NATO zirvesi devam ederken Trump’ın yaptığı zehir zemberek açıklamayla İran savaşı yeniden alevlendi. ABD İran’ın güneyindeki petrol tesislerini ve tüm ülkede altyapıyı vuruyor. İran ise savaşı savunmadan saldırıya dönüştürecek bir dizi adım attı. Ayrıca tüm Ortadoğu coğrafyası İran güçleri tarafından aralıksız bir şekilde bombalanmakta. Tüm bu büyük kötülüğün arkasındaki asıl güç olan İsrail ise sessiz. Ne saldırıyor ne saldırıya uğruyor. Geldiğimiz yer bağlamında riskleri ve fırsatları yeniden değerlendirmeye, İsrail, ABD, NATO ve Ortadoğu jeopolitiğinde tanıklık ettiğimiz şeyi yorumlamaya ihtiyaç var.
İsrail ile Türkiye arasında soğuk savaş olduğu açık. Çünkü İsrail Türkiye’yi çevreleme politikası güdüyor. Ayrıca 7 Ekim’den beri tek taraflı bir şekilde güç kullanarak Ortadoğu jeopolitiğini değiştirdi. Türkiye diplomasi ve yumuşak güç stratejisi uygularken İsrail revizyonizm, hatta devlet terörizminde ısrar etmekte. Peki iki ülke arasında sıcak savaş ihtimali var mı? Trump sıklıkla bu olasılığa vurgu yapıyor. Demek ki İsrail’i korumayı kendi güvenlik öncelikleri arasında sayan ABD yönetimi böylesi bir olasılığı ciddiye almakta. Kesin olan şey şu Doğu Akdeniz, Suriye, Filistin gibi meselelerde Türkiye-İsrail gerilimi uzlaşmaz karşıtlık düzeyinde.
Ortadoğu ve Avrupa coğrafyaları yeni bir jeopolitik iklime doğru ilerliyor. Avrupa odağında tartışma daha çok NATO’da azalan ABD ağırlığı ile Rusya’nın Ukrayna işgali çevresindeki meselelerden oluşmakta. Bilindiği üzere Trump Avrupa devletlerini pek açıdan sertçe eleştirmekte. Amerika’nın popülist liderine göre Avrupa devletleri fazlasıyla zayıf, liberal ve çoğulcu. Bu arada Trump’ın dış politikası 19. yüzyıl tipi bir emperyalizmi andırmakta. Ona göre dünya büyük devletlerin nüfuz alanlarına bölünmüş bir coğrafya. ABD, Rusya ve Çin büyük devletler olarak küçük ülkelere kendi taleplerini dayatabilir. Ancak Avrupa bu olasılıktan yoksun. NATO’daki koruyucu rolünü sınırlamak ve Avrupalıları kendi kaderleriyle baş başa bırakmak isteyen Trump bu hedefine bir ölçüde ulaştı.
Önce Lahey, ardından da Ankara zirvesi Avrupa’nın hızla silahlandığını ve ABD koruyuculuğunun eskisi kadar güçlü olmadığını gösteriyor. Silahlanma yarışının ekonomik ve siyasi sistemi kökünden değiştireceği ise açık. Öncelikle kapitalizm eskisi kadar yüksek düzeyde refah üretmiyor. Ordulara daha fazla kaynak ayırma başka kalemlerin kısıtlanmasına yol açacak. Avrupa özelinde olası kurban sosyal devlet harcamaları. Ayrıca askeri harcamaların ve silahlanmanın yeni çatışmaları tetikleyeceği ufku kaplayan karanlık geleceğin olası sonuçları arasında.
Yakın vadede ise ABD’den boşalan rolün nasıl ve kim(ler) tarafından doldurulacağı meselesi ön plana çıkıyor. İki seçenek var: Ya AB militarize olacak ve Birliğe bağlı bir AB ordusu kurulacak ya da Türkiye gibi nüfusu ve konvansiyonel gücü fazla ülkeler ek sorumluluklar üstlenecek. İhtimal ki bu iki rota eş zamanlı olarak hayat bulacak. AB ordusu kurma girişimleri ağır bir tempoda devam ediyor. Ağırlığın böylesi bir orduya kayması önünde bazı sorunlar olduğu ayrıca vurgulanabilir. Öncelikle Türkiye, İngiltere, Norveç ve İzlanda gibi ülkeler NATO üyesi ama AB’nin parçası değil. Dahası AB ülkelerinin toplumları zorunlu askerliğe, askerlik süresinin uzatılmasına ve silahlanmaya daha fazla para harcanmasına karşı. Dahası askere alınacak genç erkek nüfus bakımından da sorun var.
Türkiye’nin 500 bin kişilik ordusundan sonra Avrupa’daki en büyük ikinci ordu Polonya’ya ait. Silah altındaki asker sayısı 250 bin civarında. Tüm bu zorluklar Türkiye’nin asker-millet olarak değerini daha da arttırıyor. Tabii bir de ABD’nin tavrına bakmak lazım. Birleşik Devletlerin şu anki yönetimiyle İngiltere, Fransa, Almanya gibi merkez Avrupa ülkeleri arasında siyasi sürtüşme var. Trump Avrupa’daki ağırlık merkezinin Fransa değil de Türkiye olmasını biraz da bu yüzden istiyor. Ancak Fransa-Yunanistan-G. Kıbrıs ile İsrail-Yunanistan-G. Kıbrıs ittifakları Türkiye seçeneğinin ön plana çıkmasına NATO içinden ve dışından ciddi itirazlar geldiğini göstermekte.
ABD, Türkiye’nin jeopolitik üstünlüğüne siyasi yatırım yapıyor. Suriye coğrafyasında Ankara-Şam hattının istek ve rezervleri doğrultusunda SDG’nin gücünün kırılması ABD yönetimindeki zihniyet değişikliğinin ilk ciddi adımıydı. Üstü örtük silah ambargosunun kaldırılmasına dair söylemlerdeki artışı da bu yeni jeopolitiğin parçası olarak okumak mümkün.
Bu arada meselenin bir de Rusya boyutu var. Avrupa’ya yönelik Rus tehdidi Türkiye’nin önemini ve değerini arttırdı. Bahsi geçen durum kendini tekrar eden tarihsel bir gerçek aslında. Tabii mesele sadece tehdit algısındaki yükseliş değil. Türkiye Batı ittifakının parçası olup Putin Rusya’sıyla konuşabilen nadir ülkelerden biri. Yapılan bu son hatırlatma Türkiye’ye gösterilen aşırı olumlama ve ilginin sadece asker-milletin stratejik değerinden kaynaklanmadığı, yumuşak güç dilinin diplomatik kapasiteyi arttırdığını da göstermekte.

