilimci Pierre-André Taguieff bunu "farklılıkçı ırkçılık" (differentialist racism) kavramıyla açıklarken, Hollandalı siyaset bilimci Cas Mudde ise çağdaş popülist radikal sağın temel özelliklerinden birinin "nativizm" olduğunu söylüyor. Nativizm, devletin yalnızca yerli kabul edilen ulusa ait olması gerektiği ve yabancı kökenli grupların ulusal bütünlüğü tehdit ettiği varsayımına dayanıyor. Aslına bakarsanız kültür falan işin hikâye kısmı. Dün de bugün de Avrupa’daki ırkçılığın temelinde olan tek şey “ırk„, yani soy soptur. Dolayısıyla mesele ekonomik değil ırkçılıktır, ideolojiktir.
YÜKSELEN FAŞİZM VE BÜYÜYEN İŞ GÜCÜ AÇIĞI
Avrupa’da aşırı sağın ya da nazizmin yeniden güç kazanmasında, 2015 mülteci krizinin de büyük etkisi oldu. Suriye başta olmak üzere yüz binlerce sığınmacının Almanya'ya gelişi, göç tartışmasını ülkenin en önemli siyasal gündemine dönüştürdü. Oysa Almanya'daki Türklerin büyük çoğunluğu bu süreçten onlarca yıl önce ülkeye yerleşmişti. Buna rağmen aşırı sağcı diskurda yeni gelen sığınmacılar ile 60 yıldır Almanya'da yaşayan Türkler çoğu zaman aynı kategori içinde değerlendirildi. Bu, siyasal iletişim açısından oldukça işlevsel bir yöntemdi. Çünkü karmaşık toplumsal sorunları tek bir "öteki" üzerinden anlatmak, popülist/faşist siyasetin en etkili araçlarından biri. Ekonomik durgunluk, konut krizi, suç oranları, eğitim sistemi, sosyal yardım harcamaları vs… Bütün bu farklı sorunlar tek bir başlık altında toplanıyor: Göç… Böylece seçmenlere karmaşık çözümler yerine kolay açıklamalar sunuluyor. Örneğin, bir AfD’li politikacı sadece “göç„ ve “göçmen„ kelimelerini kullanarak saatlerce konuşabilir. Ne de olsa en fazla 100 ya da 200 kelimeden oluşan dil becerilerinin tamamı bu iki kavramla ile ilgili. Unutmamak gerekiyor; faşistlerin hafızası kısa, nefreti uzundur.
Sonuç olarak, bütün bu tablo Alman toplumunun tamamını temsil etmiyor elbette. Milyonlarca Alman ile milyonlarca Türkiye kökenli insan, onlarca yıldır aynı mahallelerde yaşıyor, aynı fabrikalarda çalışıyor, aynı üniversitelerde eğitim görüyor ve aynı hastanelerde birbirlerinin hayatını kurtarıyor. Binlerce karma evlilik, ortak şirket ve ortak yaşam hikâyesi, gündelik hayatın olağan bir parçası hâline gelmiş durumda. Bu nedenle Almanya'yı aşırı sağdan ibaret görmek ne kadar yanlışsa, Türklerin katkısını yalnızca geçmişte kalmış bir ekonomik hikâye olarak değerlendirmek de o kadar eksik olur. Gerçek olan şu ki Almanya'nın yeniden inşasında Türkiye kökenli işçilerin büyük emeği var.
Bugünün Almanyası'nda ise onların çocuklarının ve torunlarının bilgisi, girişimciliği ve üretimi boy gösteriyor. Alman faşistlerin bunu görmezden gelmesi tarihsel gerçeği değiştirmez ancak bu gerçek, ırkçılıkla boğuşan Avrupa demokrasilerinin önündeki temel soruyu daha da görünür hâle getiriyor: Bir ülkede yerli ve milli olmak için sadece orada doğmak yeterli midir? Peki yıllarca o ülkeye emek veren, vergi ödeyen, orada çocuklarını büyüten ve bir gelecek kuran insanları nereye koymak gerekiyor? Sarışın ve renkli gözlü olmadıkları için hep yabancı ya da göçmen olarak mı kalacaklar örneğin? Ya da bir an önce ülkenin kurtulması gereken fazlalıklar… Bu sorunun yanıtı önümüzde duruyor. Sadece 1933 ile 1945 yılları arasına bakmak yeterli olacaktır.

